16 Temmuz 2008 Çarşamba

Bir ‘Çokuluslu Şirketler Araştırma Merkezi’ Kurulması Önerisi


Önerinin gerekçesi

Günümüzde uluslararası ekonomiyi ve hatta ulusal ekonomileri çokuluslu şirketleri dikkate almaksızın çözümlemek imkânı kalmamıştır. Aynı doğrultuda Türkiye ekonomisinin dinamiklerinin izlenmesi ve ekonomik politika önerileri geliştirilmesi mutlak surette çokuluslu şirket faaliyetlerinin izlenmesini ve incelenmesini gerektirmektedir. Konu ‘yabancı sermayeli yatırımların ülkemize çekilmesi’ ve son yıllarda ‘Türk firmalarının da yurt dışında yatırıma yönelmesi’ ile ilgili olarak Türkiye’nin gündeminde de ön sıralarda bulunmakla birlikte gereğince araştırılmamaktadır. Bu bakımdan hem ülkemizde faaliyette bulunan Türkiye dışından çokuluslu şirketlerin hem de geçtiğimiz yirmi yıllık dönemde hızla gelişme kaydeden Türk çokuluslularının faaliyetlerinin araştırılması için özel amaçlı bir araştırma merkezinin kurulmasında büyük yarar görülmektedir. Bilindiği kadarıyla Türkiye’de herhangi bir üniversite, kurum, kuruluş ya da sivil toplum örgütü bünyesinde bu amaçla çalışan bir araştırma merkezi bulunmamaktadır.

Merkezin amacı

Kurulması durumunda merkez, çokuluslu şirketlerin faaliyetlerini özellikle Türkiye ekonomisi bağlamında izlemelidir. Bu kapsamda çokuluslu şirketlerin Türkiye’deki faaliyetlerinin genel ekonomik yapı, bölgesel, sektörel, endüstri ve şirket bazında sağladıkları katkılar ve yarattıkları sakıncalar ile Türkiye orijinli çokuluslu şirketlerin Türk ekonomisine katkıları ile yarattıkları sakıncalar araştırma projeleriyle incelenmelidir. Dolayısıyla, çokuluslu şirketlerin yurt içindeki ve yurt dışındaki faaliyetlerinden azami ölçüde faydalanılabilmesi için kapasite geliştirme yönünde politika önerilerinin geliştirilmesi bu merkezin başlıca amacı olmalıdır. Benzer şekilde, küçük ve orta ölçekli firmalar başta olmak üzere her ölçekteki Türk firmasının uluslararasılaşma süreçlerinin izlenmesi ile bu yönde hükümete, ilgili kurum ve kuruluşlara ve firmalara sunulmak üzere rekabet stratejileri önerileri geliştilmesi de merkezin amaçları arasında yer almalıdır.

Merkezin faaliyetleri

Merkez amaçlarına erişmek için araştırma projeleri geliştirmeli ve yürütmelidir. Araştırma projelerinin sonuçları bazı durumlarda bedeli karşılığında, kamusal politikalar söz konusu olduğunda ise hükümet organları ve kamuoyu ile bedelsiz olarak paylaşılmalıdır. Bu çerçevede merkez, araştırmalarının sonuçlarını kitap, rapor veya tartışma tebliği formunda yayınlamalıdır. Merkez ayrıca ulusal ve uluslararası toplantılar düzenlemeli; faaliyet konuları üzerinde araştırmacıları, akademisyenleri bir araya getirmeli ve kamuoyunu bilgilendirmelidir.

Sözü edilen amaçlar doğrultusunda çok önemli iki çalışma yapılmalıdır: Bunlardan birincisi bir veri tabanı oluşturulması, diğeri ise bir ihtisas kütüphanesi kurulmasıdır.

Çokuluslu Şirketler Ulusal Veri Tabanı

Bu veri tabanı Türkiye’de faaliyeti bulunan çokuluslu şirketler ile Türkiye orijinli çokuluslu şirketlerin başka ülkelerdeki faaliyetlerinin elektronik bilgi-işleme teknolojilerinin imkânlarıyla hem sayısal (istatiksel) hem de niteliksel düzeyde izlenebilmesine imkân sağlamalıdır.

Çokuluslu Şirketler İhtisas Kütüphanesi

Merkez bir ‘çokuluslu şirketler ihtisas kütüphanesi’ oluşturmalıdır. Merkezin bir üniversite bünyesinde kurulması durumunda bu ihtisas kütüphanesi mevcut üniversite kütüphanesi içinde ayrı bir bölüm biçiminde organize edilebilir. İhtisas kütüphanesine merkezin faaliyet konularına giren her türlü basılı ve elektronik yayın temin edilmelidir.

Merkez ayrıca üniversitelerde, çokuluslu şirketler, doğrudan dış yatırımlar ve uluslararası ticaret alanlarında Türkiye’nin kamu ve özel sektörde ihtiyaç duyduğu personelin (örneğin ticari diplomatların) yetiştirilmeleri için lisans üstü ve uygulamalı eğitim programları geliştirmeli ve/veya bu tür programları desteklemelidir.

Bunların dışında merkez, konu ile ilgili faaliyeti bulunan ulusal (örneğin Türkiye Yatırım Destek ve Tanıtım Ajansı) ve uluslararası (örneğin UNCTAD, FIAS vb.) kuruluşlarla işbirliği imkânları geliştirmelidir.

14 Temmuz 2008 Pazartesi

Merdiveni Tırmanmak: Türk firmalarının markalaşma yoluyla küresel değer zincirinde terfi girişimleri


Emin Akçaoğlu ve Ramazan Aktaş


Marka, katma değer ve küresel değer zinciri

‘Marka’ kavramı son yıllarda Türk iş dünyasının gündemindeki en popüler konulardan biri haline gelmiştir. Oysa bu kavram hiç de yeni olmadığı gibi önemini bütün zamanlarda korumuştur. O halde Türkiye’de konuya gittikçe artan bir ilgiyle yaklaşılmasının sebepleri üzerinde dikkatle durulmasında yarar vardır. Durumu gereğince anlayabilmek için öncelikle ‘değer’, ‘katma değer’ ve ‘küresel değer zinciri’ kavramları üzerinde durulmalıdır. Bu tür bir çabaya girişmeden önce elbette ‘marka’ kavramının da açıklığa kavuşturulması gerekir. Bir markanın ne olduğu hakkında çok şey söylenebilmekle (Aaker, 1991) birlikte; Stobart (2002) tarafından verilen yalın tanım, kavramı burada üstünde durulmak istenen yönüyle ortaya koymaktadır: Marka basit bir anlatımla bir şişe şekerlenmiş ve esanslanmış gazlı su ile bir şişe Coca Cola arasındaki farktır. Bu tanım bile ‘değer’ ve ‘katma değer’ kavramlarına işaret etmektedir. İşletme disiplininde ‘değer’, mal ya da hizmet biçimindeki bir ürün için ürünün nihai kullanıcısının ödemeye razı olacağı tutar biçiminde tanımlanabilir. Dolayısıyla işletmenin kâr elde edebilmesi ancak, tanımlandığı anlamıyla ürünün değerinin üretimi için katlanılması gereken maliyetin aşılması şartına bağlıdır (Channon, 1998). O halde bu ikisi arasındaki fark, işletmenin yarattığı ‘katma değer’dir. Bu hususlarla birlikte üretim süreci düşünüldüğünde ise ‘değer zinciri’ kavramı belirginlik kazanmaya başlamaktadır. Değer zinciri farklı disiplinlere mensup yazarlar tarafından farklı adlandırmalarla ele alınmıştır. Kavramı işletme literatüründe ilk kullanan Michael E. Porter’dır. Öte yandan Gereffi (1995) kavramı uluslararası boyutta, küresel meta zinciri (global commodity chain) adı altında ve sosyolojik yönüne vurgu yaparak ele almıştır. Porter (1985) Rekabetçi Avantaj (Competitive Advantage) adlı kitabında bir firmanın “değer zinciri”ni kendi organizasyonu içinde nasıl oluşturduğunu ortaya koymuş ve kavramı küresel rekabet stratejisi - üretim maliyeti konusu içinde ele almıştır. Bu bağlamda Porter (1994) firmaların önünde ‘düşük maliyete’ veya ‘farklılaştırmaya’ dayanan iki temel rekabet stratejisi seçeneği bulunduğunu ileri sürmüştür.

Türk firmalarının marka yaratma yönündeki girişimlerini çözümleyebilmek bakımından ‘küresel değer zinciri’ kavramı büyük önem taşımaktadır. Çağımızdaki yapısıyla herhangi bir ürün için değer üretimi süreci genellikle sadece tek bir ülke üzerinde yerleşimle sınırlı kalmamakta; üretim süreci pekçok alt aşamaya ayrılarak farklı ülkelerde yerleşik çok sayıda firmanın katıldığı bir işbölümü bağlamında bütün dünya coğrafyası üzerine yerleştirilebilmektedir. Bir başka ifadeyle bazı firmalar, kontrol ettikleri bir değer üretim zincirini/sürecini parçalayarak, herbir bölümü ya kendilerine sermaye bağıyla bağlı başka firmalar arasında ya da kendi bünyeleri dışında olmakla birlikte kontrol edebildikleri tedarikçi/taşeron konumundaki firmalar arasında, ulusal ya da uluslararası düzlemde dağıtabilmektedirler (Kaplinsky, Morris, 2000). Bilişim ve iletişim teknolojilerindeki gelişmeler, bu türden organizasyonlara girişebilen firmaların, kendi ülkeleri dışındaki coğrafyalarda yerleşik bağlı firmaları yönlendirmelerini, kontrol ve koordine etmelerini eskiye kıyasla çok kolaylaştırmaktadır. Bu yolla farklı ülkelerde ya da farklı bölgelerde bulunan bağlı firmalarda aynı fonksiyonların yinelenmesi gibi etkinlik azaltıcı unsurlardan kaçınarak, birim maliyetlerinin asgariye indirilmesi mümkün olabilmektedir (Dicken, 1998; Kaplinsky ve Morris, 2000). Bu anlamda, Bir ülkede yerleşik bir firma, değer zincirinde – örneğin – sadece pazarlama ve satış fonksiyonlarını üstlenebilir; buna karşılık fiziksel üretimi (imalâtı) bir başka ülkede yerleşik ikinci bir firmaya yaptırabilir. Bu iki firma arasında sermaye ortaklığı gibi bir ilişki olabileceği gibi bu tür bir ilişkinin varlığı da bir zorunluluk değildir. Böyle bir durumda, ilk ülkede yerleşik olan firma ürünü geliştirmekte, marka yaratmakta, daha sonra bu ürünü diğer ülkede yerleşik diğer firmaya fason olarak imâl ettirip, kendi ülkesinde kurduğu satış-dağıtım kanalı aracılığıyla tüketiciye sunabilmektedir. Görüldüğü gibi, firmalar dışa iş verme (oursourcing) yoluyla başka firmalarla işbirliği içine girerek, özellikle rekabetçi (üstün) oldukları alanlarda (segment) uzmanlaşabilmektedirler. Küresel rekabet arttıkça bu tür stratejiler daha yaygın kabul görmektedir.

Aslına bakılırsa, belki de ilk sorulması gereken soru şudur: Mal üretmek ne kadar önemlidir? Sınaî mal üretiminin artık eskisi kadar önem taşımadığı; bir zamanlar sadece sanayileşmiş ülkelere özgü oldukları düşünülen bazı teknolojilerin günümüzde gelişmekte olan ülkelerce de kolaylıkla kullanılabildiği ve bir zamanlar sadece sanayileşimiş ülkeler tarafından üretilen pekçok malın (tekstil, hazır giyim ve hatta elektronik eşya en iyi örneklerdir) üretiminin gelişmiş ülkelerce gelişmekte olanlara terkedildiğini gösteren pekçok örnek bulunmaktadır. Özellikle Çin’in ve Güneydoğu Asya’daki Hindistan, Pakistan, Bangladeş gibi temelde ucuz işgücüne dayanan bir küresel rekabet stratejisini benimsemiş olan diğer ülkelerinin varlığı, önerdiğimiz bu görüşü desteklemektedir. Öyleyse sorulması gereken ikinci soru şu olabilir: Sınaî üretimin görece geri ülkelere kayması bu ülkeleri ne ölçüde zenginleştirmektedir? Konuya bu yönüyle bakılınca, örneğin ihracat artışının her zaman kazanç (en azından ‘yeterince kazanç’) anlamına gelmeyebileceği; bazı şartlar sağlanmadıkça üretimde, istihdamda ve ihracatta sağlanan artışın aslında büyük oranda yurt dışına kaynak transferiyle sonuçlanabileceği ileri sürülebilir. Dolayısıyla küresel değer zinciri üzerindeki uluslararası işbölümünün niteliğinin değerlendirilmesi, Türk firmalarının zincire hangi konumda eklemlenebildiklerinin araştırılmasını gerektirmektedir (Amsden, 2001; Humphrey, Schmitz, 2001).

Öte yandan değer zincirinin – katma değerin görece düşük olduğu – alt katmanlarındaki bazı firmalar, üst katmanlara çıkma, bir başka ifadeyle ‘terfi’ etme (yükselme) çabasındadırlar. Bu çerçevede firmalar, kendi faaliyet alanlarındaki üst fonksiyonları artan ölçülerde içselleştirmek isterler. Örneğin, fiziksel üretimin ötesinde pazarlama, satış-dağıtım ve satış sonrası hizmetler gibi fonksiyonları kendi bünyelerine katabilirlerse, bu fonksiyonları yürütme becerisine sahip olan başka firmalara daha az bağımlı hâle gelerek bunlara aktarmak zorunda kalacakları değeri yine kendi bünyelerinde tutabilirler. Sözü edilen süreçte görece başarılı firmaların, zinciri kontrol eden firmanın altında erişebilecekleri son aşama, yukarıda değinilen ‘nihaî / komple ürün üretebilir’ (OEM – original equipment manufacturing, full-package manufacturing) firma /imalâtçı olma aşamasıdır. Bundan sonraki aşama ise genellikle OBM (original brand-name manufacturing) kısaltmasıyla bilinen aşamadır ki bu aşamaya erişebilen firmalar kendilerine ait markalar altında üretim yapmakta; dolayısıyla zinciri kontrol eden firma konumuna yükselmektedirler (Dicken, 1998; Kaplinsky, Morris, 2000). Burada hemen, küresel değer zincirinde ‘terfi’ konusunu tek başına ‘markalaşma’ konusuyla ilişkilendirmenin yeterli olmayacağı; konunun ‘araştırma – geliştirme’, ‘dış yatırım’ ve ‘stratejik ortaklıklar’ gibi başka konularla da çok yakından ilişkili olduğu ve bir firmanın uluslararası rekabet stratejisini, tüm bu hususları dikkate alarak şekillendirmek gerekliliği not edilmelidir.

Türk ekonomisinin dönüşümü

Türkiye ekonomisinin 1980’li yılların başına kadar yaşadığı bunalımların esasen ‘döviz darlığı’ ile ilişkilendirilmesi, ekonomik yapının ihracata yönelerek yeniden yapılandırılması durumunda bu tür sorunların kalıcı biçimde sonlandırılabileceği inancını yerleştirmiştir. Dolayısıyla 24 Ocak 1980 Kararları öncesinde dışa kapalı ithal ikameci tercihin hâkim olduğu Türk ekonomisinde; bu tarihte ‘ihracata dayalı büyüme’ olarak adlandırılan, özellikle dış ticaretin serbestleştirildiği ve teşvik edildiği bir döneme girilmiştir. Bu dönemde devletin uygulamaya soktuğu çeşitli türde teşvik tedbirlerinin de katkısıyla firmaların ihracat performansları çarpıcı ölçüde iyileşmiş; Türkiye’nin 1980 yılı sonunda 3 milyar 910 milyon dolar olan toplam ihracatının 2005 sonunda on sekiz kattan fazla bir artışla 70 milyar doları aşması beklenmektedir. Ayrıca, Türk Parasının Kıymetini Koruma Kanunu 1989 yılında alınan 32 Sayılı Karar ile değiştirilmiş ve Türkiye ile dışı arasındaki sermaye hareketlerini kısıtlayan düzenlemeler yürürlükten kaldırılmıştır. Bunun yanı sıra, Avrupa Birliği ile imzalanan Gümrük Birliği Anlaşması 1996 yılının başında uygulamaya sokulmuş ve Türkiye ekonomisinin dünya ekonomisiyle bütünleşme süreci büyük ölçüde tamamlanmıştır. Böylelikle Türkiye ekonomisi dünya ekonomisiyle tamamıyla bütünleşerek küresel ekonomik sisteminin bir parçası hâline gelmiştir. Ulusal ekonominin dünya ekonomisiyle bütünleşmesi, bir bakıma yerli firmaların kendi sektörlerindeki rekabet güçlerine bağlı olarak küresel üretim sürecinde rol üstlenmeleri anlamına gelmektedir. Sözü edilen rolün sistem içinde yer aldığı aşama, firmaların yaratılan toplam değerden aldıkları payın da belirleyicisidir.

Sözü edilen ekonomik yapı dönüşümünün Türk firmalarının faaliyetleri ve rekabet güçleri üzerinde büyük ve kalıcı etkiler yaratması kaçınılmazdır. Seksenli yıllardan önce, iç pazar için ve koruma duvarları ardında yüksek kâr oranlarıyla çalışan Türk firmaları; yirmi yıla sığan görece kısa sayılabilecek bir süreç içerisinde, ulusal pazarın dünyayla bütünleşmesi sonucunda yeni rekabet stratejleri geliştirmek zorunda kalmışlardır. Özellikle Gümrük Birliği’ne girildiği 1996’dan sonra rekabet koşullarının benzeşmesiyle, yerli firmalar için ‘iç pazar – dış pazar ayrımı’ bile anlamını yitirmiştir. Bir başka ifadeyle bu tarihten sonra yerli firmalar – normalde – dış pazarlarda rekabet ettikleri yabancı firmalarla, iç pazarda da rekabet etmek zorunda kalmışlardır. Bununla birlikte, Türk firmalarının 1980’i izleyen on beş yıl zarfında ihracat yoluyla dış pazarlara yönelmeleri, bu tecrübeyi edinmiş olan firmaların yeni rekabet koşullarına daha hızlı uyum sağlayabilmelerine imkân sağlamıştır.

Özellikle tekstil, hazır giyim, kahverengi ve beyaz eşya sektörlerindeki dışa açılma süreci, Türk firmalarının genellikle dünya çapında örgütlenmiş değer üretim zincirlerine eklemlendiklerini göstermektedir. Bu dönemde, örneğin tekstil ve hazır giyim sektörlerindeki pek çok yerli firmanın, dünyanın büyük firmalarına fason üretim üretim yaptıkları görülmektedir. Aynı durum – örneğin – kahverengi ve beyaz eşya üreten Türk elektronik firmaları için de geçerlidir. Söz konusu yerli firmalar, tedarikçisi oldukları yabancı firmalar için imalât / fiziksel üretim yaptıkları ve nihaî toplam katma değerden aldıkları payın görece düşük olduğu aşamalarda, öncelikle üretim standartları / yüksek kalitede üretim yapabilmenin gerekleri konusunda tecrübe kazanmışlardır. Bunun yanı sıra bu firmalar, alıcı konumundaki yabancı firmalardan bu firmaların dünya ölçeğinde oluşturdukları üretim ve pazarlama–dağıtım şebekelerinin işleyişi hakkında da bilgi edinmişlerdir. Bu hususlarda en üst düzeyde ilerleme kaydedebilen firmalar, alıcı yabancı firmalar ile ilişkileri bakımından ‘nihaî / komple ürün üretebilir’ firmalar konumuna gelmişlerdir. Bu hayli üst aşamada bile karşı karşıya kalınan gerçek, nihaî toplam katma değerden alınan payın görece düşük kaldığı ve en büyük payın, alıcı konumundaki ve fiziksel üretimden daha başka faaliyetleri yürütebilme becerisine sahip firmalar tarafından elde edildiği gerçeğidir. Bir başka ifade ile herhangi bir ürün ele alındığında, o ürünün uluslararası değer zincirini kimin kontrol ettiğine bağlı olarak; kontrol gücüne uzak alt aşamalarda faaliyette bulunan firmalar esasen, kontrol gücüne sahip üst aşamalardaki – yabancı – firmalara değer transfer etmektedirler. Türk ekonomisinde yaşanan dönüşümün yarattığı yeni koşullar, yerli firmaları son on yılda burada sözü edilen konuları algılamaya ve buna uygun stratejiler geliştirmeye zorlamaktadır (Schmitz, Knorringa, 2000).

Türklerin markayı ‘yeniden’ keşfi

Yukarıda çizilen çerçeve içinde küresel değer zincirlerine, nihaî toplam katma değerden daha yüksek oranda pay alınabilecek aşamalarda eklemlenilmesi konusu, marka inşaası konusu da dikkate alınarak gözden geçirildiğinde açığa çıkan sonuç, Türk firmaları arasındaki markalaşma girişimlerinin bir tercihten daha çok bir zorunluluk olduğunu ortaya koymaktadır. Bu anlamda markalaşmak, küresel değer zincirinde üst aşamalara terfi etmek ve yaratılan değeri daha yüksek oranda firma (ve hatta firmanın yerleşik olduğu ülke) bünyesinde tutmak demektir. Bu durumun tersinin ise markalaşmamak ya da markalaşamamak sonucunda açığa çıkacağı ileri sürülebilir. Hatta sadece uluslararası pazarlara yönelik ihracat gücünün korunabilmesi ve pekiştirilebilmesi bakımından değil; bizzat dış pazarın uzantısı haline gelmiş bulunan ulusal pazarın korunabilmesi açısından da markalaşmaya ihtiyaç bulunmaktadır. Çünkü Türkiye gibi kalabalık ülkeler söz konusu edildiğinde, iç pazarın önemi de unutulmamalıdır. Üstelik – yukarıda da değinildiği gibi – Türk ekonomisinin dünya ekonomisiyle tamamen bütünleşmesiyle, rekabet koşulları bakımından iç pazar ve dış pazar arasındaki ayrım silikleşmiş; iç pazar dış pazarla bütünleşerek eski özelliklerini yitirmiştir. Bir başka ifadeyle iç pazar uluslararası pazarın bir uzantısı haline gelmiş; iç pazardaki rekabet koşulları uluslararası pazardaki rekabet koşullarıyla ‘aynılaşmıştır’. Öyleyse Türk firmaları yabancı rakipleriyle rekabet edebilmek için iç pazarda bile onların sahip oldukları rekabetçi üstünlükleri edinmek zorundadırlar. Bu şartlar altında Porter (1994) tarafından önerilen stratejiler dikkate alındığında, yakın zamana kadar ön planda bulunan “düşük maliyetlere” dayalı stratejilerin, Çin başta olmak üzere düşük ücretli emeğin kolaylıkla temin edilebildiği ülkelerden çıkan firmaların rekabeti karşısında anlamını yitirdiği ortadadır. O halde “farklılaştırmaya” dayalı stratejilerin benimsenmesi kaçınılmaz hâle gelmekte ve bu kapsamda da farklılaşmayı mümkün kılabilmek bakımından markalaşma, kalite, yeni satış ve dağıtım kanalları oluşturma, dizayn ve ürün geliştirme gibi konular büyük önem kazanmaktadır.

Türk firmaları bazı sektörlerde belirgin olarak durumun farkına varmış ve bu yönde bir stratejik davranış kalıbı geliştirmiş görünmektedir (Borça, 2003; Eskin, 2002; Ekonomik Forum, 2003; Kantarelli, 2002; 2003; Kent, 2002; Zorlu, 2003). Tekstil, hazır giyim ve elektronik sektörlerinde faaliyette bulunan firmalar bu konuda en iyi örnekleri sergileyen firmalardır. Elbette markalaşma çabaları sadece bir logo ve isim üretilmesinden ibaret de değildir. Bazı durumlarda markalaşmaya çalışan firmanın kendi kontrolünde bulunan bir pazarlama dağıtım ağı da kurması gerekebilmektedir. Çok sayıdaki Türk hazır giyim firmasının markalaşma gayretleri de bu yönde bir stratejinin benimsenmesi gerektiğinin örneklerini ortaya koymaktadır. Bu firmalar çoğu zaman kendi ürünlerini satan mağaza zincirleri de kurmaktadırlar (Akçaoğlu, 2005; Culpan, Akcaoglu, 2003). Özellikle büyük ölçekli firmaların bu konudaki çabaları belirgindir. Türkiye beyaz ve kahverengi eşya üretiminde olağanüstü bir aşama kaydetmiştir. Bugün Avrupa’da satılan her üç televizyondan ikisi Türkiye’de üretilmektedir. Aynı durum tekstil ve hazır giyim sektörleri düşünüldüğünde yine aynı doğrultudadır. Bu firmalar ya marka oluşturma ve geliştirme yönünde büyük bütçeli çalışmalara girişmekte ya da doğrudan doğruya bilinen yabancı markaları satın alma girişiminde bulunmaktadırlar. Örneğin, Koç grubuna bağlı olan Arçelik ve Beko, özellikle Avrupa ülkelerinde tanınan beyaz ve kahverengi eşya markalarını satın alma çabası içindedir. Arçelik’in satın aldığı markalar arasında Alman beyaz eşya markası Blomberg, Avusturya markaları Elektra-Bregenz ve Tirolia, İngiliz markaları Leisure ve Flavel ile Romen markası Arctic bulunmaktadır (Arçelik, 2003). Beko, dünyaca ünlü Alman markası Grundig’i, İngiliz elektronik firması Alba ile yarı yarıya ortaklık kurarak satın almıştır (NTVMSNBC, 2004). Koç Holding A.Ş. Dayanıklı Tüketim Kurulu Başkan Yardımcısı Nedim Eskin’e göre: “Henüz uluslararası olamamış, ya da olma yolundaki firmaların amacı, rekabetçi ekonomik büyüklüğe ulaşmaktır. Büyüme ihtiyacı şu nedenlerden doğmaktadır: 1) Kendi ülkesindeki pazar payını büyütmek ve sağlamlaştırmak. 2) Uluslararası markaların rekabetine karşı koyabilecek maliyet avantajına sahip olmak. 3) Kendi ülkesindeki ya da herhangi bir pazardaki olası ekonomik resesyonların etkilerini diğer pazarların getirisiyle giderebilmek. 4) Dış pazarlardaki faaliyet ve ilişkilerin getireceği teknolojik etkileşimden faydalanmak, dünya teknolojisine entegre olmak. 5) Uluslararası olmanın getireceği sosyal statüye sahip olmak. [Koç Grubu’na] göre dış pazarlara açılarak ekonomik büyüme sağlamanın tek yolu global markalar yaratmak ya da bu tür markalara sahip olmaktır” (Eskin, 2002). Türk bira üreticisi Efes de kendi ülkelerinde tanınan yabancı markaları satın almaktadır. Örneğin, Rusya’da Stary Melnik, Ukrayna’da Chernomor, Kazakistan’da Karagandinskoe, Romanya’da Caraiman ve Moldova’da Vitanta; Efes’in farklı ülkelerindeki faaliyetlerinde kullandığı markalardır (Kent, 2002; Efes, 2004). Yine bu konuyla bağlantılı olarak, konfeksiyon firmalarının kendi markalarıyla yurt dışında mağazalar açtıkları görülmektedir. Sarar, Vakko, Mavi Jeans, Beymen, Ramsey gibi pekçok Türk firması ABD, Avrupa, BDT ve Ortadoğu ülkelerinde mağazalar açmışlardır. Mavi Jeans Genel Müdürü Nurettin Kantarelli kendi firmasının bugün eriştiği süreci şöyle özetlemektedir: “[…] Sait Akarlılar 1984 yılında Erak’ı kurdu. Erak, Avrupa’ya yönelik fason üretimle deneyim kazanarak, dünyaca ünlü markalara üretim yapmaya başladı. Bu arada Türkiye’de çok kaliteli denim kumaşı da üretilmekteydi. Teknolojik gelişmeleri sürekli takip eden Erak çok kaliteli ve hızlı üretim yapıyor, bir yandan da elindeki ihraç fazlası ürünleri fabrika mağazasına satıyordu. Hatta fazla kumaşları değerlendirmek üzere ürettiği blue jean’lere yeni isimler verip, ihraç fazlası ürünlerle birlikte sunuyor, satış denemeleri yapıyordu. Bu satış denemelerinin hiçbirinde markalaşma çalışması olmadığı halde çok iyi sonuçlar verdiğinin görülmesi üzerine, Erak 1990’lı yıllarda kendi markasını yaratmayı düşünmeye başladı ve bu, o büyük yolculuğun başlangıcı oldu” (Kantarelli, 2003).

Öneriler

Görüldüğü gibi, başta markalaşma konusu olmak üzere ürün geliştirme ve dizayn gibi toplam katma değerden daha yüksek paylar alınmasını mümkün kılabilecek stratejilerin seçimi bir tercih değil, bir zorunluluktur. Bu zorunluluk, çeşitli sektörleriyle Türk iş dünyası tarafından iyi algılanmış ve bütünüyle kavranmış gözükmektedir (Tan, 2001; Ercan, 2002).

Marka yaratılması ve araştırma-geliştirme gibi girişimlerin – en azından bir aşamadan sonra – büyük malî kaynaklar gerektirmesi sebebiyle kolay olmadıkları ortadadır. Bu bakımdan, özellikle küçük ve orta ölçekli firmaların, sahip oldukları kısıtlı kaynaklarını sermaye şirketi biçimindeki organizasyonlar bünyesinde birleştirmeleri bu amaçla yürütülen çabaları kolaylaştırabilir. Küresel değer zincirlerinde, katma değerin görece düşük fakat fiziksel üretimin esas olduğu aşamalarından daha üstte bulunan aşamalara ‘yükselmenin’ bu tür bütünleşmelere girişen tüm taraflara çok daha yüksek oranda paylar getirebileceği düşünülmektedir.

Kaynaklar

Aaker, D.A. (1991). Managing Brand Equity – Capitalizing on the Value of a Brand Name, The Free Press, New York, 299 sayfa, 1991.
Akçaoğlu, E. (2005). Türk Firmalarının Dış Yatırımları: Saikler ve Stratejiler, Türkiye Bankalar Birliği, Yayın No.241, İstanbul.Amsden, A. H., The Rise of “The Rest“ – Challenges of the West from Late-Industrializing Economies, Oxford University Press, Oxford, 405 sayfa, 2001.
Arçelik, Arçelik A.Ş.,’nin internet sitesi, http://www.arcelik.com.tr/, 2003.
Borça, G., Bu Topraklardan Dünya Markası Çıkar mı? – Marka Olmanın ABC’si, MediaCat Kitapları, İstanbul, 208 sayfa, 2003.
Channon, D. F. (1998). Value Chain Analysis, (Ed.) C. L. Cooper and C. Argyris, The Concise Blackwell Encyclopedia of Management, Blackwell, Oxford.
Culpan, R., Akcaoglu, E. (2003). An Examination of Turkish Direct Investments in Central and Eastern Europe and the Commonwealth of Independent States: S. T. Marinova, M. A. Marinov (Editors), Foreign Direct Investment in Central and Eastern Europe (Ashgate, Aldershot), Chapter 8, pp. 181-199, 2003.
Dicken, P., Global Shift – The Internalization of Economic Activity, (Third Edition), Paul Chapmen Publishing Ltd, London, 496 sayfa, 1998.
Efes, International Beer Markets: Wide Variety of Local Brands, Efes İçecek Grubu’nun internet sitesi, http://www.efesbev.com/anasayfa.htm, 25 Şubat 2004.
Ekonomik Forum, Türkiye Tekstil ile Markalaşma Yolunda, Ekonomik Forum, s.40-49, Ekim 2003.
Ercan, E., Changing World Trade Conditions Force the Turkish Textile and Apparel Industry to Create New Strategies, Journal of Textile and Apparel Technology and Management, 2(4), pp.1-8, 2002.
Eskin, N., Dış Pazarda Türk Markası Yaratma Yolları: Arçelik Beko, Made in Turkey, s.18-20, Eylül-Ekim 2002.
Gereffi, G., Global Production Systems and Third World Development: Barbara Stallings (Editor), Global Change, Regional Response (Cambridge University Press, NY-Cambridge), Chapter 4, pp.100-142, 1995.
Humphrey, J., Schmitz, H., Governance in Global Value Chains. IDS Bulletin, 32(3), 19-29, 2001.
Kantarelli, N., Yenibosna’dan New York’a Bir Marka Hikayesi: Mavi Jeans, Made in Turkey, s.21-25, Eylül-Ekim 2002.
Kantarelli, N., Mavi Jeans Genel Müdürü Nurettin Kantarelli tarafından ‘Kurumsal Başarı Hikayelerimiz’ adlı toplantıda yapılan konuşmanın metni: Forum İstanbul Yüzyıl Konferansları: Yarının Kurulması – Hedef 2003 Toplantı Metinleri, (Forum İstanbul Yayını, İstanbul), 2003.
Kaplinsky, R., Morris, M., A Handbook for Value Chain Research, IDRC-International Development Research Centre, Brighton, 2000.
Kent, M., Neden Biz de Marka Yaratamıyoruz? Efes, Made in Turkey, Eylül-Ekim 2002, s.15-17, 2002.
NTVMSNBC, Beko, Grundig’i alarak Avrupa devi olacak, NTVMSNBC Haber Portalı, http://www.ntvmsnbc.com/news/255056.asp, 29 Ocak 2004.
Porter, M. E. (1985). Competitive Advantage, The Free Press, New York, 557 sayfa, 2004 (1985).
Porter, M. E. (1994). ‘Global Strategy: Winning in the World-Wide Market Place’, L. Fahey ve R. M. Randall (Ed.) The Portable MBA in Strategy, John Wiley and Sons, New York, s.108-141.
Schmitz, H., Knorringa, P., Learning from Global Buyers. Journal of Development Studies, 37, 177-205, 2000.
Stobart, P. Creating Powerful Brands: Lisa Carden (Editör), Business – The Ultimate Resource (Bloomsbury Publishing, Londra), pp. 63-64, 2002.
Tan, B., Overview of the Turkish Textile and Apparel Industry, Harvard Center for Textile and Apparel Research, Harvard University, Cambridge MA, 2000.
Zorlu, A. N., Zorlu Holding Yönetim Kurulu Başkanı Ahmet Nazif Zorlu tarafından ‘Kurumsal Başarı Hikayelerimiz’ adlı toplantıda yapılan konuşmanın metni: Forum İstanbul Yüzyıl Konferansları: Yarının Kurulması – Hedef 2003 Toplantı Metinleri, (Forum İstanbul Yayını, İstanbul), 2003.


Bu yazı daha önce Pazarlama ve İletişim Dergisi'nin Ocak-Şubat-Mart 2006 sayısında (Cilt 5, Sayı 15, s.55-61) yayınlanmıştır.

Bankalara Yabancı Markajı

Türkiye bankacılık sektörü son iki yılda toplam 11 satış ve hisse devri gerçekleştirerek, yabancı yatırımcıların gözdesi haline geldi. Yapılan bu satışların toplamı 14 milyarı buldu.

Yabancı yatırımcıların Türkiye’ye yönelişi, 2001 yılında Türkiye’de yaşanan krizin ardından dünyanın en büyük bankacılık gruplarından HSBC Bank`ın Demirbank`ı almasıyla başladı. Dışbank Fortis`e, Finansbank Yunan Ulusal Bankası`na (NBG), Denizbank Dexia`ya, Yapı ve Kredi Bankası Koç Unicredito ortaklığına, Tekfenbank Eurobank`a, MNG Bank Arab Bank`a satılırken, Garanti Bankası, Şekerbank ve son olarak Akbank’ın Citigroup’a hisse satışı gerçekleştirildi. Uluslararası sermayeye yapılan bu satışların toplamı iki yılda 14 milyar dolara dayandı. Ayrıca satış görüşmeleri devam eden Alternatifbank ve Oyakbank`ta da satışın gerçekleşmesi durumunda bu rakamın 15 milyar dolara yaklaşması bekleniyor. Türkiye`deki bankaların yabancı finans gruplarına satılmasının ardından sektördeki yabancı payı da yüzde 20`nin üzerine çıktı. Halkbank ve Vakıflar Bankası ile birlikte gündemdeki diğer bankaların da yabancılara satılması halinde bu rakam yüzde 30`a yükselecek.

Yabancı yatırımcılar neden Türkiye’ye yöneldi? Bu yönelişin avantaj ve dezavantajları neler? Bu soruların cevaplarını Çankaya Üniversitesi’nde ‘uluslararası bankacılık’ dersleri veren Dr. Emin Akçaoğlu ile görüştük.

Ekonometri: Yabancı bankalar neden Türkiye’ye yöneldiler?

Emin Akçaoğlu: Yatırımcı yabancı bankalar kendi iç pazarlarındaki pazar doygunluğu, azalan getiriler ve dolayısıyla artan rekabet baskısı sebebiyle yeni pazar arayışı içindeler. Türkiye sanayileşmiş ülkelere kıyasla bâkir sayılabilecek bir pazar. Bir başka ifadeyle Türkiye’de bankacılık, alıcıların bakış açısıyla değerlendirildiğinde, hem büyük hem de zamanla daha büyüyecek bir pazar olarak görülüyor. Fakat bu yayılma sürecinin ‘stratejik’ yönünü de vurgulamalıyım. Günümüzün rekabet koşullarında ayakta kalabilmek mutlaka dışa açılmayı zorunluluk haline getiriyor. Bu durum sadece bankacılıkla sınırlı da değil; akla gelebilecek tüm sektörlerde firmalar aynı baskıyla karşı karşıya. Dolayısıyla rakiplerinizle baş edebilmek için büyümek zorundasınız; onlar hangi pazarlarda büyüyorlarsa siz de oralarda büyümek zorundasınız. Bu durumda, eğer A bankası Türkiye’ye gelmişse, onun rakibi konumundaki B bankasının da Türkiye’ye girmesi anlamına geliyor. Çünkü rekabetçi dengelerin küresel ölçekte bozulması istenmiyor. Aksi halde bir süre sonra göreli rekabet gücünüzü kaybetmeniz; hatta eğer nispeten küçük oyunculardansanız ‘satın alınma’ tehdidine maruz kalmanız mümkün olabilir. Bu şartlar altında yabancı bankalar hâlihazırda Avrupa pazarının bir uzantısı konumundaki Türkiye'ye girmek zorundalar. Yani, sektöre her yabancı sermayeli giriş bir başka yabancı sermayeli girişi uyarıyor; hatta zorluyor. Ayrıca, son Basel düzenlemesiyle çokuluslu büyük bankaların kullanımına giren ‘artık sermayenin’ (excess capital) sınırötesi satın almaların finansmanında kullanılması gibi bir durumla karşı karşıyayız. Türkiye de – doğal olarak – bu girişimlerden payını alıyor.

Ekonometri: En son Akbank satışında mevcut piyasa değerinin üzerinde bir satış gerçekleşti. Bunun nedenlerini nasıl yorumluyorsunuz?

Emin Akçaoğlu – Yabancı bankaların Türkiye’deki satın alma girişimlerinin gerisindeki ‘pazar ve stratejik aktif arayışı’ dikkate alındığında, Türk bankalarına biçilen değerlerin, piyasa değerlerinin üstünde belirlenmesinin sebebi de açığa çıkıyor. Açıklanan devir bedellerinin önemli bir kısmının, alıcı bankanın satın alınan bankaya atfettiği ‘stratejik değer’ olduğu görülüyor. Bu yaklaşım yerli banka sahiplerinin satış konusundaki istekliliklerini de açıklıyor: Eğer satıştaki zamanlama yanlışsa; bir başka ifadeyle, eğer geç kalırsanız bankanızın stratejik değeri düşebilir. En yalın ifadeyle ‘sona kalan dona kalır’ endişesinin içten içe hissedilmesi. Çünkü alıcı sayısı da sınırsız değil.

Ekonometri: Türk bankalarına yabancı ortakların gelmesinin avantaj ve dejavantajları neler olabilir?

Emin Akçaoğlu – Bankacılık sektörü de dahil Türkiye ekonomisi bütünüyle yeniden yapılanıyor. Bu süreç Avrupa ekonomisiyle bütünleşme sürecidir. Bu sürecin avantaj ve dezavantajlarının neler olduğu bakış açısına göre değişir. İsterseniz sadece ‘tespitle’ yetinelim ve sonucu değerlendirmeyi herkesin kendi bakışına bırakalım. Ben Türkiye’de bankacılığın çok yüksek ölçüde yabancı sermayenin kontrolüne geçeceği; ve hatta daha şimdiden yüzde ellilik eşiğin aşıldığı kanaatindeyim. Türkiye bu süreçte yıllardır süregiden ‘sermaye açığı’ sorununa çare bulmuş olacaktır. Çünkü yabancı tasarrufların Türkiye’ye gelişi bugün olduğundan da kolay hâle gelecektir. Fakat, burada üzerinde durulması gereken temel husus ‘sermayenin kimin kontrolünde’ olduğudur. Doğrudan dış yatırım konusu bütünüyle ‘kontrol’ konusudur. Yabancı sermaye kontrolündeki bankacılığın yaygınlaşmasıyla, diğer sektörlerdeki yerli firmaların da ‘en iyilerinden başlanarak el değiştirme’ sürecine girmeleri beklenmelidir. Çünkü bankacılık genellikle sanıldığı gibi ‘para işi’ değildir; ‘istihbarat’ işidir ve bu alanda istihbaratın konusu da ‘kredibilite’ bilgisidir. Bu sebeple süreç finans dışı sektörlerde de yerli firmaların el değiştirmesini hızlandıracaktır kanaatindeyim.

Bu yazı daha önce Ekonometri Dergisi'nin Kasım-Aralık 2006 sayısında yayınlanmıştır.

Doğrudan dış yatırımlar ivme kazanırken fırsatlar ve riskler

Yabancı sermayeli doğrudan yatırımlar konusu Türk ekonomisinin gündeminde en üst sıralarda yer alıyor. Bu durum hem Türkiye’ye giren yabancı sermaye hem de Türkiye’den çıkan sermaye bakımından geçerli. Çünkü bir yandan doğrudan yatırım amacıyla Türkiye’ye giren sermaye tutarında çok büyük bir artış gözlenirken; benzer bir trendin Türk firmalarının dış yatırımları için de geçerli olduğu görülüyor. Örneğin 2003 yılı sonu itibarıyla Türkiye’ye giren yabancı sermayenin stok değeri 16,5 milyar dolara yakınken, sadece 2005 ve 2006 yıllarındaki sermaye girişleri sırasıyla 6,5 milyar ve 16 milyar dolara erişti. Bu durumun gerisinde herşeyden önce, özelleştirilmeleri en sona kalan çok büyük kuruluşların satışında ve özellikle bankacılık sektöründeki el değiştirmelerde yabancı sermayenin oynadığı rol var. Elbette bundan sonra da – bazılarının ileri sürdüğü gibi – Türkiye’ye yabancı sermaye girişi duracak değil. Tersine sonraki aşamalarda yabancı sermaye girişinin hızlanarak artması beklenmelidir; çünkü, Türkiye ekonomisi uluslararası entegrasyon sürecindeki kritik eşiği artık aşmış görünüyor. Böylelikle kendi kendisini besleyen bir döngü başladı bile.

Belirttiğim gibi Türkiye kaynaklı doğrudan dış yatırımlarda da benzer bir eğilim var ki aslında hiç de şaşırtıcı değil. Üstelik giren yabancı sermaye ile çıkan yerli sermayenin hareket yönleri arasında çok yakın bir ilişkin mevcudiyeti unutulmamalı. Konu esasında bütünüyle rekabet stratejileriyle bağlantılı. Türk iş dünyasının geleneksel yapısı sarsılıyor; daha da sarsılacak. Bir yeniden yapılanma dönemindeyiz. Piyasadan çekilmeler ve birleşmeye zorlanmalar önümüzdeki dönemin başlıca gündem maddeleri olacak. Bu beklenti bankacılık ve finanstan, tekstil ve konfeksiyona kadar tüm sektörler için geçerli.

Türk dış yatırımlarında istatistiklerin yansıttığı görüntü şu: Gerçekçiliği tartışmaya açık olan resmi istatistiklere göre 2006 yılının sonunda 9 milyar doları biraz aşan Türk dış yatırım stoku bazı tahminlere göre çoktan 15 milyarı aşmış durumda. Hatta bu tutarın bile gerçeği yansıtmadığını ileri sürmek mümkün. Görünen o ki Türk sermayesi başta bankacılık ve perakendecilik olmak üzere bazı alanlardan tedricen çekilmeyi ve yerini yabancı sermayeye bırakmayı tercih ediyor. Öte yandan buralardan temin edilen fonlar ya çokuluslu şirketlere ortaklık ya da yoğunlaşılan alanlarda doğrudan yatırım için yurt dışına yöneliyor. Bundan böyle çokuluslu şirketlerin yöneticileri arasında daha çok Türk ismi duymaya alışacağımız gibi bu şirketlerin yönetim kurullarında da Türk isimleri görmeye başlayacağız. Elbette bu iki yönlü hareketin dış ticaret alanında da çarpıcı gelişmelere yol açmasını beklemeliyiz. Çünkü doğrudan yatırım amaçlı uluslararası sermaye hareketleri, işin doğası gereği uluslararası ticareti de besliyor: Bugün dünya ticaretinin üçte biri çokuluslu şirketlerin kendi bünyelerinde yürütülürken, kalanın yarısı yine çokuluslu firmalar arasında yapılıyor. Dolayısıyla hem yabancıların Türkiye’ye eskisinden daha cesur gelişleri, hem de yerlilerin dışarıya açılmaları yönündeki ivme Türkiye’nin dış ticaret hacmini şüphesiz büyütecek. Bu süreçte 'borç ekonomisi' özelliklerinden kurtulmamız; 'değer üretimine dayanan bir yapı' kurmamız gerekiyor. Aksi halde kendi ekonomimizin kontrolünü bütünüyle kaybetme riskiyle karşılaşabiliriz. Bu sebeple, popülaritesini hiç yitirmeyen makroekonomik politika değişkenleri üzerinde tartışmayı birazcık azaltıp mikroekonomik politika değişkenlerine eğilmemiz gerekiyor. Sorun aslında rekabetçi bir ekonomik yapının kurulmasıdır. Bu durumu anlamak makroekonomik çevreyi de ihmâl etmeksizin firmayı anlamaktan geçiyor.

Öte yandan finansal sektör ve reel sektör arasındaki ilişkilerinin yapısı dikkate alındığında, Türkiye ekonomisindeki yapısal dönüşümün bankacılık ve sigortacılık sektörleri için de yeni fırsatlar yaratması kaçınılmaz. Örneğin, Türkiye pazarına girmeyi planlayan yabancı şirketlere satılık yerli şirket bulmak önümüzdeki dönemde şimdikinden daha hacimli bir iş alanı olacak gibi görünüyor. Son dönemde Türkiye’ye gelen yabancı bankalarının iştahını bir ölçüde bu beklenti de kabartmış olsa gerek; bu bankaların iştahını sadece konut ve tüketici finansmanı ile sınırlandırmak doğru değil. Pazara giren yabancılar arasında yatırım bankalarının da bulunması da beklentilere ilişkin ip uçları sunuyor. Bankacılığın ‘kredi işinden’ çok ‘kredibilite bilgisinin yönetimi’ bir başka ifadeyle ‘istihbarat ve risk yönetimi işi’ olduğu dikkate alındığında konunun önemi belirginleşiyor. Yabancı bankaları yabancı reel sektör firmaları izleyecek, izliyor; çünkü Türkiye ile dışı arasındaki enformasyon akımı iş dünyası söz konusu olduğunda artık eskisinden daha hızlı. Bu süreçte private equity fund denilen şirketlerin üstlenecekleri çarpıcı rolün ilk aşaması çoktan başladı bile. Ayrıca bankalar, özellikle de yabancı sermayeli veya yurt dışında faaliyeti bulunan yerli sermayeli bankalar, Türk firmalarının sınır ötesi yatırım girişimlerine hem hedef firma seçimi alanında danışmanlık hem de yatırım finansmanı bakımından katkı sağlayabilirler gibi görünüyor.

Gelişmeler sigorta şirketlerine de yeni kapılar aralıyor olmalı ki yabancılar Türkiye’ye koşuyorlar. Alışıldık sigortacılık faaliyetlerinin yanı sıra ihracat kredi sigortası ve sınırlı da olsa dış yatırım sigortası alanlarında yeni fırsat alanları olarak algılanabilir.

Kısacası bugünkü manzara, önümüzdeki dönemde Türkiye ekonomisinde köklü dönüşüm yaşanacağının belirtileriyle dolu. Tabii bu dönüşüm fırsatları olduğu kadar riskleri de içinde barındıryor. Riskleri bertaraf edip fırsatları kullanmak için üretken bir ekonomik yapının temel unsurlarını oluşturmaya çalışmak gerekiyor. Bu bakımdan ekonomiyi yöneten siyasi ve bürokratik kadrolara da çok iş düşmekle birlikte oyunun baş rol oyuncusunun firma olduğu ve esas yükün firmalara yön verenlerin omuzlarında olduğu unutulmamalı.

Bu yazı daha önce Banksigorta Dergisi'nin [BEST – Bireysel Emeklilik ve Sigorta Tanıtım Dergisi’nin ilâvesi] Ağustos 2007 sayısında yayınlanmıştır.

Yabancı sermayenin finansal sektöre ilgisi ve banksigorta

Yirmi beş yıl öncesiyle kıyaslanamayacak ölçüde değişen Türkiye ekonomisi hızla yeniden yapılanıyor. Yaşanan, geri dönüşü olmayan bir süreçtir. Türkiye ekonomisi 1980’lerin başından bu yana Cumhuriyet tarihinin hiçbir döneminde olmadığı kadar dışa açılmış ve dünya ekonomisinin Avrupa Birliği (AB) merkezli bloğuna neredeyse bütünüyle eklemlenmiştir. Bu durum yabancı sermayeli yatırımlarda belirgin biçimde görülmektedir. Finans dahil tüm sektörlerde yabancı sermaye hızla artan oranlarda ülkeye akmaktadır ve bu süreçte hayati önem taşıyan kritik eşik çoktan aşılmıştır.

1990’lı yıllar sanayileşmiş ülkelerden başlayarak tüm dünyada finansal sektör için rekabetin hızla arttığı yıllardır. Dolayısıyla bu dönemde gelişmiş ülkelerdeki bankalar ve diğer finansal şirketler kendi yerel pazarlarındaki rekabet baskısı, pazar doygunluğu ve azalan getiriler sebebiyle yeni pazar arayışına girdiler. Bu, eskiye kıyasla çok daha fazla dışa açılmak demekti. Bir başka ifadeyle rekabet baskısı sınır-ötesi büyümeyi zorunlu kıldı. Büyümeye direnmenin bedeliyse rekabet gücünün kaybı; ve hatta görece küçük şirketler söz konusu olduğunda çok geçmeden ‘satın alınma’ tehdidine maruz kalınmasıydı. Bu koşulların yarattığı davranış tarzlarını, satın almalar yoluyla Türkiye pazarına giren banka ya da sigorta şirketlerinin ve el değiştiren yerli şirketlerin stratejilerinde görmek hiç de zor değil. Şimdi önemli olan Türk finansal sektöründe, bu yeni durumun yaratabileceği sonuçları öngörmek ve belirmekte olan yeni koşulların gerektirdiği hazırlıkları yapabilmektir.

Türk sigortacılık sektörüne de ardı ardına yabancı oyuncular girmektedir. Bankacılıkta olduğu gibi sigortacılıkta da her yeni giriş rekabeti keskinleştirmektedir. Yabancı oyuncuların iştahlarını kabartan temel unsurun sadece görece yüksek getiri oranları olduğu ileri sürülemez. Belki de en az onun kadar önemli olan bir diğer unsur pazarın büyüme potansiyelidir. Çünkü Türkler henüz yeterince finansal ürün kullanmıyorlar; bu hem bankacılık hem de sigortacılık için geçerlidir. Öte yandan – pazarı bir hayli büyütmek mümkün olsa da – rekabetin gün geçtikçe daha da derinleşeceği, kâr marjlarının daralacağı; ve tabii tüm bunlara bağlı olarak yabancı girişlerinin de sonrasında sektör içi konsolidasyonların yaşanacağı bilinmelidir. Değinilen tüm bu hususlar Türkiye’ye çok sayıda ‘yenilik’ getirecektir. Finansal yenilikler ‘yeni ürünler’, ‘yeni süreçler’ ya da ‘yeni pazarlar’ biçiminde ortaya çıkabilmektedir. Yenilik kapsamında düşünülebilecek bu üç husus (ürün, süreç ve pazar) birlikte değerlendirilmelidir; çünkü herbiri bir diğerini daha anlamlı kılabilecek etkiler yaratmaktadır. Finansal sektörlerde yabancı sermayeli doğrudan yatırım olgusu bile, başlı başına burada anılan ‘yeni pazar’ kavramı çerçevesinde düşünülmelidir.

‘Banksigorta’ kavramı da bu çerçevenin içindedir ve Türkiye için yeni bir sürece işaret etmektedir. Yarışa katılan yabancı bankaların ve sigorta şirketlerinin büyük çoğunluğunun Kıta Avrupasının batı yakasındaki ülkelerden geldikleri ve kendi ülkelerinde çok başarılı banksigorta uygulamaları yürüttükleri dikkate alındığında, banksigortanın Türkiye uygulamasında da çarpıcı gelişmeler beklenmelidir. Üstelik düşen kâr marjları; finansal hizmetlerin sunulmasında ‘kapsam ekonomileri’nden sonuna kadar yararlanılmasını gerektirmektedir. O halde bankaların sigorta şirketlerine, sigorta şirketlerinin de bankalara sağlayabileceği büyük fırsatlar bulunmaktadır. ‘Maliyet tasarrufu’ bunlardan sadece bir tanesidir. Daha da önemlisi, gelinen aşamada ‘finansal süpermarketlere’ doğru hızla yol alınmaktadır. Perakende sektörünün kısa zamanda gösterdiği gelişme Türkiye pazarının genel olarak süpermarket seçeneğine çok uygun olduğunun göstergesi olsa gerektir. Yeni dönemde Türkiye yepyeni finansal ürünlerle ve iş süreçleriyle tanışacaktır...

Bu yazı daha önce Banksigorta Dergisi'nin [BEST – Bireysel Emeklilik ve Sigorta Tanıtım Dergisi’nin ilâvesi] Ekim 2006 sayısında yayınlanmıştır.

13 Temmuz 2008 Pazar

Yabancı Sermayeli Banka Girişleri Sınırlanabilir mi?

Finans Kulüp'ün internet sitesinde 3 Ağustos 2005'te yayınlanan 'Türk Bankacılığına Yabancı Sermayeli Girişler' başlıklı yazımı "... Türk bankacılık sektöründe yaşanan değişimi ve bunları zorlayan krizleri Türk ekonomisinin 'reel' sektörlerinden ve 'genel birikim modelinden' bağımsız düşünmek mümkün değildir. ... Bu noktada, oligopolist rekabetin uyardığı reaksiyoner stratejilerin ..., 'satın alma yönünde güdülenmiş' yabancı alıcılar kadar 'pazardan çıkışta geri kalma ve zarara uğrama' kaygısıyla hareket edebilecek satıcılar için de geçerli olacağı not edilmelidir. Bu çerçevede, bugünlerde dile getirilen ve sektördeki yabancı sermaye payının hangi düzeylere erişebileceğine ilişkin görüşlerin genellikle çok iyimser oldukları düşünülmektedir. Ayrıca bu tür tahminlerin ne tür varsayımlara dayandırıldıkları da genellikle açıklanmamaktadır. Son olarak, Türk bankacılık sektöründe yabancı sermayenin sınırlanması yönündeki görüşlerin benimsenmesi durumunda, eldeki politika seçeneklerinin de çok sınırlı olduğu not edilmelidir. Bu doğrultudaki tercihler değerlendirilirken kamu bankalarının konumu ve geleceği çok büyük önem taşımaktadır" diyerek bitirmiştim.

O günden bu yana geçen yaklaşık dokuz ay zarfında Türk bankacılığına giren yabancı sermaye tutarı çarpcı ölçüde arttı. Geçtiğimiz haftalarda Finansbank'ın Yunan bankası National Bank of Greece tarafından satın alınması gerçekleşen banka devirlerinin en çok ilgi çekeniydi. Bu gelişmeler topluma yön verenlerin bir kesimince alkışlarla karşılanırken, 'bankacılıkta yabancı sermayenin yoğunlaşmasının sakıncalı olup olmadığına' ilişkin tartışmayı da yeniden alevlendirdi ve yeniden Türk bankacılığına yabancı sermayeli girişlerin sınırlandırılması ya da tedbir alınması yönünde çağrılar yapılmaya başlandı. Fakat 'alınması gerektiği düşünülen tedbirlerin neler olabileceğine' ya da 'sözü edilen sınırlandırmanın nasıl yapılabileceğine' dair 'somut' öneriler işitilmedi. Oysa bu tür önerilerin somutlaşması tartışmanın daha verimli yürüyebilmesi için zorunludur.

Herşeyden önce bugün itibarıyla Türk bankacılık sektörünün ne kadarının yabancı sermaye tarafından kontrol edildiği netleştirilmelidir. Bu amaçla ilkin bir konuya açıklık getirilmelidir: Herhangi bir bankanın hisse dağılımındaki yabancı sermaye payını o bankanın – diyelim – aktif büyüklüğüyle çarparak, o orandaki aktif yüzdesinin yabancı kontrolünde olduğu söylenemez. Bankanın bilançosu bir bütün olduğuna göre esas olan bilançonun tamamının kim tarafından kontrol edildiğidir. Burada 'kontrol' kavramının özellikle vurgulanması gereklidir. Çünkü yabancı sermayeli doğrudan yatırımlar gündeme geldiğinde 'işin özünün kontrol kavramında belirginleştiği' not edilmelidir. Bir başka ifadeyle ister yeni (greenfield investment) ister satın almalar yoluyla (brownfield investment) olsun, yabancı sermayeli doğrudan yatırımda esas amaç kontrolün elde tutulmasıdır; kontrol edilmesi gereken her ne ise onun 'içselleştirilmesi', bünye içinde tutulmasıdır. Ayrıca, bir firmanın kontrol edilebilmesi için asgarî yüzde ellinin üstünde hisseye sahip olunması gerekmez. Bu husus üzerinde anlaşıldığında, Türk bankalarında kontrolün ya da son sözün kime ait olduğunun belirlenmesine geçilebilir.

Şimdi duruma bu perspektifle bakalım: CNBC-E'den Oğuz Büktel'in hazırladığı tabloya göre (Dünya, 18 Nisan 2006) yabancı sermayenin son söz sahibi olduğu bankaların toplam aktif büyüklüğü, bankacılık sektörünün 2005 yılsonundaki aktif büyüklüğünün yüzde 48,1'ine ulaşmıştır. O halde ilk tespit, halihazırda Türk bankacılık sektörünün hemen hemen yarısının yabancı sermayenin kontrolüne girdiğidir. Bu oranın nereye kadar yükselebileceğinin tahmini ise çok zordur. Çünkü rekabet koşullarının firma stratejilerini ne yönde şekillendirebileceği düşünüldüğünde, yapılacak her tahmin hata payını içinde barındırmaktadır. Bugün ülkemizde kanıksanmış pekçok değişimin daha sekiz on yıl öncesinde asla mümkün olamazmış gibi göründüğü hatırlanmalıdır. Bu şartlar altında, hiçbir firma kendisinin asla devredilemez olduğunu iddia edemez. Bugünün koşullarında belki rasyonel kabul edilebilecek bir öngörü ya da tercih bile yarının koşullarında rasyonalitesini yitirebilir. En yalın ifadeyle 'piyasa koşulları firmaları / bankaları herşeye zorlayabilir'. Kaldı ki karşı karşıya kalınan dış yatırım dalgasının ta kendisi bu durumun en çarpıcı örnekleriyle dolu değil midir? Bu çerçevede, en azından kuramsal olarak bu tür bir taahhüt ya da iddiada bulunabilecek yegane banka sahibinin belki devlet olabileceği ileri sürülebilir.

Yatırımcı yabancı bankaların da esasen kendi iç pazarlarındaki rekabet baskısı, pazar doygunluğu ve azalan getiriler sebebiyle yeni pazar arayışında oldukları ve bu arayış sürecinin 'stratejik' yönü dikkate alınmalıdır. Ekonomileri izolasyonist olmayan tüm ülkelerdeki mevcut rekabetçi koşullar, ayakta kalabilmek için mutlak surette dışa açılmayı ve büyümeyi zorunluluk haline getirmiştir. Bu durum sadece bankacılık sektörüyle sınırlı da değildir; akla gelebilecek herhangi bir sektördeki herhangi bir firma da aynı baskıyla karşı karşıyadır. Dolayısıyla rakiplerle baş edebilmek büyümeyi; rakipler hangi pazarlarda büyüyorlarsa aynı pazarlarda büyümeyi zorunlu kılmaktadır. Aksi halde bir süre sonra rekabet gücünün bütünüyle kaybı ve dolayısıyla 'satın alınma' riskine maruz kalınması kaçınılmazdır. Buradan hareketle, yabancı bankaların dış yatırım girişimlerinin gerisindeki 'stratejik aktif arayışı' saiki de mutlaka vurgulanmalıdır. Türk bankalarına biçilen değerlerin gittikçe artan bir seyir sergilemesi bile temelde bu sebebe dayanmaktadır. Devredilen bankalar için belirlenen değerlerin önemli bir kısmının 'stratejik değer' olduğu görülmektedir. Bu yaklaşım yerli banka sahiplerinin satış konusundaki istekliliklerinin nedenini de ortaya koymaktadır: 'Eğer satıştaki zamanlama yanlışsa, bir başka ifadeyle, eğer geç kalınırsa bankanın stratejik değeri düşebilir'. Bu şartlar altında özellikle Avrupa'nın dev bankalarından gelen rekabet baskısı karşısında direnebilme gücünü kendisinde görebilecek yerli banka sayısı herhalde birkaçı geçemeyecektir. Üstelik bir sonraki aşamada sektör-içi satınalmalar yoluyla ilâve konsolidasyon da beklenmelidir; banka sayısı muhtemelen daha da azalacaktır. Konsolidasyon ya da yoğunlaşma; başka bir deyişle pazarın gittikçe daha az rakip arasında paylaşılması hem sektörün kendi iç dinamiklerinden hem de Avrupa'da süregiden satın alma ve birleşmelerin bize yansımasından kaynaklanabilir. Buna yönelik hareketlenmelerin ilk işaretleri özellikle yabancılarla evlenen bankaların yöneticileri tarafından söylenen sözlerden anlaşılmaktadır.

Belirttiğim gibi sektördeki yabancı sermaye payındaki sıçrama bazılarınca alkışlarla karşılanırken; 'bankacılıkta yabancı sermayenin yoğunlaşmasının sakıncalı olup olmadığına' ilişkin tartışmayı da alevlendirmiştir. Yabancı sermayenin artılarına ve eksilerine dair bir tartışma başka bir yazıyı gerektirmekle birlikte burada sadece bankacılığın başka herhangi bir alandan farklı olarak bir 'istihbarat' yönü bulunduğu ve bu yönün çok büyük önem taşıdığı not edilmelidir. Öte yandan eğer sınırlandırma ya da tedbir gibi kavramların içi doldurulmaya çalışılırsa ilkin şunlar söylenmeldir: Herşeyden önce, bu yöndeki görüşlerin siyasî otorite tarafından benimsenmesi durumunda bile eldeki araçların teknik olarak çok sınırlı olduğu tekrarlanmalıdır. Örneğin 'düzenlemeler' yoluyla bir sınırlama mümkün görülmemektedir. Türk ekonomisinin bugünkü yapısı, dışa açıklık düzeyi, uluslararası parasal ilişkileri ve kambiyo rejimi bazılarınca 'geriye dönüş' anlamına gelebilecek bu tür düzenlemelerin yapılmasına imkân tanımamaktadır. Türkiye ekonomisinde son otuz yılda yaşananlar kamusal müdahale araçlarının etkisini büyük ölçüde aşındırdırmış; piyasadaki güç dengelerinin baskın unsurları ulusüstü bir nitelik kazanmıştır. Bu şartlarda piyasadaki rekabet koşulları örneğin bir firmanın ya da bankanın devredilmesini zorluyorsa, bu zorlamaya direnmek bir süre sonra piyasadan çekilmeyi de göze alabilmeyi gerektirebilir. Bu tür bir direnişin başarısı ve süresi, bir noktadan sonra karşılarında direnç gösterilenlerin finansal güçleri ve etki alanlarının genişliğiyle ilişkilidir. Ayrıca ekonomik koşulların yanı sıra Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne 'uyum süreci' ya da IMF'ye verilen taahhütler gibi başka hususlar da bu tür sınırlandırmaların nasıl yapılabileceği değerlendirilirken hatırda tutulmalıdır. Bu şartlar altında, eğer siyasi otorite bu yönde bir tercihi benimsese bile bunun sadece bir ya da birkaç kamu bankasının kamuda kalmasıyla, bir başka ifadeyle özelleştirilmemesiyle mümkün olabileceği düşünülmektedir. Tabii bu durum etraflıca değerlendirmeyi gerektiren başka konuları gündeme getirmektedir. Üstelik herhalukârda 'ama'lar sonlanmamakta ve örneğin IMF ile yapılan düzenlemelerin buna ne ölçüde imkân vereceği akla gelmekte ve tartışma uzayıp gitmektedir...

Bu yazi daha önce Finans Kulüp - Türkiye Finans Yöneticileri Vakfı'nın internet sitesinde (28.04.2006) ve Dünya Gazetesi'nde (11.05.2006) yayınlanmıştır.

Türk Bankacılığına Yabancı Sermayeli Girişler

Son dönemde Türkiye'nin ekonomi gündeminin en önemli konularından biri 'Türk bankacılığına yabancı sermayeli girişler' konusudur. Bu durum Türk bankacılık sektörünün yabancı sermaye olgusuyla ilk kez tanışıyor olmasından kaynaklanmıyor. Tersine, yabancı bankaların Türkiye'deki faaliyetleri Osmanlı İmparatorluğu'nun son dönemlerinden bu yana, farklı yoğunluklarda da olsa her zaman mevcudiyetini korumuştur. Cumhuriyetin 1923'te kurulmasına rağmen Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası'nın ancak 1930 yılında kurulabilmesi bile bu durumun çok çarpıcı bir örneğidir ve Osmanlı Bankası'nın Türkiye'deki faaliyetleriyle ilgilidir. Türkiye'deki yabancı sermayeli bankalar uzunca bir dönem, hem sayıca hem de faaliyet alanları bakımından dar bir çerçevenin içinde kalmışlardır. Öte yandan 24 Ocak 1980 Ekonomik Kararları sonrasında, faaliyet alanlarında çarpıcı bir genişleme olmamakla birlikte, sektördeki yabancı banka sayısı hızla artmıştır.

Ancak, 2001 yılında yaşanan finansal krizin sonrasında Demirbank'ın İngiliz sermayeli HSBC tarafından satın alınmasıyla yeni bir döneme girilmiştir. Çünkü, Demirbank'ın devrinden önce Türkiye'deki faaliyetlerini sadece birkaç şube ile sürdüren HSBC, bu devir sonrasında Türkiye'deki varlığını yeni bir stratejiyle yürüteceğini ortaya koymuştur. Bu yeni strateji eskisinden farklı olarak pazarın geneline yönelen ve geniş bir şube ağıyla perakendeci bankacılığı esas alan bir stratejidir ve görülmektedir ki son dönemde sektöre dahil olan tüm yabancı sermayeli bankalar tarafından bütünüyle benimsenmektedir.

Peki Türk bankacılığında ne olmaktadır da birden bire yabancı sermayenin ilgisi bu ölçüde artmıştır? Aslına bakılırsa bu ilgi hiç de yeni değildir. Çokuluslu bankaların gözü esasında uzun süredir Türk bankalarının üzerinde olmakla birlikte, daha önceki dönemlerde bu tür girişler için koşullar ve dolayısıyla zamanlama uygun değilken koşulların daha uygun hale geldiği bir döneme girilmesiyle uzun zamandır sürdürülen 'izleme' aşamasından 'girişim' aşamasına geçilmiştir. Bu durumun ortaya konulabilmesi bakımından Türk ekonomisine ilişkin tarihsel sürecin hatırlatılmasında yarar vardır.

1980'lerin başına kadar ülke ekonomisinin girdiği krizlerin büyük ölçüde 'döviz darlığı' ile ilişkilendirilmesi, Türk firmalarının ihracata yönlendirilmeleriyle bu tür darboğazların kalıcı biçimde ortadan kaldırılabileceği inancını yerleştirmiştir. Bu yaklaşım sebebiyle 24 Ocak 1980 Kararlarından önceki dönemde dışa kapalı ithal ikameci yapının hâkim olduğu Türk ekonomisinde; bu tarihten sonra 'ihracata dayalı büyüme' olarak adlandırılan, özellikle dış ticaretin serbestleştirildiği ve teşvik edildiği bir devre yaşanmıştır. Dolayısıyla, başlangıçta devletin uygulamaya soktuğu çeşitli türde teşvik tedbirlerinin de katkısıyla firmaların ihracat performansları çarpıcı ölçüde iyileşmiştir. Ayrıca, Türk Parasının Kıymetini Koruma Kanunu 1989 yılında alınan 32 Sayılı Karar ile değiştirilmiş ve Türkiye ile dışı arasındaki sermaye hareketlerini kısıtlayan düzenlemeler yürürlükten kaldırılmıştır. Bunun yanı sıra, Avrupa Birliği ile imzalanan Gümrük Birliği Anlaşması 1996 yılının başında uygulamaya sokulmuş; 1999 yılında kamusal nitelikli uyuşmazlıklarda da hakeme başvurulabilmesi imkanı (uluslararası tahkim) yasal düzenlemeye bağlanmış; 2003 yılındaki yeni yasayla, yabancı sermayeli yatırımlar önündeki akla gelebilecek tüm kısıtlamalar kaldırılmış ve böylelikle Türkiye ekonomisinin dünya ekonomisiyle bütünleşme süreci tamamlanmıştır. Dolayısıyla Türkiye ekonomisi – siyasi boyutta Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne tam üyelik sürecinin nasıl sonuçlanacağı dikkate alınmaksızın – Avrupa Birliği merkezli geniş Avrupa ekonomisinin bir uzantısı biçimine dönüşmüştür.

Bu ekonomik yapı dönüşümünün Türk firmalarının faaliyetleri ve rekabet güçleri üzerinde büyük ve kalıcı etkiler yaratması kaçınılmazdır. 1980'lerden önce, esasen iç pazar için ve koruma duvarları ardında yüksek kâr oranlarıyla çalışan Türk firmaları; yirmi yıla sığan görece kısa sayılabilecek bir süreç içerisinde, ulusal pazarın dışa entegrasyonu sonucunda yeni rekabet stratejleri geliştirmek zorunda kalmışlardır. Özellikle Gümrük Birliği'ne girildiği 1996'dan sonra yerli firmalar için 'iç pazar – dış pazar ayrımı' dahi anlamını yitirmiştir. Bir başka ifadeyle, iç ve dış pazarlardaki rekabet koşulları 'aynılaşmıştır'. Dolayısıyla firmalar – normalde – dış pazarlarda rekabet ettikleri yabancı ülke firmalarıyla, kendi iç pazarlarında da rekabet etmek zorunda kalmışlardır. Öte yandan Türk firmalarının 1980'i izleyen on beş yıl zarfında ihracat yoluyla dış pazarlara yönelmeleri, bu tecrübeyi edinmiş olan firmaların yeni rekabet koşullarına daha hızlı uyum sağlayabilmelerini mümkün kılmıştır.

Bu şartlar altında Türk bankacılık sektörü, 'satın almalara' dayanan yayılmacı stratejiler izleyen Avrupalı bankalar için kuşkusuz iştah kabartıcıdır. Çünkü hem mevcut pazar büyüklüğü, hem de pazarın büyüme potansiyeli dikkate alındığında; dev Avrupalı bankaların arasındaki oligopolist rekabetin Türkiye pazarına girişi kaçınılmaz kıldığı görülmelidir. Bir başka ifadeyle, bu şartlar altında eski kıtanın her büyük oyuncusu geniş Avrupa pazarının bir başka köşesindeki rekabetçi dengelerin kendisi aleyhine değişmemesi bakımından Türkiye'de olmak zorunluluğunu hissetmektedir. Yani, sektöre her bir yabancı sermayeli giriş bir başka yabancı sermayeli girişi uyarmakta ve hatta zorlamaktadır. Bu durumun derinlemesine kavranabilmesi için çokuluslu büyük – özellikle de Avrupalı – bankalar arasındaki rekabetçi dengelerin incelenmesinde yarar vardır.

Öte yandan bankacılık sektöründeki geleneksel yerli oyuncuların büyük çoğunluğunun, finans dahil türlü sektörde faaliyette bulunan gruplar oluşları konunun diğer yanını oluşturmaktadır. İç pazarın geleneksel niteliklerini yitirerek geniş Avrupa pazarının uzantısına dönüşmesi rekabeti artırmış ve sektörel yoğunlaşmayı/odaklanmayı zorunluluk haline getirmeye başlamıştır. Bu, tüm sektörlerde eşanlı rekabet edilemeyeceği; dolayısıyla bazı sektörlerden çekilmek zorunda kalınacağı anlamına gelmektedir. Üstelik son dönemde yaşanan krizler ve bunlar sonrasında ortaya çıkan yeni düzenlemeler, bankacılık işini eskiye kıyasla çekici olmaktan çıkardığı gibi; 'geleneksel birikim modelinin' de artık işlemeyeceği anlamına gelmektedir. Bilindiği gibi bu modelde bankacılık, grup şirketleriyle stratejik entegrasyon içinde düşünülmekte ve bir şirketler grubunun üyesi olan bir bankanın bütünüyle ayrı bir bünye olarak görülmesi yerine, grubun finansal motoru olarak algılanması ve kullanılması söz konusu edilmektedir. Yukarıda sıralanan tüm gelişmeler bu modelin sonunu getirmiştir. Elbette, burada sözü edilen hakim yaklaşımın iyi örneklerinin de bulunduğu unutulmamalıdır ve modelin bütünüyle eleştirildiği kanısı uyanmamalıdır. Tersine, Türkiye gibi sermayenin kıt olduğu ülkelerin tümünde benzer birikim modelleri benimsenmiş ve farklı ölçülerde de olsa başarı elde edilmiştir. Türkiye'de ise kamu ve özel sektörde bu modelin çok başarılı örnekleri de görülmekle beraber gittikçe artan 'yozlaşma' maalesef modelin iyi örneklerini de unutturmuştur.

Dolayısıyla Türk bankacılık sektöründe yaşanan değişimi ve bunları zorlayan krizleri Türk ekonomisinin 'reel' sektörlerinden ve 'genel birikim modelinden' bağımsız düşünmek mümkün değildir. Yeni durum çok sayıda bankanın tasfiyesini zorlamış ve oyuncu sayısı doğal olarak azalmıştır. Öte yandan, varlığını sürdürenler arasında Avrupa'nın dev bankalarından gelen devir teklifleriyle birlikte hissedilecek olan rekabet baskısı karşısında direnebilme gücünü kendisinde görebilecek yerli bankaların sayılarının da pek fazla olamayacağını iddia etmek zor değildir. Bu noktada, oligopolist rekabetin uyardığı reaksiyoner stratejilerin (rakiplerin hareketlerini esas alarak davranmaya dayanan stratejiler), 'satın alma yönünde güdülenmiş' yabancı alıcılar kadar 'pazardan çıkışta geri kalma ve zarara uğrama' kaygısıyla hareket edebilecek satıcılar için de geçerli olacağı not edilmelidir. Bu çerçevede, bugünlerde dile getirilen ve sektördeki yabancı sermaye payının hangi düzeylere erişebileceğine ilişkin görüşlerin genellikle çok iyimser oldukları düşünülmektedir. Ayrıca bu tür tahminlerin ne tür varsayımlara dayandırıldıkları da genellikle açıklanmamaktadır. Son olarak, Türk bankacılık sektöründe yabancı sermayenin sınırlanması yönündeki görüşlerin benimsenmesi durumunda, eldeki politika seçeneklerinin de çok sınırlı olduğu not edilmelidir. Bu doğrultudaki tercihler değerlendirilirken kamu bankalarının konumu ve geleceği çok büyük önem taşımaktadır. Tabii kamu bankalarının özelleştirilmesi konusunu da içeren böylesine karmaşık bir analiz bu kısa yazının sınırlarını aşmakta ve bir başka yazıyı gerektirmektedir.

Bu yazi daha önce Finans Kulüp - Türkiye Finans Yöneticileri Vakfı'nın internet sitesinde (03.08.2005) ve Dünya Gazetesi'nde (04.10.2005) yayınlanmıştır.

Bankacılıkta Yabancı Sermaye

Uzunca bir süredir Türkiye’nin gündeminde bulunan yabancı sermaye olgusu, önceleri genellikle finans dışındaki sektörler için söz konusu edilirken; 2001 yılındaki ekonomik bunalımın tetiklemesiyle bankacılık sektöründe açığa çıkan çöküşle birlikte, finansal hizmetler sektörünün de gündemine girdi. Demirbank’ın İngiliz sermayeli HSBC tarafından satın alınması bu yeni gündemin habercisiydi. Ardından İtalyan UniCredito – Koçbank, BNP Paribas – TEB, Fortis – Dışbank, UniCredito/Koç – YKB, Rabobank – Şekerbank arasındaki devirlerle Türk bankacılığında yabancı sermaye konusu ekonomik gündemin en üst sıralarına yerleşiverdi.

Türk bankacılık sektöründe yabancı sermayeyle ilişkili olarak ortaya çıkan bugünkü durumu anlayabilmek için konuyu dünya ekonomisinin gelişme sürecini dkkate alarak değerlendirmek gerekmektedir.

İkinci Dünya Savaşı’nın sonuna doğru “yeniden kurulmakta olan dünyanın” para sistemi 1944 yılında Bretton Woods Konferansı’nda şekillendirildi. Bu sistem zamanla artan sıkıntılara rağmen 1970’lerin başına kadar ayakta kalabilmişse de, 1971 yılında Başkan Nixon’ın Amerikan dolarının altına konvertibilitesinin kaldırıldığını ilân etmesiyle, finansal piyasalar açısından yeni bir döneme giriliyordu. Yine 1970’li yıllardaki petrol şoklarının ardından yaşanan ekonomik krizlerle birlikte İkinci Dünya Savaşını izleyen çeğrek asırdaki ekonomik büyüme ve refah artışı, yerini durgunluğa ve durgunluk içinde enflasyona bırakıyordu. Bu dönem “risk” kavramının iktisadî anlamda yeni boyutlar kazandığı ve dolayısıyla ekonomik aktörlerin eskiye kıyasla daha riskli koşullara uyum için yeni stratejiler geliştirmeye zorlandıkları bir dönemdir. Hâlen süregiden bu dönemde, makroekonomik dinamikler hükûmetleri tepki vermeye zorlarken, hâkim yaklaşım savaş sonrasının Keynezyen politikalarından uzaklaşılmasıdır. Bu dönemde hükûmetler, “serbestleştirici” bir başka ifadeyle yasal düzenlemeleri gevşetici politikaları benimsediler. Ayrıca, iletişim ve bilgi işlem teknolojilerindeki gelişmeler her alanda olduğu gibi finans alanında da ekonomik faaliyetin yapısını öncesiyle kıyaslanamayacak ölçülerde değişikliğe uğrattı. Sözü edilen koşulların yarattığı süreç kendi kendisini besleyerek, rekabetçi baskıları finansal sektörde öncesiyle görülmemiş ölçüde artırmıştır. Bu süreç bir bakıma, sıklıkla “küreselleşme” olarak adlandırılan süreçtir. Gerçekte küreselleşme olgusunun iktisadî yönünün çoğunlukla sanıldığından hayli farklı olduğunu not etmekte fayda vardır. Çünkü gelinen aşamada bir “bütünüyle kürselleşme” gerçeğinden ziyade dünya üzerinde “üç büyük bloğun” (ABD liderliğindeki NAFTA/Amerika bloğu, Japonya liderliğindeki Asya-Pasifik bloğu ve Avrupa Birliği) ortaya çıktığı görülmektedir. Dolayısıyla, bugün bir “küresel pazardan” öte dünya üzerinde “üç bölgesel pazardan” söz edilmesi gerçekçi olacaktır.

Bu şartlar altında dışa açık ekonomilerde bankacılık sektörünün karşı karşıya bulunduğu durum şu şekilde özetlenebilir: Pazara giriş ve faaliyet koşulları büyük ölçüde serbestleştirilmiştir. Pazara yurt dışından girişler ve doğrudan giriş biçiminde değerlendirilemese bile yurt dışındaki finansal kurumların sınır-ötesi faaliyetleri de rekabetçi baskıları artmıştır. Dolayısıyla pazar doygunlaşmış, kâr oranları düşmüştür. Sonuçta rakip bankalar (finansal kurumlar) en azından rekabetçi güçlerini koruyabilmek için finansal yenilikler geliştirmek zorunda kalmışlardır. Finansal yenilikler yeni ürünler, yeni süreçler ya da yeni pazarlar biçiminde ortaya çıkabilmektedir. Yenilik kapsamında düşünülebilecek bu üç husus (ürün, süreç ve coğrafya) birlikte değerlendirilmelidir çünkü her biri bir diğerini daha anlamlı kılabilecek etkiler yaratmaktadır. Konunun yazımızın esasına ilişkin yönü olan “bankacılıkta doğrudan dış yatırımlar” olgusu, burada sözünü ettiğimiz “coğrafî genişlemenin” ta kendisidir.

Aslında bankacılık alanında dünyada bugüne kadar üç büyük dış yatırım dalgasından söz edilebilir. Bunların ilki 1830’lu yıllarda başlayan ve İngiliz bankalarıyla Hollanda bankaları tarafından bu ülkelerin sömürgelerinde yapılan dış yatırımlardır. İkinci dalga 1960’lı yıllarda Amerikan bankalarının, daha sonraysa Japon bankalarının faaliyetleriyle belirginleşmiştir ve gelişmiş ülkelerden gelişmiş ülkelere doğrudur. Birinci ve ikinci dalgalarda bankalar kendi ülkelerinin çokuluslu firmalarını izlemek için dış yatırıma yönelmişlerdir (“müşterini izle” yaklaşımı). Üçüncü dalga ise 1990’larda ortaya çıkmıştır ve bu defa başı çeken bankalar sanayileşmiş Avrupa ülkelerinin bankalarıdır. Önceki iki dalgadan farklı olarak bu defa dış yatırımın gerisindeki temel saik ‘müşterinin izlenmesi’ değil, doğrudan doğruya yerel finansal hizmetler talebinin karşılanmasıdır; özellikle perakendeci bankacılıktır. Dış yatırımların yönü de sanayileşmiş ülkelerden gelişmekte olan ülkelere doğrudur ve belirgin şekilde dış yatırım çeken ülkeler Orta ve Doğu Avrupa ülkeleri ile Latin Amerika ülkeleridir.

Bankacılıkta dış yatırımlar konusunu ele alan teorik çalışmalara bakıldığında da yukarıda özetlenen tarihsel sürecin esas alındığı görülmektedir. Dolayısıyla, ilk kez Grubel’le başlayarak 1970’lerde oluşturulan ‘çokuluslu bankacılık teorisi’ ilk iki dış yatırım dalgasının sağladığı tecrübeye dayanılarak doğrudan dış yatırım yapan bankaların esasen kendi ülkelerinden çıkan çokuluslu firmaları izledikleri ve gittikleri ülkelerdeki büyük özel müşterilere yöneldiklerini savlamaktadır. Bir başka ifadeyle geleneksel teori bankacılıkta dış yatırım faaliyetlerinin temelde müşterilerin izlenmesi ve yerli büyük müşterilerin taleplerinin karşılanması biçiminde açıklanabileceğini ileri sürmektedir.

Bu yaklaşım günümüzün koşullarını açıklamaktan uzaktır. Çünkü, bankacılık alanında hâlen süregiden dış yatırım faaliyetlerinde, müşterilerin izlenmesi önem taşımadığı gibi yabancı sermayeli bankalar girdikleri pazarlarda esasen perakendeci bankacılıkta yoğunlaşıyorlar. Yeni koşullar altında çokuluslu bankacılığın izahında nasıl bir teorik yaklaşım geliştirilebileceği sorgulandığında ise diğer sektörleri içinde barındıran “doğrudan dış yatırımlar yazınının” göz önünde bulundurulmasında yarar vardır. Doğrudan dış yatırımlar yazını esas alınarak çokuluslu bankacılık konusunda değişik yönlere vurgu yapan farklı değerlendirmeler mümkün olabilir. Fakat literatürde genel kabul gören yaklaşımların başında gelen ve Profesör Dunning tarafından geliştirilen Eklektik Paradigma’nın ve Knickerbocker’ın Stratejik Rekabet Yaklaşımı’nın ortaya koyduğu analitik çerçevenin yardımıyla gerçekçi bir değerlendirme mümkün görünmektedir.

Eklektik Paradigma’ya göre bir firma kendi ülkesinin sınırları dışında yatırım yapabilmek için yatırımın yapıldığı ülkedeki yerli firmalara kıyasla bazı avantajlara sahip olmalıdır. Dış yatırımcı firma bu avantajları yerli firmalardan birine kiralayarak faaliyette bulunmak yerine, kendisi doğrudan pazara girmeyi tercih ediyorsa; bu tercih firmanın avantajlarını bünyesinde tutmak, bir başka ifadeyle içselleştirmek, yoluyla yabancı pazardaki faaliyetinden daha yüksek oranda kâr edebileceğini beklemesindendir. Ayrıca dış yatırımcı firma avantajlarını yeni bir pazarda kullanarak rekabet gücünü belirginleştirecektir. Çünkü sözü edilen avantajlar, yatırımcı firmanın kendi ülkesindeki pazarda dış pazardaki ölçüde üstünlük sağlamıyor olabilir. Bu şartlar altında, herhangi bir dış yatırımcı firmanın dış yatırım kararında ‘pazar arayışı’, ‘stratejik aktif arayışı’, ‘doğal kaynak arayışı’ ya da ‘etkinlik arayışı’ belirleyici olmaktadır.

Öte yandan, Stratejik Rekabet Yaklaşımı’na göre firmalar dış yatırım kararı verme sürecinde rakiplerinin izleyerek kendi rekabetçi konumlarını “görece” zayıflatmayacak yönde davranma eğilimi içindedirler. Dolayısıyla piyasadaki herbir rakibin alacağı pozisyon bir diğerinin aldığı pozisyon ile yakından ilgilidir. Rakiplerden birinin – diyelim – yeni bir pazara girmesi diğerlerini de aynı yönde davranmaya zorlayacaktır.

Bu teorilerin sağladığı bakış açısı bankacılık sektöründeki mevcut dış yatırım dalgasının çözümlenmesinde kullanıldığında şunlar söylenebilir:

Yatırım yapan bankalar kendi iç pazarlarında karşı karşıya kaldıkları rekabetçi baskı, Pazar doygunluğu ve azalan getiriler karşısında yeni pazarların arayışına girmişlerdir. Sözü edilen her ekonomik bloğun gelişmiş ülkelerinin bankaları, yine aynı ekonomik bloğun görece geri bölgelerinde yayılma eğilimindedirler. Avrupa söz konusu olduğunda sözü edilen bölge Avrupa ekonomik alanıyla tümüyle bütünleşmiş olan Avrupa Birliği’ne tam üye ya da – resmen olsun olmasın – aday ülkelerdir. Türkiye de bu ülkeler arasındadır. Yatırımcı bankalar genellikle gelişmiş ülkelerde kurulmuş büyük firmalardır ve kendi ülkelerinden daha az etkin finansal sektörleri olan ülkeler yönelmektedirler. Bu bankaların güçlüdür sermaye yapılarına, gelişkin yönetsel becerilerilere dayanan rekabetçi üstünlüğe sahiplerdir. (Bazı yazarlar ölçek ve kapsam ekonomilerinden söz etseler de bankacılık sektöründe ölçek ve kapsam ekonomileri konusu ayrıca tartışılması gereken bir konudur.). Dolayısıyla dış yatırımı mümkün kılabilecek avantajları bulunan söz konusu bankalar özellikle pazar ve stratejik aktif arayışı içinde etkin olmayan dış pazarlara yönelmeyi tercih etmekte ve kendi boylarındaki rakiplerinin davranışlarını çok yakından izlemektedirler. Bir başka ifadeyle bu düzeydeki oyunculardan herhangi birinin bir dış yatırım hareketine diğerleri tarafından da en kısa zamanda tepki verilmektedir. Çünkü hiçbiri nisbî rekabet güçlerini coğrafî pazar anlamında kaybetmeyi göze alabilecek durumda değillerdir. Bir başka ifadeyle – diyelim – A bankası ile a ülkesinde rekabetçi bir denge oturtmuş bulunan B bankasının bu dengeyi koruyabilmesi için A bankasının b ülkesinin pazarına girmesi durumunda B bankasının da b ülkesi pazarına girmesi kaçınılmaz olmaktadır. Bu oyun belki ‘küresel’ değil ama ‘bölgesel’ bir oyundur ve büyük oyuncularını tahmin etmek güç değildir.

Bu defa dış yatırımda temel saikin ‘pazar arayışı’ oluşu yeni durumu geçmişteki benzerlerinden ayırmaktadır. Artık dış yatırımcı bankalar ‘müşterilerini izlemek’ yerine yerel perakendeci bankacılık pazarlarına yönelmektedirler. Bu durumun bir başka sebebiyse, perakende pazardaki risk kompozisyonunun yapısından kaynaklanmaktadır.

Dikkat çekilmesi gereken diğer husular ise şunlardır: Yukarıda da değinildiği gibi dış yatırım yerinin seçiminde – genellikle – değinilen bloklaşma hususunun öncelikli etkileri görülürken, ayrıca büyüme ve ekonomik istikrar potansiyeli yüksek, dolayısıyla yüksek getiri oranları vaad edebilen ekonomiler tercih edilmektedir. Bununla birlikte, ‘yeni yatırım’ ve ‘organik büyüme’ değil de ‘satın almalar’ yöntemi seçilmektedir. Çünkü banka satın almak yenisini kurmaktan çok daha ucuz ve daha düşük risk taşıyan bir yöntemdir. Başlangıçta ‘stratejik ittifak’ veya ‘iştirak’ biçiminde görülebilecek dış yatırım hareketlerinde de uzun dönemde ‘kontrol’ gücünün ele geçirilmesini amaçlayan eğilimler beklemek güç olmasa gerektir.

Sanırım Türk bankacılığındaki yabancı sermayeli girişlerin anlaşılabilmesi bakımından bu tür bir değerlendirme yararlı olacaktır. Doğrudan Türk bankacılık sektörüne ilişkin bir çözümleme ise belki bir başka yazının konusu olabilir.

Bu yazi daha önce Finans Kulüp - Türkiye Finans Yöneticileri Vakfı'nın internet sitesinde (06.05.2005) ve Dünya Gazetesi'nde (12.07.2005) yayınlanmıştır.

Türk Dış Yatırımları ve Güneyden Güneye Yatırımlar

Çokuluslu şirketler, taşıdıkları yanıltıcı çokulusluluk sıfatı bir yana, gerçekte ulusal şirketlerdir. Buradaki ulusallık kavramı şirket ortaklarının tâbiyetinden öte, şirket tarafından farklı ülkelerde üretilen değerin nihaî olarak hangi merkez ülkeye aktarıldığı ve şirketin nereden kontrol edildiği ile ilgilidir.

Türkiye ekonomisinin büyümesi ve rekabet gücünün artırılması gibi konular da çokuluslu şirket faaliyetlerinden bağımsız düşünülemez. Ülkemize yıllar itibarıyla doğrudan yatırım amaçlı giren yabancı sermayenin önemi, sadece bu tutarların cari açığın finansmanına ne oranda katkı sağladığından ibaret değildir. Buradaki temel husus, Türkiye ekonomisinin uluslararası ekonomiyle ne ölçüde bütünleştiği ve ülkemiz ile dışı arasındaki değer aktarımların yönü ve büyüklüğüyle ilintilidir. Ekonomik bütünleşme süreci dış ticaretin yanı sıra doğrudan dış yatırımlar aracılığla işlemektedir. Üstelik dış ticareti besleyen unsurların başında yine dış yatırımlar olgusu gelmektedir. Örneğin, çokuluslu şirketler farklı ülkelerdeki bağlı-firmaları arasında büyük çapta ticaret (intra-firm trade) yapmaktadırlar. Günümüzde dünya ticaretinin üçte biri birbirleriyle kontrol/mülkiyet ilişkisi bulunan firmalar (ana-firma – bağlı-firma, bağlı-firma – bağlı-firma) arasında gerçekleşmekte; dolayısıyla, doğrudan yatırımların artışı uluslararası ticareti de artırmaktadır. Bu şartlar altında, uluslararası ekonomiyi ve hatta dışa açık ulusal ekonomileri çokuluslu şirketleri dikkate almaksızın çözümlemek imkânı kalmamıştır.

Dünya ekonomisiyle önceki dönemlere kıyasla çok daha yüksek düzeyde bütünleşen bugünkü Türkiye ekonomisi – Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne tam üyelik sürecinin nasıl sonuçlanacağı bir yana – daha şimdiden AB merkezli geniş Avrupa ekonomisinin bir parçası durumuna gelmiştir. Bu yapısal dönüşüm Türk firmalarının rekabet gücünü derinden etkilemiştir. 1980'lerden önce gümrük koruması altında genellikle ulusal pazara yönelik faaliyette bulunan Türk firmaları, zamanla artan dış rekabet baskısı altında yeni stratejiler geliştirmek zorunda kalmışlardır. Özellikle Gümrük Birliği'ne katılımdan sonra Türk firmaları için iç pazar–dış pazar ayrımı anlamını yitirmiş, ulusal ve uluslararası pazarlardaki rekabet koşulları benzeşmiştir. Başka bir ifadeyle, yerli firmalar yabancı rakipleriyle, artık iç pazarda da rekabet etmek durumundadırlar. Bu, ülkemize gelen yabancı sermayeli doğrudan yatırımlardaki artışla belirginleşmektedir. Yabancı sermayeli şirketler son yıllarda başta finansal hizmetler sektörü olmak üzere neredeyse tüm sektörlerde özellikle satın almalar yoluyla Türkiye’ye girmektedirler. Bu hususta kritik eşiğin artık çoktan aşıldığı ve sürecin, geri çevrilemesi güç bir ivme kazandığı görülmektedir. Öte yandan, finansal sektörde belirginleşen yabancı sermaye girişinin, bankacılık faaliyetlerinin ödünç verme işlemlerinin ötesinde bir istihbarat yönü bulunduğu dikkate alındığında, diğer sektörlerde de yabancı sermaye girişini uyarması şaşırtıcı olmayacaktır. Öyleyse Türk firmaları giderek daha çok satın alınma riskine maruz kalacaklardır.

Bu şartlar altında rekabet gücünü koruyabilmek/arttırabilmek konusu pek çok Türk firmasının en önemli gündem maddesidir. Gelinen aşamada, ucuz işçiliğe ve ucuz kur rejimine dayalı bir uluslararası rekabet gücünden söz edilmesi imkânı başta Çin olmak üzere Uzak Doğu ülkelerinin yarattığı Çin fiyatı ya da çok düşük fiyat baskısıyla, sadece Türk firmaları için değil herhangi bir ülkenin firmaları için de anlamını yitirmiştir. O halde Türk firmalarının ve Türk ekonomisinin uluslararası rekabet gücünün artırılması yönündeki stratejilerin başka temellere dayandırılması elzemdir.

Türk firmalarının dış yatırımları bu bağlamda büyük önem kazanmaktadır. Türkiye son yıllarda dikkat çeken bir sermaye ihracatçısı konumuna gelmiştir. Resmi istatistiklere dayanılarak yapılan bir karşılaştırma Türkiye’nin, 1999-2004 döneminde doğrudan dış yatırım amaçlı sermaye ihraç artış hızı bakımından Fransa, Hollanda, İsviçre, Almanya ve İngiltere gibi pek çok sanayileşmiş ülkeyi geride bıraktığını göstermektedir. Hazine Müsteşarlığı’nca yayınlanan istatistiklere göre 2007 yılı sonu itibarıyla yurt dışında toplamı 12 milyar doları aşan tutarda Türk dış yatırımı bulunmaktadır. Kambiyo rejimimizdeki serbesti düzeyi ile dış yatırımların finansmanında genellikle yerel kaynakların (yatırım yapılan ülkenin kaynaklarının) kullanılıyor oluşu da dikkate alındığında, bu tutarın gerçekte çok daha büyük olduğu tahmin edilmektedir.

Türk firmalarının dış yatırımları bazılarınca sermaye kaçışı olarak değerlendirilmektedir. Türk firmalarını dış yatırıma yönelten sebepler arasında Türkiye’deki yatırım ortamına ilişkin bazı sıkıntıların bulunduğu bilinmekle birlikte, sağlıklı bir değerlendirme konunun Türkiye’ye giren yabancı sermaye konusuyla birlikte değerlendirilmesini gerektirmektedir. Doğrudan yatırımı amaçlayan sermaye hareketlerinin mevcut iki ayrı yönü (bir ülkeye sermaye girişi ve aynı ülkeden sermaye çıkışı) aslında aynı olgunun farklı boyutlarıdır. Burada unutulmaması gereken temel husus, dış yatırımların sermaye transferi değil de bir sermaye birikim vasıtası olduğudur. Başka bir ifadeyle, çokuluslu şirketler sınır ötesi yatırımlara sermaye birikimlerini büyütmek gayesiyle girişmektedirler. Bu bir rekabet stratejisidir ve gerisinde sadece pazara erişim olabileceği gibi başlı başına yatırımların finansmanı / sermayeye erişim ve/veya sermaye benzeri aktiflere erişim de bulunabilir. Öyleyse dış yatırım, Türk iş dünyasının gündemindeki inovasyon, markalaşma ve teknolojik ilerleme gibi uluslararası rekabet gücüyle ilişkilendirilen diğer hususlarda mesafe alınabilmesi bakımından bir stratejik araç olarak kullanılabilir. Dış yatırım satın alınma riskinin bertarafı bakımından da yararlı olabilir. Bu tür girişimlerin yeni (sıfırdan) yatırımdan ziyade yurt dışında firma satın alma stratejisine dayandırılması tercih edilebilri. Örneğin, kısa süre önce konut sektöründe başlayan finansal krizin ekonomik durgunluğa dönüşmesi sebebiyle aktif fiyatlarının gerilediği Amerika Birleşik Devletleri’nde, uzun zamandır değer yitiren doların da etkisiyle çekici satın alma fırsatları oluştuğu görülmektedir. Bu tür girişimler, Çinli ve Hintli firmalar tarafından başarıyla uygulanmaktadır. Hintli şirket Tata’nın Amerikan şirketi Ford’un kontrolündeki ünlü İngiliz otomobil markaları Jaguar ve Land Rover’ı devir alması bunun çarpıcı örneklerindendir. Bu tür sınır ötesi satın alma faaliyetleri genellikle büyük oranda borçla ve daha da ilginci yerel kaynaklar kullanılarak finanse edilmektedir. Ülkemizin en büyük perakende zinciri Migros’un İngiltere merkezli BC Capital adlı şirkete bir süre önce gerçekleşen devrinde de finansman yine Türk bankalarınca sağlanmıştır. Öyleyse, dış yatırım mutlak surette sermaye transferi gerektirmemektedir. Örneğin, 2006 yılında 1.306 milyar dolara erişen toplam doğrudan dış yatırımların dünya genelinde yüzde 30’unun, gelişmekte olan ülkelerde ise yaklaşık yarısının yeniden yatırılan kârlarla finanse edildiği bilinmektedir. Yukarıda da belirtildiği gibi esasen dış yatırımın kendisi bir sermaye birikim aracıdır.

Görüldüğü gibi önceleri çoğunlukla sanayileşmiş ülke firmaları için geçerli olduğu düşünülen çokulusluluk olgusu artık gelişmekte olan ülke firmaları için de geçerlidir. Birleşmiş Milletler Ticaret ve Kalkınma Konferansı Teşkilatı’nın (UNCTAD) Ekim 2006’da yayınlanan Dünya Yatırım Raporu’nu (WIR 2006) gelişmekte olan ülkeler kaynaklı doğrudan dış yatırımlara ayırması konunun önemine binâendir. Bu bakımdan, dünyadaki başarılı ülke örneklerinden hareketle, firmalarımızın doğrudan dış yatırımları konusunda bir kamusal stratejik perspektif geliştirilmesi gerekmektedir. Bu konunun Türkiye’ye yabancı sermaye çekebilmek yönündeki girişimler kadar büyük önem taşıdığı ve Türk ekonomisinin uluslararası rekabet gücünün iyileştirilmesiyle doğrudan ilişkili olduğu unutulmamalıdır.

Üzerinde durulması gereken bir başka husus ise gelişmekte olan ülkelerden diğer gelişmekte olan ülkelere (Güneyden Güneye) yönelen doğrudan yatırımlar konudur. Petrol başta olmak emtia fiyatlarındaki yükselişin etkisiyle büyük cari işlemler fazlası veren Körfez, Kuzey Afrika ve Orta Asya ülkeleri ile Çin, Rusya, Brezilya gibi ülkelerin önde gelen sermaye ihracatçıları konumuna erişmişleri, gelişmekte olan ülkeler kaynaklı doğrudan dış yatırımların gelişmiş ülkeler kaynaklı doğrudan dış yatırımlara ne ölçüde alternatif olabileceği sorusunu gündeme getirmiştir. Yeni sermaye ihracatçısı ülkelerin yükselisi, sermaye çeken gelişmekte olan ülkelere için yeni politika seçenekleri de sunabilir. Dolayısıyla bu konu Amerika Birleşik Devletleri ve Batı Avrupa merkezli muhtemel bir ekonomik durgunluğun arifesinde bulunduğumuz bu dönemde, cari açığı yüksek ve yabancı sermaye girişine ihtiyaç duyan Türkiye gibi ülkeler bakımından özellikle önem kazanmaktadır. Türkiye kendisi de bir yandan sermaye çekme gayreti içindeyken bir yandan da sermaye ihraç eden ülkeler arasındaki konumunu güçlendirebilir. Yabancı yatırımcıları teşvik edebilmek için türlü önlemler almaya çalışan bir ülkenin; eşanlı olarak sermaye ihraç eden bir ülke konumunda olması gerektiği iddiası çelişkili değildir. Dikkatle bakıldığında hem sanayileşmiş ülkelerdeki hem de Çin ve Hindistan gibi ülkelerdeki tecrülerin farklı olmadığı görülmektedir. Çünkü, yukarıda da belirtildiği gibi doğrudan dış yatırımlar ve ihracat uluslararası ekonomik faaliyetin birbirini tamamlayan iki yüzüdür; firmalar rekabet güçlerini koruyabilmek için her ikisini birlikte kullanmalıdır. Öte yandan, gelişmekte olan ülkelerdeki sermaye yetersizliği ve buna bağlı yatırım ve istihdam sorunları bulunmakla birlikte, dış yatırım seçeneğinin gerçekte iç yatırım seçeneğini ikâme edeceği düşünülmemelidir. Konunun anlaşılmasındaki anahtar kelime rekabettir. Rekabetçi değilseniz, iç pazarda yatırım yapmanız ve hatta ayakta kalmanız mümkün olmayabilir. Başka bir iafdeyle, söz gelimi bu tür bir ikâmenin varlığı ilk bakışta tutarlı görünse bile; firmaların rekabet güçlerini, dolayısıyla da varlıklarını koruyabilmeleri için dış yatırım elzem olabilir.

İşaret edilen tüm bu hususların yanı sıra, Türk şirketlerinin uluslararası faaliyetler yönünden ciddi tecrübe birikimi bulunduğu bilinmektedir. Örneğin Türk taahhüt sektörünün birikimi eşsizdir. Son yıllarda Kuzey Afrika ve Basra Körfezi’ne kıyısı bulunan ülkeler ile Rusya ve bazı başka Bağımsız Devletler Topluluğu ülkelerinde petrol başta olmak üzere emtia fiyatlarındaki artışa dayanan zenginleşmenin etkisiyle altyapı yatırımlarına büyük kaynaklar tahsis edildiği görülmektedir. Bu doğrultuda Türk taahhüt firmalarının bugüne kadar genellikle inşaatçı konumundaki faaliyetleriyle birlikte işletmeci konumundaki faaliyetleri hedefleyen rekabet stratejileri geliştirmelerinde fayda olduğu düşünülmektedir. Örneğin, havaalanı yapımcısı ve işletmecisi TAV’ın bölgesel bir güç haline gelmesi, Enka’nın Rusya’nın en büyük gayrimenkul işletmecilerinden biri olması bu doğrultuda diğer Türk şirketlerine esin kaynağı olabilir.

Kısacası, sermaye maliyetinin görece yüksek; araştırma ve geliştirme faaliyetlerinin yetersiz olduğu ülkemizde, firmalarımızın temel rekabet unsurlarına erişim yolları doğrudan dış yatırım faaliyetlerinde bulunabilir. Hangi sektör söz konusu olursa olsun, dış yatırım faaliyetleri Türk şirketleri açısından küresel değer zinciri üzerinde terfi edebilmek için eşsiz bir araç olarak ele alınmalıdır. Basına yansıyan haberler Türk firmalarının büyük bir kısmının konunun önemini kavradıklarını göstermektedir. Uluslararası girişimler bakımından firma ölçeğinin de bir önemi yoktur. Firmaların en küçüklerinden en büyüklerine kadar tüm alanlarda çokuluslulaşması mümkündür. Türkiye ve Türk firmaları bu fırsatı kaçırmamalıdır.

Ayrıca, hem ülkemizde faaliyette bulunan Türkiye dışından çokuluslu şirketlerin hem de hızla güçlenen Türk çokuluslularının faaliyetlerinin araştırılması için çalışmalar yapmak üzere bir araştırma merkezinin kurulmasında büyük yarar görülmektedir. Bilindiği kadarıyla Türkiye’de herhangi bir üniversite, kurum, kuruluş ya da sivil toplum örgütü bünyesinde bu amaçla çalışan bir araştırma merkezi bulunmamaktadır...

Bu yazı daha önce Yatırım Finansman ve Dış Ticaret Dergisi'nde (Özel sayı: Türk İş Adamlarının Yurt Dışı Yatırımları, Temmuz 2008, sayfa: 33-36) yayınlanmıştır.

Türk Dış Yatırımları ve Türk Ekonomisinin Uluslararası Rekabet Gücü

Bugünün Türkiye’si dünya ekonomisiyle önceki dönemlere kıyasla çok daha yüksek düzeyde bütünleşmiştir. Dünya ekonomisinin de yekpare bir yapıya sahip olmadığı ve esasen üç büyük bloktan oluştuğu dikkate alındığında; Türkiye’nin dünya ekonomisine, merkezinde Avrupa Birliği’nin (AB) bulunduğu geniş Avrupa ekonomisinin bir uzantısı biçiminde eklemlendiği görülmektedir. 24 Ocak 1980 Kararlarından önceki dönemde dışa kapalı ithal ikâmeci yapının hâkim olduğu Türk ekonomisinde; bu tarihten sonra dış ticaretin serbestleştirildiği ve teşvik edildiği bir devre yaşanmıştır. Ayrıca, Türk Parasının Kıymetini Koruma Kanunu 1989 yılında alınan 32 Sayılı Karar ile değiştirilmiş ve Türkiye ile dışı arasındaki sermaye hareketlerini kısıtlayan düzenlemeler yürürlükten kaldırılmıştır. Bunun yanı sıra, Avrupa Birliği ile imzalanan Gümrük Birliği Anlaşması 1996 yılının başında uygulamaya sokulmuş; 1999 yılında kamusal nitelikli uyuşmazlıklarda da hakeme başvurulabilmesi imkânı (uluslararası tahkim) yasal düzenlemeye bağlanmış; 2003 yılında çıkarılan yeni Yabancı Sermaye Yasası’yla, yabancı sermayeli yatırımlar önündeki tüm kısıtlamalar kaldırılmış ve böylelikle Türk ekonomisinin dünya ekonomisiyle bütünleşme süreci tamamlanmıştır. Dolayısıyla Türk ekonomisi – siyasî boyutta Türkiye'nin AB'ne tam üyelik sürecinin nasıl sonuçlanabileceği bir yana – daha şimdiden AB merkezli geniş Avrupa ekonomisinin bir parçası durumuna gelmiştir.

Bu yapısal dönüşümün Türk firmalarının rekabet güçleri üzerinde derin etkiler yaratması kaçınılmazdır. 1980'lerden önce koruma duvarları ardındaki ulusal pazara yönelik olarak yüksek kâr oranlarıyla çalışan Türk firmaları; ulusal pazarın dışa entegrasyonuyla birlikte son yirmi beş yılda, yeni rekabet stratejileri geliştirmek zorunda kalmışlardır. Özellikle Gümrük Birliği'ne katılımdan sonra Türk firmaları için 'iç pazar – dış pazar' ayrımı anlamını yitirmiştir. Bir başka ifadeyle, ulusal ve uluslararası pazarlardaki rekabet koşulları 'aynılaşmıştır'. Dolayısıyla firmalar önceleri sadece dış pazarlarda rekabet ettikleri yabancı ülke firmalarıyla, kendi iç pazarlarında da rekabet etmek zorunda kalmışlardır.

Öte yandan birkaç yıldır Türk ekonomisinin ‘uluslararasılaşma ya da dünyayla bütünleşme hızının’ büyük oranda arttığına tanık olunmaktadır. Bu durum ülkemize gelen yabancı sermayeli doğrudan yatırımlardaki artışta belirginleşmektedir. Yabancı sermayeli firmalar başta finansal hizmetler sektörü olmak üzere neredeyse tüm sektörlerde satın almalar yoluyla Türkiye’ye gelmektedirler. Bu hususta ‘kritik eşiğin’ artık çoktan aşıldığı ve yaşanan sürecin, bundan sonrasında istenilse bile geri çevrilemeyecek bir ivme kazandığı görülmektedir. Bu şartlar altında rekabetçi olabilmek (ve hatta sadece ayakta kalabilmek) sorunu pekçok Türk firmasının en önemli gündem maddesidir. Her ne kadar 1980'i izleyen yıllarda ihracat yoluyla dış pazarlara yönelen Türk firmaları rekabet koşullarına daha hızlı uyum kabiliyeti kazanmış olsalar da son durum karşısında sıra dışı stratejiler geliştirilmesi zorunluluğu ortadadır. Bir başka ifadeyle, en temel sorun iç pazarın uluslararasılaştığı bu yeni pazar yapısında nasıl rekabetçi kalınabileceğidir.

Üstelik çok yakın zamanlara kadar sıklıkla sözü edilen ucuz işçiliğe (ve bir ölçüde de ucuz kur rejimine) dayalı bir uluslararası rekabet gücünden söz edilmesi olasılığı, başta Çin olmak üzere Uzak Doğu ülkelerinin yarattığı ‘düşük fiyat’ ya da ‘Çin fiyatı’ baskısıyla, sadece Türk firmaları için değil herhangi başka bir ülkenin firmaları için de anlamını bütünüyle yitirmiştir. Daha da önemlisi gelinen aşamada, Türkiye gibi dışa bütünüyle açık yarı-sanayileşmiş ülkelerde, makroekonomik politikaların da ulusal düzeyde tayin imkânları neredeyse bütünüyle ortadan kalkmak üzeredir. O halde Türk firmalarının ve dolayısıyla Türk ekonomisinin uluslararası rekabet gücünün artırılması yönündeki stratejilerin başka unsurlara dayandırılması zorunluluğu bulunmaktadır. Elbette, uluslararası rekabet gücü konusu kısa bir yazının sınırları aşacak ölçüde çok sayıda değişken arasındaki karmaşık ilişkilerin ele alınmasını gerektirmekle birlikte; burada, Türkiye’de üzerinde gerektiği gibi durulmayan, fakat hayatî önemi haiz olduğu düşünülen birkaç hususa işaret etmekte fayda görülmektedir.

Bunlardan ilki Türk firmalarının dış yatırımları konusudur. Bu alanda belirgin yol alındığı kambiyo istatistiklerinde görülmektedir: Resmi istatistiklere göre 2005 yılı sonu itibarıyla 1611 Türk firmasının yurt dışında 8 milyar 345 milyon dolar tutarında doğrudan dış yatırımı bulunmaktadır. Kambiyo rejimimizdeki serbesti düzeyi de dikkate alınarak, gerçekteki düzeyin bu sayılara yansıyandan çok daha yüksek olduğunu ileri sürmek güç değildir.

Öte yandan, Türk firmalarının dış yatırımları bazılarınca ‘sermaye kaçışı’ olarak değerlendirilmektedir. Elbette Türk firmalarını dış yatırıma yönelten sebepler arasında Türkiye’deki yatırım ortamına ilişkin bazı sıkıntıların bulunduğu bilinmektedir. Fakat bunlara rağmen, ‘sermaye kaçışı’ merkezli bir bakış açısının gerçekçi olmadığının izahı için, konuya Türkiye’ye gelen yabancı sermayeli doğrudan yatırımlar konusuyla birlikte bakılmalıdır. Aslında bunlar aynı konunun farklı yüzleri biçiminde ele alınmalıdır. Burada genellikle ‘atlanılan’ husus doğrudan dış yatırım davranışının sermaye transferinden öte bir sermaye birikim modeli olduğu gerçeğidir. Bir başka ifadeyle, dış yatırım yapan firmalar sınırötesi yatırımlara sermaye birikimlerini büyütmek gayesiyle girişmektedirler. Bu, doğal olarak bir rekabet stratejisidir ve gerisinde sadece ‘pazara erişim’ olabileceği gibi başlı başına ‘yatırımların finansmanı / sermayeye erişim’ ve/veya ‘sermaye benzeri aktiflere erişim’ de bulunabilir. Örneğin doğrudan dış yatırımların, Türk iş dünyasının gündemindeki ‘inovasyon’ ve ‘markalaşma’ gibi uluslararası rekabet gücüyle ilişkilendirilen diğer hususlarda mesafe alınabilmesi bakımından da bir stratejik araç olduğu hatırda tutulmalıdır. Sanayileşmiş ülkelerde doğrudan yatırım yoluyla, araştırma-geliştirme, inovasyon ve markalaşma imkânlarına erişimin daha kolay mümkün olabildiği, faklı sektörlerde faal az sayıdaki Türk firması tarafından kavranılmıştır. Bu firmalar Türkiye’nin en rekabetçi firmalarıdır. Bu tür girişimlerin özellikle ‘yurt dışında firma satın alma stratejilerine’ dayandırılmasının yararlı olabileceği not edilmelidir. Ayrıca, satın almalar vasıtasıyla dış pazarlara açılmak ‘satın alınma riski’nin bertarafı bakımından da yararlı olabilir. Benzer girişimlerin, rekabetçi baskısı hergeçen gün daha çok hissedilen bazı Çinli ve Hintli firmalarca da başarıyla uygulanmakta olduğu hatırlatılmalıdır.

Konunun önemi, Birleşmiş Milletler Ticaret ve Kalkınma Konferansı Teşkilatı (UNCTAD) tarafından yayınlanan ‘2006 Dünya Yatırım Raporu’nun (WIR 2006) konusunun da ‘gelişmekte olan ülkeler kaynaklı doğrudan dış yatırımlar’ olmasında bir kez daha açığa çıkmaktadır. Karşı karşıya kalınan fenomen bütünüyle yeni olmamakla birlikte çarpıcı bir gelişmeyi önümüze koymaktadır ve Türkiye için hayli yenidir.

Çoğunlukla sanayileşmiş ülke firmaları için geçerli olduğu düşünülen çokulusluluk olgusunun gelişmekte olan ülke firmaları için de geçerli olabildiğinin gereğince algılanması, Türk firmalarının ve dolayısıyla Türk ekonomisinin uluslararası rekabet gücünün iyileştirilmesi yönündeki politika tercihlerinin belirlenmesinde büyük yarar sağlayabilecektir. Dünyadaki başarılı ülke örneklerinden hareketle, yerli firmaların doğrudan dış yatırıma özendirilmesinin bir kamusal politikaya dayandırılması ve süreci işletecek uygun mekanizmaların zaman geçirilmeden oluşturulması gerekmektedir. Bu konunun en az Türkiye’ye yabancı sermaye çekebilmek yönündeki girişimler kadar büyük önem ve hassasiyet taşıdığı ve Türk ekonomisinin uluslararası rekabet gücüyle doğrudan doğruya ilişkili olduğu bilinmelidir.

Sermaye maliyetinin görece yüksek; araştırma ve geliştirme faaliyetlerinin yetersiz olduğu ülkemizde, firmalarımızın bu temel rekabet unsurlarına erişim yolları doğrudan dış yatırım faaliyetlerinde gizlidir. Gelişmiş ülkelerin ve hızla gelişen ülkelerin firmalarıyla rekabet edebilmenin çok fazla yolu yoktur. Makroekonomik politika seçeneklerinin son derece daraldığı ve dünyayla bütünleşmenin geri dönüşü olmayan bir noktaya eriştiği Türk ekonomisinin öncelikleri; stratejik aktiflere erişim ve ‘erişilebilen aktiflerin içselleştirebilmesi’ bakımından, yüksek ölçüde beceri sahibi işgününün yetiştirilmesine ve ülkede tutulmasına yönelik tedbirlerin alınmasını zorunlu kılmaktadır; ki bu da yukarıda işaret edilen ve çok önemsenen birkaç husustan ikincisidir. Bir başka ifadeyle mikroekonomik tedbirler ekonomi gündeminde çoktan makroekonomik tedbirlerin yerine geçmelidir ve doğrudan dış yatırımlar konusu bu tartışmanın belkemiğinde bulunmaktadır.

Bu yazı Rekabet Forumu'nun Ekim 2006 sayısında yayınlanmıştır.

Küresel sermaye yabancımız mı?

Türkiye’nin ekonomik sorunlarına sadece ‘ulusal ekonomi’ düzeyinde çözüm aranması doğru değildir. Örneğin, ‘ulusal kalkınma’ kavramının bugünkü durumuna bakalım: Bütünüyle dışa açık bir ekonomide ne eskisi gibi ‘bebek endüstriler tezinin’ uygulama alanı bulması ne de ithal ikameci politikaların uygulanması mümkündür. Son dönemde gündemin üst sıralarında yer alan ‘ulusal sermaye’ tartışması bu yaklaşımla ele alınmalıdır. Öyle ki, Türkiye’de ve gelişmekte olan diğer ülkelerde 1960’larda ve 70’lerde uygulanan ve ‘ithal ikâmecilik’ diye anılan iktisadî politikaların, ne ölçüde sedece ‘yerel ya da ulusal’ ihtiyaçlardan kaynaklandığı bile tartışmalıdır. Dolayısıyla bugünkü Türkiye ekonomisinin dinamikleri tarihsel süreç içinde değerlendirilmeli ve gelecek için iktisaden ve siyaseten ‘yapılabilir’ öneriler geliştirilmelidir.

Hoşlansak da hoşlanmasak da bir ‘küresel kapitalizm’ gerçeğiyle karşı karşıyayız. Çin Komünist Partisi tarafından yönetilen Çin ekonomisi bile bugün kapitalist mantık dahilinde işliyor. Türkiye ekonomisinin sorunlarına yönelik çözüm önerilerinin de bu doğrultuda ele alınması gerekiyor. Türkiye örneğinde 1930’larda başlayan devletçiliğin, Amerika Birleşik Devletleri’nde 1930’larda uygulanan New Deal politikalarının ve pekçok ülkede II. Dünya Savaşı sonrasından başlayarak 1980’lere kadar erişen Keynezyen politikaların zamanımızın koşullarında izlenmesi zorlaşmıştır.

Peki küreselleşen ekonomide ne yapmalı, nasıl yapmalı? Öncelikle yeni yapının özelliklerini kavramayı kolaylaştırabilecek birkaç hususun not edilmesinde yarar var: Küresel ekonomik bütünleşme, ulusal politika alanını gittikçe daraltıyor. Çokuluslu şirketlerin dünya ticaretinin üçte ikisini kontrol ettiği, uluslararası ticaret önündeki engellerin her geçen gün biraz daha aşındığı, sınır ötesi sermaye hareketlerinin engel tanımadığı, hükûmetlerin çokuluslu şirketler karşısındaki pazarlık güçlerinin azaldığı ve Dünya Ticaret Örgütü, Uluslararası Para Fonu ya da Dünya Bankası gibi ulusüstü kuruluşların hükûmetler üzerindeki baskı kaabiliyetini artırdığı yeni dönemde ‘rekabet’ kavramı daha çok öne çıkıyor. O halde esasen yapılması gereken Türk ekonomisinin uluslararası arenadaki rekabet gücünü yükseltmektir.

Türk ekonomisinin rekabet gücünün nasıl artırılabileceği, nasıl daha çok katma değer üretebileceğimizle; küresel değer zincirinde nasıl daha yukarı tırmanabileceğimizle ilgilidir. Bir başka ifadeyle fiziksel üründen ziyade ne ölçüde bilgi, yenilik ve teknoloji üretebildiğimiz, tasarım yapabildiğimiz, marka yaratabildiğimiz rekabetçiliğimizi belirleyecektir. Bu hususların daha iyi anlaşılabilmesi ‘bizim kim olduğumuz’ sorusunun cevaplanmasını gerektiriyor. Aynı soruyu şu şekilde formüle etmek de mümkün: Türk ekonomisi bünyesindeki oyunculardan hangileri Türk, hangileri yabancı olarak nitelenmeli?

Yabancı sermaye konusu maalesef yeterince anlaşılabilmiş değil. Öncelikle bazı algılama hatalarının düzeltilmesi gerekiyor. Örneğin Türkiye’de tarihsel olarak yabancı sermayenin ağırlığının genellikle sanıldığının çok ötesinde olduğunun kavranmasında yarar var. Bugün Türkiye’de üretilen pek çok ürünün yabancı sermaye tarafından kurulan ya da iştirak edilen işletmeler tarafından üretilmeye başlandığı not edilmeli. Günümüzün Türkiye ekonomisi de yabancı sermayeyle iç içe. Başta da işaret ettiğim gibi 1960’lardan 1980’e kadar izlenen ithal ikameci politikalar da özellikle özel sermaye birikimi bakımından yabancı sermayeli şirketlerin Türkiye’ye girişlerine zemin hazırlayan bir yapı yaratmıştır ve zamanımızın koşulları o dönemin üzerine inşa edilmiştir. Dolayısıyla ithal ikâmeci dönemdeki ‘kalkınmacı’ anlayışın dahi ne ölçüde içeride imâl edildiği şüphelidir. Bütün bunlar beni Türkiye gibi sanayileşme sürecini tamamlayamadan dünya ekonomisine eklemlenmiş ülkeler bakımından, ‘ulusal sermaye’ kavramının geçerliliğini sorgulamaya itiyor. Geleneksel anlamda ‘ulusal sermaye’ diye nitelenen olgu yabancı sermaye ile öylesine iç içe geçmiş durumda ki artık kimin yerli kimin yabancı olduğunu belirlemek hiç de kolay değil. Bu ülkemiz için böyle olduğu gibi başka ülkeler için de geçerli. Hele Türkiye’de gün geçmiyor ki yerli firmalara yabancı ortaklıklar gündeme gelmesin. Bu durumda belki de yeni bir tasnif yapmak ve sermayeyi ‘ulusal sermaye – yabancı sermaye’ yerine ‘yerel sermaye – küresel sermaye’ olarak ayırmak gerekiyor.

Belirttiğim gibi “Hangi sermaye ulusal sermayedir?” sorusunun cevabını vermek gittikçe daha çok güçleşiyor. Sermaye sahipleri Türk vatandaşı iseler mi? Yoksa sermaye - sahibi kim olursa olsun - Türkiye’de yatırıma dönüştürülmüş ise mi? Peki Türk vatandaşı olan şahısların denetimindeki sermaye bir başka ülkede yatırıma dönüşüyorsa ve o yatırımın Türkiye’ye, Türk ekonomisine şu ya da bu şekilde herhangi bir katkısı yoksa; o sermayeyi de Türk sermayesi mi sayacağız? Ya da sahibi yabancı uyruklu şahıslar olmakla birlikte Türkiye’de yatırıma dönüşen, Türk vatandaşlarına iş veren, kârını Türkiye’de yeni yatırımların finansmanında kullanan sermayeyi; ulusal sayılan sermayeden daha yabancı görmenin ne anlamı olabilir? Veya sermaye sahibinin Türk vatandaşı olması – diyelim – onun şirketinde çalışan Türk vatandaşlarının, yabancı sermayeli sayılan başka bir şirkette çalışanlara kıyasla, her ne şart altında olursa olsun daha iyi koşullarda çalıştıklarını garanti eder mi? Kanaatimce esas olan sermayenin kimin mülkiyetinde olduğundan ziyade, değerin nerede yaratıldığı ve yaratılan değerin nerede tutulduğu ve kimler arasında paylaşıldığıyla ilgilidir. Bu bakımdan özel sermayenin kimin mülkiyetinde olduğunun – hele 21. yüzyılın dünyasında - pek bir önemi yoktur. Bir başka ifadeyle, sermayenin kimin denetiminde olduğunu sorgulamak yerine, öncelikle hangi ülkeye ne ölçüde yarar sağladığı sorgulanmalıdır. Bu sermayenin kimin denetiminde olduğunun dikkate alınmaması demek değidir. Tersine ‘denetim’ konusu uluslararası doğrudan yatırımlar konusunun özünü oluşturur. Fakat, sermaye hareketlerinin mantığı ‘ulusallık’ yaklaşımından ziyade ‘kârlılık ve büyüme’ mantığına dayanmaktadır. Dolayısıyla, kâr ve büyüme vadeden topraklara gitmek ve oralarda yerleşmek sermayenin doğasında vardır. Bu şartlar altında önemli olan husus Türkiye’nin sermaye çeken, nitelikli yatırım çeken bir ülke hâline getirilmesidir. ‘Nitelikli yatırım’ yüksek katma değer üretebilen yatırım demektir. Nitelikli yatırım, ülkenin altyapısının her anlamda güçlendirilmesini gerektirir. Ülkenin fizikî, kurumsal, hukukî, insangücü altyapısı güçlendirilmelidir. Eğer bir ülke bu yönde başarı kaydedebiliyorsa, yerel sermaye o ülkede kalır, küresel sermaye o ülkeye gider ve yerleşir. Önemli olan o ülkede yüksek katma değerin üretilebilmesi ve tutulabilmesidir.

Bu süreçte yerel sermayeden olduğu kadar küresel sermayeden de yararlanmak zorunluluktur. Hatta gerektiğinde yerel sermaye de küreselleşmeli, başka ülkelerde yatırım yapmalı, özellikle stratejik aktiflere; finansman kaynaklarına, teknolojiye ve organizasyonel becerilere erişmenin yeni kanallarını elde etmelidir. Tabii, küreselleşen yerel sermayenin ancak katma değerin büyük bölümünü bu topraklara aktarmayı tercih edeni bizim kalacak; diğer kısmı bize yabancılaşacaktır. Bu topraklarda katma değer üreten ve ürettiğini yine bu topraklarda tutan yabancılarsa artık bizden sayılmalıdır.

Bu yazı Ekonometri Dergisi'nin Eylül 2007 sayısında yayınlanmıştır.