yabancı sermayeli yatırımlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yabancı sermayeli yatırımlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
16 Temmuz 2008 Çarşamba
Bir ‘Çokuluslu Şirketler Araştırma Merkezi’ Kurulması Önerisi
Önerinin gerekçesi
Günümüzde uluslararası ekonomiyi ve hatta ulusal ekonomileri çokuluslu şirketleri dikkate almaksızın çözümlemek imkânı kalmamıştır. Aynı doğrultuda Türkiye ekonomisinin dinamiklerinin izlenmesi ve ekonomik politika önerileri geliştirilmesi mutlak surette çokuluslu şirket faaliyetlerinin izlenmesini ve incelenmesini gerektirmektedir. Konu ‘yabancı sermayeli yatırımların ülkemize çekilmesi’ ve son yıllarda ‘Türk firmalarının da yurt dışında yatırıma yönelmesi’ ile ilgili olarak Türkiye’nin gündeminde de ön sıralarda bulunmakla birlikte gereğince araştırılmamaktadır. Bu bakımdan hem ülkemizde faaliyette bulunan Türkiye dışından çokuluslu şirketlerin hem de geçtiğimiz yirmi yıllık dönemde hızla gelişme kaydeden Türk çokuluslularının faaliyetlerinin araştırılması için özel amaçlı bir araştırma merkezinin kurulmasında büyük yarar görülmektedir. Bilindiği kadarıyla Türkiye’de herhangi bir üniversite, kurum, kuruluş ya da sivil toplum örgütü bünyesinde bu amaçla çalışan bir araştırma merkezi bulunmamaktadır.
Merkezin amacı
Kurulması durumunda merkez, çokuluslu şirketlerin faaliyetlerini özellikle Türkiye ekonomisi bağlamında izlemelidir. Bu kapsamda çokuluslu şirketlerin Türkiye’deki faaliyetlerinin genel ekonomik yapı, bölgesel, sektörel, endüstri ve şirket bazında sağladıkları katkılar ve yarattıkları sakıncalar ile Türkiye orijinli çokuluslu şirketlerin Türk ekonomisine katkıları ile yarattıkları sakıncalar araştırma projeleriyle incelenmelidir. Dolayısıyla, çokuluslu şirketlerin yurt içindeki ve yurt dışındaki faaliyetlerinden azami ölçüde faydalanılabilmesi için kapasite geliştirme yönünde politika önerilerinin geliştirilmesi bu merkezin başlıca amacı olmalıdır. Benzer şekilde, küçük ve orta ölçekli firmalar başta olmak üzere her ölçekteki Türk firmasının uluslararasılaşma süreçlerinin izlenmesi ile bu yönde hükümete, ilgili kurum ve kuruluşlara ve firmalara sunulmak üzere rekabet stratejileri önerileri geliştilmesi de merkezin amaçları arasında yer almalıdır.
Merkezin faaliyetleri
Merkez amaçlarına erişmek için araştırma projeleri geliştirmeli ve yürütmelidir. Araştırma projelerinin sonuçları bazı durumlarda bedeli karşılığında, kamusal politikalar söz konusu olduğunda ise hükümet organları ve kamuoyu ile bedelsiz olarak paylaşılmalıdır. Bu çerçevede merkez, araştırmalarının sonuçlarını kitap, rapor veya tartışma tebliği formunda yayınlamalıdır. Merkez ayrıca ulusal ve uluslararası toplantılar düzenlemeli; faaliyet konuları üzerinde araştırmacıları, akademisyenleri bir araya getirmeli ve kamuoyunu bilgilendirmelidir.
Sözü edilen amaçlar doğrultusunda çok önemli iki çalışma yapılmalıdır: Bunlardan birincisi bir veri tabanı oluşturulması, diğeri ise bir ihtisas kütüphanesi kurulmasıdır.
Çokuluslu Şirketler Ulusal Veri Tabanı
Bu veri tabanı Türkiye’de faaliyeti bulunan çokuluslu şirketler ile Türkiye orijinli çokuluslu şirketlerin başka ülkelerdeki faaliyetlerinin elektronik bilgi-işleme teknolojilerinin imkânlarıyla hem sayısal (istatiksel) hem de niteliksel düzeyde izlenebilmesine imkân sağlamalıdır.
Çokuluslu Şirketler İhtisas Kütüphanesi
Merkez bir ‘çokuluslu şirketler ihtisas kütüphanesi’ oluşturmalıdır. Merkezin bir üniversite bünyesinde kurulması durumunda bu ihtisas kütüphanesi mevcut üniversite kütüphanesi içinde ayrı bir bölüm biçiminde organize edilebilir. İhtisas kütüphanesine merkezin faaliyet konularına giren her türlü basılı ve elektronik yayın temin edilmelidir.
Merkez ayrıca üniversitelerde, çokuluslu şirketler, doğrudan dış yatırımlar ve uluslararası ticaret alanlarında Türkiye’nin kamu ve özel sektörde ihtiyaç duyduğu personelin (örneğin ticari diplomatların) yetiştirilmeleri için lisans üstü ve uygulamalı eğitim programları geliştirmeli ve/veya bu tür programları desteklemelidir.
Bunların dışında merkez, konu ile ilgili faaliyeti bulunan ulusal (örneğin Türkiye Yatırım Destek ve Tanıtım Ajansı) ve uluslararası (örneğin UNCTAD, FIAS vb.) kuruluşlarla işbirliği imkânları geliştirmelidir.
13 Temmuz 2008 Pazar
Türk Dış Yatırımları ve Güneyden Güneye Yatırımlar
Çokuluslu şirketler, taşıdıkları yanıltıcı çokulusluluk sıfatı bir yana, gerçekte ulusal şirketlerdir. Buradaki ulusallık kavramı şirket ortaklarının tâbiyetinden öte, şirket tarafından farklı ülkelerde üretilen değerin nihaî olarak hangi merkez ülkeye aktarıldığı ve şirketin nereden kontrol edildiği ile ilgilidir.
Türkiye ekonomisinin büyümesi ve rekabet gücünün artırılması gibi konular da çokuluslu şirket faaliyetlerinden bağımsız düşünülemez. Ülkemize yıllar itibarıyla doğrudan yatırım amaçlı giren yabancı sermayenin önemi, sadece bu tutarların cari açığın finansmanına ne oranda katkı sağladığından ibaret değildir. Buradaki temel husus, Türkiye ekonomisinin uluslararası ekonomiyle ne ölçüde bütünleştiği ve ülkemiz ile dışı arasındaki değer aktarımların yönü ve büyüklüğüyle ilintilidir. Ekonomik bütünleşme süreci dış ticaretin yanı sıra doğrudan dış yatırımlar aracılığla işlemektedir. Üstelik dış ticareti besleyen unsurların başında yine dış yatırımlar olgusu gelmektedir. Örneğin, çokuluslu şirketler farklı ülkelerdeki bağlı-firmaları arasında büyük çapta ticaret (intra-firm trade) yapmaktadırlar. Günümüzde dünya ticaretinin üçte biri birbirleriyle kontrol/mülkiyet ilişkisi bulunan firmalar (ana-firma – bağlı-firma, bağlı-firma – bağlı-firma) arasında gerçekleşmekte; dolayısıyla, doğrudan yatırımların artışı uluslararası ticareti de artırmaktadır. Bu şartlar altında, uluslararası ekonomiyi ve hatta dışa açık ulusal ekonomileri çokuluslu şirketleri dikkate almaksızın çözümlemek imkânı kalmamıştır.
Dünya ekonomisiyle önceki dönemlere kıyasla çok daha yüksek düzeyde bütünleşen bugünkü Türkiye ekonomisi – Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne tam üyelik sürecinin nasıl sonuçlanacağı bir yana – daha şimdiden AB merkezli geniş Avrupa ekonomisinin bir parçası durumuna gelmiştir. Bu yapısal dönüşüm Türk firmalarının rekabet gücünü derinden etkilemiştir. 1980'lerden önce gümrük koruması altında genellikle ulusal pazara yönelik faaliyette bulunan Türk firmaları, zamanla artan dış rekabet baskısı altında yeni stratejiler geliştirmek zorunda kalmışlardır. Özellikle Gümrük Birliği'ne katılımdan sonra Türk firmaları için iç pazar–dış pazar ayrımı anlamını yitirmiş, ulusal ve uluslararası pazarlardaki rekabet koşulları benzeşmiştir. Başka bir ifadeyle, yerli firmalar yabancı rakipleriyle, artık iç pazarda da rekabet etmek durumundadırlar. Bu, ülkemize gelen yabancı sermayeli doğrudan yatırımlardaki artışla belirginleşmektedir. Yabancı sermayeli şirketler son yıllarda başta finansal hizmetler sektörü olmak üzere neredeyse tüm sektörlerde özellikle satın almalar yoluyla Türkiye’ye girmektedirler. Bu hususta kritik eşiğin artık çoktan aşıldığı ve sürecin, geri çevrilemesi güç bir ivme kazandığı görülmektedir. Öte yandan, finansal sektörde belirginleşen yabancı sermaye girişinin, bankacılık faaliyetlerinin ödünç verme işlemlerinin ötesinde bir istihbarat yönü bulunduğu dikkate alındığında, diğer sektörlerde de yabancı sermaye girişini uyarması şaşırtıcı olmayacaktır. Öyleyse Türk firmaları giderek daha çok satın alınma riskine maruz kalacaklardır.
Bu şartlar altında rekabet gücünü koruyabilmek/arttırabilmek konusu pek çok Türk firmasının en önemli gündem maddesidir. Gelinen aşamada, ucuz işçiliğe ve ucuz kur rejimine dayalı bir uluslararası rekabet gücünden söz edilmesi imkânı başta Çin olmak üzere Uzak Doğu ülkelerinin yarattığı Çin fiyatı ya da çok düşük fiyat baskısıyla, sadece Türk firmaları için değil herhangi bir ülkenin firmaları için de anlamını yitirmiştir. O halde Türk firmalarının ve Türk ekonomisinin uluslararası rekabet gücünün artırılması yönündeki stratejilerin başka temellere dayandırılması elzemdir.
Türk firmalarının dış yatırımları bu bağlamda büyük önem kazanmaktadır. Türkiye son yıllarda dikkat çeken bir sermaye ihracatçısı konumuna gelmiştir. Resmi istatistiklere dayanılarak yapılan bir karşılaştırma Türkiye’nin, 1999-2004 döneminde doğrudan dış yatırım amaçlı sermaye ihraç artış hızı bakımından Fransa, Hollanda, İsviçre, Almanya ve İngiltere gibi pek çok sanayileşmiş ülkeyi geride bıraktığını göstermektedir. Hazine Müsteşarlığı’nca yayınlanan istatistiklere göre 2007 yılı sonu itibarıyla yurt dışında toplamı 12 milyar doları aşan tutarda Türk dış yatırımı bulunmaktadır. Kambiyo rejimimizdeki serbesti düzeyi ile dış yatırımların finansmanında genellikle yerel kaynakların (yatırım yapılan ülkenin kaynaklarının) kullanılıyor oluşu da dikkate alındığında, bu tutarın gerçekte çok daha büyük olduğu tahmin edilmektedir.
Türk firmalarının dış yatırımları bazılarınca sermaye kaçışı olarak değerlendirilmektedir. Türk firmalarını dış yatırıma yönelten sebepler arasında Türkiye’deki yatırım ortamına ilişkin bazı sıkıntıların bulunduğu bilinmekle birlikte, sağlıklı bir değerlendirme konunun Türkiye’ye giren yabancı sermaye konusuyla birlikte değerlendirilmesini gerektirmektedir. Doğrudan yatırımı amaçlayan sermaye hareketlerinin mevcut iki ayrı yönü (bir ülkeye sermaye girişi ve aynı ülkeden sermaye çıkışı) aslında aynı olgunun farklı boyutlarıdır. Burada unutulmaması gereken temel husus, dış yatırımların sermaye transferi değil de bir sermaye birikim vasıtası olduğudur. Başka bir ifadeyle, çokuluslu şirketler sınır ötesi yatırımlara sermaye birikimlerini büyütmek gayesiyle girişmektedirler. Bu bir rekabet stratejisidir ve gerisinde sadece pazara erişim olabileceği gibi başlı başına yatırımların finansmanı / sermayeye erişim ve/veya sermaye benzeri aktiflere erişim de bulunabilir. Öyleyse dış yatırım, Türk iş dünyasının gündemindeki inovasyon, markalaşma ve teknolojik ilerleme gibi uluslararası rekabet gücüyle ilişkilendirilen diğer hususlarda mesafe alınabilmesi bakımından bir stratejik araç olarak kullanılabilir. Dış yatırım satın alınma riskinin bertarafı bakımından da yararlı olabilir. Bu tür girişimlerin yeni (sıfırdan) yatırımdan ziyade yurt dışında firma satın alma stratejisine dayandırılması tercih edilebilri. Örneğin, kısa süre önce konut sektöründe başlayan finansal krizin ekonomik durgunluğa dönüşmesi sebebiyle aktif fiyatlarının gerilediği Amerika Birleşik Devletleri’nde, uzun zamandır değer yitiren doların da etkisiyle çekici satın alma fırsatları oluştuğu görülmektedir. Bu tür girişimler, Çinli ve Hintli firmalar tarafından başarıyla uygulanmaktadır. Hintli şirket Tata’nın Amerikan şirketi Ford’un kontrolündeki ünlü İngiliz otomobil markaları Jaguar ve Land Rover’ı devir alması bunun çarpıcı örneklerindendir. Bu tür sınır ötesi satın alma faaliyetleri genellikle büyük oranda borçla ve daha da ilginci yerel kaynaklar kullanılarak finanse edilmektedir. Ülkemizin en büyük perakende zinciri Migros’un İngiltere merkezli BC Capital adlı şirkete bir süre önce gerçekleşen devrinde de finansman yine Türk bankalarınca sağlanmıştır. Öyleyse, dış yatırım mutlak surette sermaye transferi gerektirmemektedir. Örneğin, 2006 yılında 1.306 milyar dolara erişen toplam doğrudan dış yatırımların dünya genelinde yüzde 30’unun, gelişmekte olan ülkelerde ise yaklaşık yarısının yeniden yatırılan kârlarla finanse edildiği bilinmektedir. Yukarıda da belirtildiği gibi esasen dış yatırımın kendisi bir sermaye birikim aracıdır.
Görüldüğü gibi önceleri çoğunlukla sanayileşmiş ülke firmaları için geçerli olduğu düşünülen çokulusluluk olgusu artık gelişmekte olan ülke firmaları için de geçerlidir. Birleşmiş Milletler Ticaret ve Kalkınma Konferansı Teşkilatı’nın (UNCTAD) Ekim 2006’da yayınlanan Dünya Yatırım Raporu’nu (WIR 2006) gelişmekte olan ülkeler kaynaklı doğrudan dış yatırımlara ayırması konunun önemine binâendir. Bu bakımdan, dünyadaki başarılı ülke örneklerinden hareketle, firmalarımızın doğrudan dış yatırımları konusunda bir kamusal stratejik perspektif geliştirilmesi gerekmektedir. Bu konunun Türkiye’ye yabancı sermaye çekebilmek yönündeki girişimler kadar büyük önem taşıdığı ve Türk ekonomisinin uluslararası rekabet gücünün iyileştirilmesiyle doğrudan ilişkili olduğu unutulmamalıdır.
Üzerinde durulması gereken bir başka husus ise gelişmekte olan ülkelerden diğer gelişmekte olan ülkelere (Güneyden Güneye) yönelen doğrudan yatırımlar konudur. Petrol başta olmak emtia fiyatlarındaki yükselişin etkisiyle büyük cari işlemler fazlası veren Körfez, Kuzey Afrika ve Orta Asya ülkeleri ile Çin, Rusya, Brezilya gibi ülkelerin önde gelen sermaye ihracatçıları konumuna erişmişleri, gelişmekte olan ülkeler kaynaklı doğrudan dış yatırımların gelişmiş ülkeler kaynaklı doğrudan dış yatırımlara ne ölçüde alternatif olabileceği sorusunu gündeme getirmiştir. Yeni sermaye ihracatçısı ülkelerin yükselisi, sermaye çeken gelişmekte olan ülkelere için yeni politika seçenekleri de sunabilir. Dolayısıyla bu konu Amerika Birleşik Devletleri ve Batı Avrupa merkezli muhtemel bir ekonomik durgunluğun arifesinde bulunduğumuz bu dönemde, cari açığı yüksek ve yabancı sermaye girişine ihtiyaç duyan Türkiye gibi ülkeler bakımından özellikle önem kazanmaktadır. Türkiye kendisi de bir yandan sermaye çekme gayreti içindeyken bir yandan da sermaye ihraç eden ülkeler arasındaki konumunu güçlendirebilir. Yabancı yatırımcıları teşvik edebilmek için türlü önlemler almaya çalışan bir ülkenin; eşanlı olarak sermaye ihraç eden bir ülke konumunda olması gerektiği iddiası çelişkili değildir. Dikkatle bakıldığında hem sanayileşmiş ülkelerdeki hem de Çin ve Hindistan gibi ülkelerdeki tecrülerin farklı olmadığı görülmektedir. Çünkü, yukarıda da belirtildiği gibi doğrudan dış yatırımlar ve ihracat uluslararası ekonomik faaliyetin birbirini tamamlayan iki yüzüdür; firmalar rekabet güçlerini koruyabilmek için her ikisini birlikte kullanmalıdır. Öte yandan, gelişmekte olan ülkelerdeki sermaye yetersizliği ve buna bağlı yatırım ve istihdam sorunları bulunmakla birlikte, dış yatırım seçeneğinin gerçekte iç yatırım seçeneğini ikâme edeceği düşünülmemelidir. Konunun anlaşılmasındaki anahtar kelime rekabettir. Rekabetçi değilseniz, iç pazarda yatırım yapmanız ve hatta ayakta kalmanız mümkün olmayabilir. Başka bir iafdeyle, söz gelimi bu tür bir ikâmenin varlığı ilk bakışta tutarlı görünse bile; firmaların rekabet güçlerini, dolayısıyla da varlıklarını koruyabilmeleri için dış yatırım elzem olabilir.
İşaret edilen tüm bu hususların yanı sıra, Türk şirketlerinin uluslararası faaliyetler yönünden ciddi tecrübe birikimi bulunduğu bilinmektedir. Örneğin Türk taahhüt sektörünün birikimi eşsizdir. Son yıllarda Kuzey Afrika ve Basra Körfezi’ne kıyısı bulunan ülkeler ile Rusya ve bazı başka Bağımsız Devletler Topluluğu ülkelerinde petrol başta olmak üzere emtia fiyatlarındaki artışa dayanan zenginleşmenin etkisiyle altyapı yatırımlarına büyük kaynaklar tahsis edildiği görülmektedir. Bu doğrultuda Türk taahhüt firmalarının bugüne kadar genellikle inşaatçı konumundaki faaliyetleriyle birlikte işletmeci konumundaki faaliyetleri hedefleyen rekabet stratejileri geliştirmelerinde fayda olduğu düşünülmektedir. Örneğin, havaalanı yapımcısı ve işletmecisi TAV’ın bölgesel bir güç haline gelmesi, Enka’nın Rusya’nın en büyük gayrimenkul işletmecilerinden biri olması bu doğrultuda diğer Türk şirketlerine esin kaynağı olabilir.
Kısacası, sermaye maliyetinin görece yüksek; araştırma ve geliştirme faaliyetlerinin yetersiz olduğu ülkemizde, firmalarımızın temel rekabet unsurlarına erişim yolları doğrudan dış yatırım faaliyetlerinde bulunabilir. Hangi sektör söz konusu olursa olsun, dış yatırım faaliyetleri Türk şirketleri açısından küresel değer zinciri üzerinde terfi edebilmek için eşsiz bir araç olarak ele alınmalıdır. Basına yansıyan haberler Türk firmalarının büyük bir kısmının konunun önemini kavradıklarını göstermektedir. Uluslararası girişimler bakımından firma ölçeğinin de bir önemi yoktur. Firmaların en küçüklerinden en büyüklerine kadar tüm alanlarda çokuluslulaşması mümkündür. Türkiye ve Türk firmaları bu fırsatı kaçırmamalıdır.
Ayrıca, hem ülkemizde faaliyette bulunan Türkiye dışından çokuluslu şirketlerin hem de hızla güçlenen Türk çokuluslularının faaliyetlerinin araştırılması için çalışmalar yapmak üzere bir araştırma merkezinin kurulmasında büyük yarar görülmektedir. Bilindiği kadarıyla Türkiye’de herhangi bir üniversite, kurum, kuruluş ya da sivil toplum örgütü bünyesinde bu amaçla çalışan bir araştırma merkezi bulunmamaktadır...
Bu yazı daha önce Yatırım Finansman ve Dış Ticaret Dergisi'nde (Özel sayı: Türk İş Adamlarının Yurt Dışı Yatırımları, Temmuz 2008, sayfa: 33-36) yayınlanmıştır.
Türkiye ekonomisinin büyümesi ve rekabet gücünün artırılması gibi konular da çokuluslu şirket faaliyetlerinden bağımsız düşünülemez. Ülkemize yıllar itibarıyla doğrudan yatırım amaçlı giren yabancı sermayenin önemi, sadece bu tutarların cari açığın finansmanına ne oranda katkı sağladığından ibaret değildir. Buradaki temel husus, Türkiye ekonomisinin uluslararası ekonomiyle ne ölçüde bütünleştiği ve ülkemiz ile dışı arasındaki değer aktarımların yönü ve büyüklüğüyle ilintilidir. Ekonomik bütünleşme süreci dış ticaretin yanı sıra doğrudan dış yatırımlar aracılığla işlemektedir. Üstelik dış ticareti besleyen unsurların başında yine dış yatırımlar olgusu gelmektedir. Örneğin, çokuluslu şirketler farklı ülkelerdeki bağlı-firmaları arasında büyük çapta ticaret (intra-firm trade) yapmaktadırlar. Günümüzde dünya ticaretinin üçte biri birbirleriyle kontrol/mülkiyet ilişkisi bulunan firmalar (ana-firma – bağlı-firma, bağlı-firma – bağlı-firma) arasında gerçekleşmekte; dolayısıyla, doğrudan yatırımların artışı uluslararası ticareti de artırmaktadır. Bu şartlar altında, uluslararası ekonomiyi ve hatta dışa açık ulusal ekonomileri çokuluslu şirketleri dikkate almaksızın çözümlemek imkânı kalmamıştır.
Dünya ekonomisiyle önceki dönemlere kıyasla çok daha yüksek düzeyde bütünleşen bugünkü Türkiye ekonomisi – Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne tam üyelik sürecinin nasıl sonuçlanacağı bir yana – daha şimdiden AB merkezli geniş Avrupa ekonomisinin bir parçası durumuna gelmiştir. Bu yapısal dönüşüm Türk firmalarının rekabet gücünü derinden etkilemiştir. 1980'lerden önce gümrük koruması altında genellikle ulusal pazara yönelik faaliyette bulunan Türk firmaları, zamanla artan dış rekabet baskısı altında yeni stratejiler geliştirmek zorunda kalmışlardır. Özellikle Gümrük Birliği'ne katılımdan sonra Türk firmaları için iç pazar–dış pazar ayrımı anlamını yitirmiş, ulusal ve uluslararası pazarlardaki rekabet koşulları benzeşmiştir. Başka bir ifadeyle, yerli firmalar yabancı rakipleriyle, artık iç pazarda da rekabet etmek durumundadırlar. Bu, ülkemize gelen yabancı sermayeli doğrudan yatırımlardaki artışla belirginleşmektedir. Yabancı sermayeli şirketler son yıllarda başta finansal hizmetler sektörü olmak üzere neredeyse tüm sektörlerde özellikle satın almalar yoluyla Türkiye’ye girmektedirler. Bu hususta kritik eşiğin artık çoktan aşıldığı ve sürecin, geri çevrilemesi güç bir ivme kazandığı görülmektedir. Öte yandan, finansal sektörde belirginleşen yabancı sermaye girişinin, bankacılık faaliyetlerinin ödünç verme işlemlerinin ötesinde bir istihbarat yönü bulunduğu dikkate alındığında, diğer sektörlerde de yabancı sermaye girişini uyarması şaşırtıcı olmayacaktır. Öyleyse Türk firmaları giderek daha çok satın alınma riskine maruz kalacaklardır.
Bu şartlar altında rekabet gücünü koruyabilmek/arttırabilmek konusu pek çok Türk firmasının en önemli gündem maddesidir. Gelinen aşamada, ucuz işçiliğe ve ucuz kur rejimine dayalı bir uluslararası rekabet gücünden söz edilmesi imkânı başta Çin olmak üzere Uzak Doğu ülkelerinin yarattığı Çin fiyatı ya da çok düşük fiyat baskısıyla, sadece Türk firmaları için değil herhangi bir ülkenin firmaları için de anlamını yitirmiştir. O halde Türk firmalarının ve Türk ekonomisinin uluslararası rekabet gücünün artırılması yönündeki stratejilerin başka temellere dayandırılması elzemdir.
Türk firmalarının dış yatırımları bu bağlamda büyük önem kazanmaktadır. Türkiye son yıllarda dikkat çeken bir sermaye ihracatçısı konumuna gelmiştir. Resmi istatistiklere dayanılarak yapılan bir karşılaştırma Türkiye’nin, 1999-2004 döneminde doğrudan dış yatırım amaçlı sermaye ihraç artış hızı bakımından Fransa, Hollanda, İsviçre, Almanya ve İngiltere gibi pek çok sanayileşmiş ülkeyi geride bıraktığını göstermektedir. Hazine Müsteşarlığı’nca yayınlanan istatistiklere göre 2007 yılı sonu itibarıyla yurt dışında toplamı 12 milyar doları aşan tutarda Türk dış yatırımı bulunmaktadır. Kambiyo rejimimizdeki serbesti düzeyi ile dış yatırımların finansmanında genellikle yerel kaynakların (yatırım yapılan ülkenin kaynaklarının) kullanılıyor oluşu da dikkate alındığında, bu tutarın gerçekte çok daha büyük olduğu tahmin edilmektedir.
Türk firmalarının dış yatırımları bazılarınca sermaye kaçışı olarak değerlendirilmektedir. Türk firmalarını dış yatırıma yönelten sebepler arasında Türkiye’deki yatırım ortamına ilişkin bazı sıkıntıların bulunduğu bilinmekle birlikte, sağlıklı bir değerlendirme konunun Türkiye’ye giren yabancı sermaye konusuyla birlikte değerlendirilmesini gerektirmektedir. Doğrudan yatırımı amaçlayan sermaye hareketlerinin mevcut iki ayrı yönü (bir ülkeye sermaye girişi ve aynı ülkeden sermaye çıkışı) aslında aynı olgunun farklı boyutlarıdır. Burada unutulmaması gereken temel husus, dış yatırımların sermaye transferi değil de bir sermaye birikim vasıtası olduğudur. Başka bir ifadeyle, çokuluslu şirketler sınır ötesi yatırımlara sermaye birikimlerini büyütmek gayesiyle girişmektedirler. Bu bir rekabet stratejisidir ve gerisinde sadece pazara erişim olabileceği gibi başlı başına yatırımların finansmanı / sermayeye erişim ve/veya sermaye benzeri aktiflere erişim de bulunabilir. Öyleyse dış yatırım, Türk iş dünyasının gündemindeki inovasyon, markalaşma ve teknolojik ilerleme gibi uluslararası rekabet gücüyle ilişkilendirilen diğer hususlarda mesafe alınabilmesi bakımından bir stratejik araç olarak kullanılabilir. Dış yatırım satın alınma riskinin bertarafı bakımından da yararlı olabilir. Bu tür girişimlerin yeni (sıfırdan) yatırımdan ziyade yurt dışında firma satın alma stratejisine dayandırılması tercih edilebilri. Örneğin, kısa süre önce konut sektöründe başlayan finansal krizin ekonomik durgunluğa dönüşmesi sebebiyle aktif fiyatlarının gerilediği Amerika Birleşik Devletleri’nde, uzun zamandır değer yitiren doların da etkisiyle çekici satın alma fırsatları oluştuğu görülmektedir. Bu tür girişimler, Çinli ve Hintli firmalar tarafından başarıyla uygulanmaktadır. Hintli şirket Tata’nın Amerikan şirketi Ford’un kontrolündeki ünlü İngiliz otomobil markaları Jaguar ve Land Rover’ı devir alması bunun çarpıcı örneklerindendir. Bu tür sınır ötesi satın alma faaliyetleri genellikle büyük oranda borçla ve daha da ilginci yerel kaynaklar kullanılarak finanse edilmektedir. Ülkemizin en büyük perakende zinciri Migros’un İngiltere merkezli BC Capital adlı şirkete bir süre önce gerçekleşen devrinde de finansman yine Türk bankalarınca sağlanmıştır. Öyleyse, dış yatırım mutlak surette sermaye transferi gerektirmemektedir. Örneğin, 2006 yılında 1.306 milyar dolara erişen toplam doğrudan dış yatırımların dünya genelinde yüzde 30’unun, gelişmekte olan ülkelerde ise yaklaşık yarısının yeniden yatırılan kârlarla finanse edildiği bilinmektedir. Yukarıda da belirtildiği gibi esasen dış yatırımın kendisi bir sermaye birikim aracıdır.
Görüldüğü gibi önceleri çoğunlukla sanayileşmiş ülke firmaları için geçerli olduğu düşünülen çokulusluluk olgusu artık gelişmekte olan ülke firmaları için de geçerlidir. Birleşmiş Milletler Ticaret ve Kalkınma Konferansı Teşkilatı’nın (UNCTAD) Ekim 2006’da yayınlanan Dünya Yatırım Raporu’nu (WIR 2006) gelişmekte olan ülkeler kaynaklı doğrudan dış yatırımlara ayırması konunun önemine binâendir. Bu bakımdan, dünyadaki başarılı ülke örneklerinden hareketle, firmalarımızın doğrudan dış yatırımları konusunda bir kamusal stratejik perspektif geliştirilmesi gerekmektedir. Bu konunun Türkiye’ye yabancı sermaye çekebilmek yönündeki girişimler kadar büyük önem taşıdığı ve Türk ekonomisinin uluslararası rekabet gücünün iyileştirilmesiyle doğrudan ilişkili olduğu unutulmamalıdır.
Üzerinde durulması gereken bir başka husus ise gelişmekte olan ülkelerden diğer gelişmekte olan ülkelere (Güneyden Güneye) yönelen doğrudan yatırımlar konudur. Petrol başta olmak emtia fiyatlarındaki yükselişin etkisiyle büyük cari işlemler fazlası veren Körfez, Kuzey Afrika ve Orta Asya ülkeleri ile Çin, Rusya, Brezilya gibi ülkelerin önde gelen sermaye ihracatçıları konumuna erişmişleri, gelişmekte olan ülkeler kaynaklı doğrudan dış yatırımların gelişmiş ülkeler kaynaklı doğrudan dış yatırımlara ne ölçüde alternatif olabileceği sorusunu gündeme getirmiştir. Yeni sermaye ihracatçısı ülkelerin yükselisi, sermaye çeken gelişmekte olan ülkelere için yeni politika seçenekleri de sunabilir. Dolayısıyla bu konu Amerika Birleşik Devletleri ve Batı Avrupa merkezli muhtemel bir ekonomik durgunluğun arifesinde bulunduğumuz bu dönemde, cari açığı yüksek ve yabancı sermaye girişine ihtiyaç duyan Türkiye gibi ülkeler bakımından özellikle önem kazanmaktadır. Türkiye kendisi de bir yandan sermaye çekme gayreti içindeyken bir yandan da sermaye ihraç eden ülkeler arasındaki konumunu güçlendirebilir. Yabancı yatırımcıları teşvik edebilmek için türlü önlemler almaya çalışan bir ülkenin; eşanlı olarak sermaye ihraç eden bir ülke konumunda olması gerektiği iddiası çelişkili değildir. Dikkatle bakıldığında hem sanayileşmiş ülkelerdeki hem de Çin ve Hindistan gibi ülkelerdeki tecrülerin farklı olmadığı görülmektedir. Çünkü, yukarıda da belirtildiği gibi doğrudan dış yatırımlar ve ihracat uluslararası ekonomik faaliyetin birbirini tamamlayan iki yüzüdür; firmalar rekabet güçlerini koruyabilmek için her ikisini birlikte kullanmalıdır. Öte yandan, gelişmekte olan ülkelerdeki sermaye yetersizliği ve buna bağlı yatırım ve istihdam sorunları bulunmakla birlikte, dış yatırım seçeneğinin gerçekte iç yatırım seçeneğini ikâme edeceği düşünülmemelidir. Konunun anlaşılmasındaki anahtar kelime rekabettir. Rekabetçi değilseniz, iç pazarda yatırım yapmanız ve hatta ayakta kalmanız mümkün olmayabilir. Başka bir iafdeyle, söz gelimi bu tür bir ikâmenin varlığı ilk bakışta tutarlı görünse bile; firmaların rekabet güçlerini, dolayısıyla da varlıklarını koruyabilmeleri için dış yatırım elzem olabilir.
İşaret edilen tüm bu hususların yanı sıra, Türk şirketlerinin uluslararası faaliyetler yönünden ciddi tecrübe birikimi bulunduğu bilinmektedir. Örneğin Türk taahhüt sektörünün birikimi eşsizdir. Son yıllarda Kuzey Afrika ve Basra Körfezi’ne kıyısı bulunan ülkeler ile Rusya ve bazı başka Bağımsız Devletler Topluluğu ülkelerinde petrol başta olmak üzere emtia fiyatlarındaki artışa dayanan zenginleşmenin etkisiyle altyapı yatırımlarına büyük kaynaklar tahsis edildiği görülmektedir. Bu doğrultuda Türk taahhüt firmalarının bugüne kadar genellikle inşaatçı konumundaki faaliyetleriyle birlikte işletmeci konumundaki faaliyetleri hedefleyen rekabet stratejileri geliştirmelerinde fayda olduğu düşünülmektedir. Örneğin, havaalanı yapımcısı ve işletmecisi TAV’ın bölgesel bir güç haline gelmesi, Enka’nın Rusya’nın en büyük gayrimenkul işletmecilerinden biri olması bu doğrultuda diğer Türk şirketlerine esin kaynağı olabilir.
Kısacası, sermaye maliyetinin görece yüksek; araştırma ve geliştirme faaliyetlerinin yetersiz olduğu ülkemizde, firmalarımızın temel rekabet unsurlarına erişim yolları doğrudan dış yatırım faaliyetlerinde bulunabilir. Hangi sektör söz konusu olursa olsun, dış yatırım faaliyetleri Türk şirketleri açısından küresel değer zinciri üzerinde terfi edebilmek için eşsiz bir araç olarak ele alınmalıdır. Basına yansıyan haberler Türk firmalarının büyük bir kısmının konunun önemini kavradıklarını göstermektedir. Uluslararası girişimler bakımından firma ölçeğinin de bir önemi yoktur. Firmaların en küçüklerinden en büyüklerine kadar tüm alanlarda çokuluslulaşması mümkündür. Türkiye ve Türk firmaları bu fırsatı kaçırmamalıdır.
Ayrıca, hem ülkemizde faaliyette bulunan Türkiye dışından çokuluslu şirketlerin hem de hızla güçlenen Türk çokuluslularının faaliyetlerinin araştırılması için çalışmalar yapmak üzere bir araştırma merkezinin kurulmasında büyük yarar görülmektedir. Bilindiği kadarıyla Türkiye’de herhangi bir üniversite, kurum, kuruluş ya da sivil toplum örgütü bünyesinde bu amaçla çalışan bir araştırma merkezi bulunmamaktadır...
Bu yazı daha önce Yatırım Finansman ve Dış Ticaret Dergisi'nde (Özel sayı: Türk İş Adamlarının Yurt Dışı Yatırımları, Temmuz 2008, sayfa: 33-36) yayınlanmıştır.
Etiketler:
yabancı sermayeli yatırımlar
Türk Dış Yatırımları ve Türk Ekonomisinin Uluslararası Rekabet Gücü
Bugünün Türkiye’si dünya ekonomisiyle önceki dönemlere kıyasla çok daha yüksek düzeyde bütünleşmiştir. Dünya ekonomisinin de yekpare bir yapıya sahip olmadığı ve esasen üç büyük bloktan oluştuğu dikkate alındığında; Türkiye’nin dünya ekonomisine, merkezinde Avrupa Birliği’nin (AB) bulunduğu geniş Avrupa ekonomisinin bir uzantısı biçiminde eklemlendiği görülmektedir. 24 Ocak 1980 Kararlarından önceki dönemde dışa kapalı ithal ikâmeci yapının hâkim olduğu Türk ekonomisinde; bu tarihten sonra dış ticaretin serbestleştirildiği ve teşvik edildiği bir devre yaşanmıştır. Ayrıca, Türk Parasının Kıymetini Koruma Kanunu 1989 yılında alınan 32 Sayılı Karar ile değiştirilmiş ve Türkiye ile dışı arasındaki sermaye hareketlerini kısıtlayan düzenlemeler yürürlükten kaldırılmıştır. Bunun yanı sıra, Avrupa Birliği ile imzalanan Gümrük Birliği Anlaşması 1996 yılının başında uygulamaya sokulmuş; 1999 yılında kamusal nitelikli uyuşmazlıklarda da hakeme başvurulabilmesi imkânı (uluslararası tahkim) yasal düzenlemeye bağlanmış; 2003 yılında çıkarılan yeni Yabancı Sermaye Yasası’yla, yabancı sermayeli yatırımlar önündeki tüm kısıtlamalar kaldırılmış ve böylelikle Türk ekonomisinin dünya ekonomisiyle bütünleşme süreci tamamlanmıştır. Dolayısıyla Türk ekonomisi – siyasî boyutta Türkiye'nin AB'ne tam üyelik sürecinin nasıl sonuçlanabileceği bir yana – daha şimdiden AB merkezli geniş Avrupa ekonomisinin bir parçası durumuna gelmiştir.
Bu yapısal dönüşümün Türk firmalarının rekabet güçleri üzerinde derin etkiler yaratması kaçınılmazdır. 1980'lerden önce koruma duvarları ardındaki ulusal pazara yönelik olarak yüksek kâr oranlarıyla çalışan Türk firmaları; ulusal pazarın dışa entegrasyonuyla birlikte son yirmi beş yılda, yeni rekabet stratejileri geliştirmek zorunda kalmışlardır. Özellikle Gümrük Birliği'ne katılımdan sonra Türk firmaları için 'iç pazar – dış pazar' ayrımı anlamını yitirmiştir. Bir başka ifadeyle, ulusal ve uluslararası pazarlardaki rekabet koşulları 'aynılaşmıştır'. Dolayısıyla firmalar önceleri sadece dış pazarlarda rekabet ettikleri yabancı ülke firmalarıyla, kendi iç pazarlarında da rekabet etmek zorunda kalmışlardır.
Öte yandan birkaç yıldır Türk ekonomisinin ‘uluslararasılaşma ya da dünyayla bütünleşme hızının’ büyük oranda arttığına tanık olunmaktadır. Bu durum ülkemize gelen yabancı sermayeli doğrudan yatırımlardaki artışta belirginleşmektedir. Yabancı sermayeli firmalar başta finansal hizmetler sektörü olmak üzere neredeyse tüm sektörlerde satın almalar yoluyla Türkiye’ye gelmektedirler. Bu hususta ‘kritik eşiğin’ artık çoktan aşıldığı ve yaşanan sürecin, bundan sonrasında istenilse bile geri çevrilemeyecek bir ivme kazandığı görülmektedir. Bu şartlar altında rekabetçi olabilmek (ve hatta sadece ayakta kalabilmek) sorunu pekçok Türk firmasının en önemli gündem maddesidir. Her ne kadar 1980'i izleyen yıllarda ihracat yoluyla dış pazarlara yönelen Türk firmaları rekabet koşullarına daha hızlı uyum kabiliyeti kazanmış olsalar da son durum karşısında sıra dışı stratejiler geliştirilmesi zorunluluğu ortadadır. Bir başka ifadeyle, en temel sorun iç pazarın uluslararasılaştığı bu yeni pazar yapısında nasıl rekabetçi kalınabileceğidir.
Üstelik çok yakın zamanlara kadar sıklıkla sözü edilen ucuz işçiliğe (ve bir ölçüde de ucuz kur rejimine) dayalı bir uluslararası rekabet gücünden söz edilmesi olasılığı, başta Çin olmak üzere Uzak Doğu ülkelerinin yarattığı ‘düşük fiyat’ ya da ‘Çin fiyatı’ baskısıyla, sadece Türk firmaları için değil herhangi başka bir ülkenin firmaları için de anlamını bütünüyle yitirmiştir. Daha da önemlisi gelinen aşamada, Türkiye gibi dışa bütünüyle açık yarı-sanayileşmiş ülkelerde, makroekonomik politikaların da ulusal düzeyde tayin imkânları neredeyse bütünüyle ortadan kalkmak üzeredir. O halde Türk firmalarının ve dolayısıyla Türk ekonomisinin uluslararası rekabet gücünün artırılması yönündeki stratejilerin başka unsurlara dayandırılması zorunluluğu bulunmaktadır. Elbette, uluslararası rekabet gücü konusu kısa bir yazının sınırları aşacak ölçüde çok sayıda değişken arasındaki karmaşık ilişkilerin ele alınmasını gerektirmekle birlikte; burada, Türkiye’de üzerinde gerektiği gibi durulmayan, fakat hayatî önemi haiz olduğu düşünülen birkaç hususa işaret etmekte fayda görülmektedir.
Bunlardan ilki Türk firmalarının dış yatırımları konusudur. Bu alanda belirgin yol alındığı kambiyo istatistiklerinde görülmektedir: Resmi istatistiklere göre 2005 yılı sonu itibarıyla 1611 Türk firmasının yurt dışında 8 milyar 345 milyon dolar tutarında doğrudan dış yatırımı bulunmaktadır. Kambiyo rejimimizdeki serbesti düzeyi de dikkate alınarak, gerçekteki düzeyin bu sayılara yansıyandan çok daha yüksek olduğunu ileri sürmek güç değildir.
Öte yandan, Türk firmalarının dış yatırımları bazılarınca ‘sermaye kaçışı’ olarak değerlendirilmektedir. Elbette Türk firmalarını dış yatırıma yönelten sebepler arasında Türkiye’deki yatırım ortamına ilişkin bazı sıkıntıların bulunduğu bilinmektedir. Fakat bunlara rağmen, ‘sermaye kaçışı’ merkezli bir bakış açısının gerçekçi olmadığının izahı için, konuya Türkiye’ye gelen yabancı sermayeli doğrudan yatırımlar konusuyla birlikte bakılmalıdır. Aslında bunlar aynı konunun farklı yüzleri biçiminde ele alınmalıdır. Burada genellikle ‘atlanılan’ husus doğrudan dış yatırım davranışının sermaye transferinden öte bir sermaye birikim modeli olduğu gerçeğidir. Bir başka ifadeyle, dış yatırım yapan firmalar sınırötesi yatırımlara sermaye birikimlerini büyütmek gayesiyle girişmektedirler. Bu, doğal olarak bir rekabet stratejisidir ve gerisinde sadece ‘pazara erişim’ olabileceği gibi başlı başına ‘yatırımların finansmanı / sermayeye erişim’ ve/veya ‘sermaye benzeri aktiflere erişim’ de bulunabilir. Örneğin doğrudan dış yatırımların, Türk iş dünyasının gündemindeki ‘inovasyon’ ve ‘markalaşma’ gibi uluslararası rekabet gücüyle ilişkilendirilen diğer hususlarda mesafe alınabilmesi bakımından da bir stratejik araç olduğu hatırda tutulmalıdır. Sanayileşmiş ülkelerde doğrudan yatırım yoluyla, araştırma-geliştirme, inovasyon ve markalaşma imkânlarına erişimin daha kolay mümkün olabildiği, faklı sektörlerde faal az sayıdaki Türk firması tarafından kavranılmıştır. Bu firmalar Türkiye’nin en rekabetçi firmalarıdır. Bu tür girişimlerin özellikle ‘yurt dışında firma satın alma stratejilerine’ dayandırılmasının yararlı olabileceği not edilmelidir. Ayrıca, satın almalar vasıtasıyla dış pazarlara açılmak ‘satın alınma riski’nin bertarafı bakımından da yararlı olabilir. Benzer girişimlerin, rekabetçi baskısı hergeçen gün daha çok hissedilen bazı Çinli ve Hintli firmalarca da başarıyla uygulanmakta olduğu hatırlatılmalıdır.
Konunun önemi, Birleşmiş Milletler Ticaret ve Kalkınma Konferansı Teşkilatı (UNCTAD) tarafından yayınlanan ‘2006 Dünya Yatırım Raporu’nun (WIR 2006) konusunun da ‘gelişmekte olan ülkeler kaynaklı doğrudan dış yatırımlar’ olmasında bir kez daha açığa çıkmaktadır. Karşı karşıya kalınan fenomen bütünüyle yeni olmamakla birlikte çarpıcı bir gelişmeyi önümüze koymaktadır ve Türkiye için hayli yenidir.
Çoğunlukla sanayileşmiş ülke firmaları için geçerli olduğu düşünülen çokulusluluk olgusunun gelişmekte olan ülke firmaları için de geçerli olabildiğinin gereğince algılanması, Türk firmalarının ve dolayısıyla Türk ekonomisinin uluslararası rekabet gücünün iyileştirilmesi yönündeki politika tercihlerinin belirlenmesinde büyük yarar sağlayabilecektir. Dünyadaki başarılı ülke örneklerinden hareketle, yerli firmaların doğrudan dış yatırıma özendirilmesinin bir kamusal politikaya dayandırılması ve süreci işletecek uygun mekanizmaların zaman geçirilmeden oluşturulması gerekmektedir. Bu konunun en az Türkiye’ye yabancı sermaye çekebilmek yönündeki girişimler kadar büyük önem ve hassasiyet taşıdığı ve Türk ekonomisinin uluslararası rekabet gücüyle doğrudan doğruya ilişkili olduğu bilinmelidir.
Sermaye maliyetinin görece yüksek; araştırma ve geliştirme faaliyetlerinin yetersiz olduğu ülkemizde, firmalarımızın bu temel rekabet unsurlarına erişim yolları doğrudan dış yatırım faaliyetlerinde gizlidir. Gelişmiş ülkelerin ve hızla gelişen ülkelerin firmalarıyla rekabet edebilmenin çok fazla yolu yoktur. Makroekonomik politika seçeneklerinin son derece daraldığı ve dünyayla bütünleşmenin geri dönüşü olmayan bir noktaya eriştiği Türk ekonomisinin öncelikleri; stratejik aktiflere erişim ve ‘erişilebilen aktiflerin içselleştirebilmesi’ bakımından, yüksek ölçüde beceri sahibi işgününün yetiştirilmesine ve ülkede tutulmasına yönelik tedbirlerin alınmasını zorunlu kılmaktadır; ki bu da yukarıda işaret edilen ve çok önemsenen birkaç husustan ikincisidir. Bir başka ifadeyle mikroekonomik tedbirler ekonomi gündeminde çoktan makroekonomik tedbirlerin yerine geçmelidir ve doğrudan dış yatırımlar konusu bu tartışmanın belkemiğinde bulunmaktadır.
Bu yazı Rekabet Forumu'nun Ekim 2006 sayısında yayınlanmıştır.
Bu yapısal dönüşümün Türk firmalarının rekabet güçleri üzerinde derin etkiler yaratması kaçınılmazdır. 1980'lerden önce koruma duvarları ardındaki ulusal pazara yönelik olarak yüksek kâr oranlarıyla çalışan Türk firmaları; ulusal pazarın dışa entegrasyonuyla birlikte son yirmi beş yılda, yeni rekabet stratejileri geliştirmek zorunda kalmışlardır. Özellikle Gümrük Birliği'ne katılımdan sonra Türk firmaları için 'iç pazar – dış pazar' ayrımı anlamını yitirmiştir. Bir başka ifadeyle, ulusal ve uluslararası pazarlardaki rekabet koşulları 'aynılaşmıştır'. Dolayısıyla firmalar önceleri sadece dış pazarlarda rekabet ettikleri yabancı ülke firmalarıyla, kendi iç pazarlarında da rekabet etmek zorunda kalmışlardır.
Öte yandan birkaç yıldır Türk ekonomisinin ‘uluslararasılaşma ya da dünyayla bütünleşme hızının’ büyük oranda arttığına tanık olunmaktadır. Bu durum ülkemize gelen yabancı sermayeli doğrudan yatırımlardaki artışta belirginleşmektedir. Yabancı sermayeli firmalar başta finansal hizmetler sektörü olmak üzere neredeyse tüm sektörlerde satın almalar yoluyla Türkiye’ye gelmektedirler. Bu hususta ‘kritik eşiğin’ artık çoktan aşıldığı ve yaşanan sürecin, bundan sonrasında istenilse bile geri çevrilemeyecek bir ivme kazandığı görülmektedir. Bu şartlar altında rekabetçi olabilmek (ve hatta sadece ayakta kalabilmek) sorunu pekçok Türk firmasının en önemli gündem maddesidir. Her ne kadar 1980'i izleyen yıllarda ihracat yoluyla dış pazarlara yönelen Türk firmaları rekabet koşullarına daha hızlı uyum kabiliyeti kazanmış olsalar da son durum karşısında sıra dışı stratejiler geliştirilmesi zorunluluğu ortadadır. Bir başka ifadeyle, en temel sorun iç pazarın uluslararasılaştığı bu yeni pazar yapısında nasıl rekabetçi kalınabileceğidir.
Üstelik çok yakın zamanlara kadar sıklıkla sözü edilen ucuz işçiliğe (ve bir ölçüde de ucuz kur rejimine) dayalı bir uluslararası rekabet gücünden söz edilmesi olasılığı, başta Çin olmak üzere Uzak Doğu ülkelerinin yarattığı ‘düşük fiyat’ ya da ‘Çin fiyatı’ baskısıyla, sadece Türk firmaları için değil herhangi başka bir ülkenin firmaları için de anlamını bütünüyle yitirmiştir. Daha da önemlisi gelinen aşamada, Türkiye gibi dışa bütünüyle açık yarı-sanayileşmiş ülkelerde, makroekonomik politikaların da ulusal düzeyde tayin imkânları neredeyse bütünüyle ortadan kalkmak üzeredir. O halde Türk firmalarının ve dolayısıyla Türk ekonomisinin uluslararası rekabet gücünün artırılması yönündeki stratejilerin başka unsurlara dayandırılması zorunluluğu bulunmaktadır. Elbette, uluslararası rekabet gücü konusu kısa bir yazının sınırları aşacak ölçüde çok sayıda değişken arasındaki karmaşık ilişkilerin ele alınmasını gerektirmekle birlikte; burada, Türkiye’de üzerinde gerektiği gibi durulmayan, fakat hayatî önemi haiz olduğu düşünülen birkaç hususa işaret etmekte fayda görülmektedir.
Bunlardan ilki Türk firmalarının dış yatırımları konusudur. Bu alanda belirgin yol alındığı kambiyo istatistiklerinde görülmektedir: Resmi istatistiklere göre 2005 yılı sonu itibarıyla 1611 Türk firmasının yurt dışında 8 milyar 345 milyon dolar tutarında doğrudan dış yatırımı bulunmaktadır. Kambiyo rejimimizdeki serbesti düzeyi de dikkate alınarak, gerçekteki düzeyin bu sayılara yansıyandan çok daha yüksek olduğunu ileri sürmek güç değildir.
Öte yandan, Türk firmalarının dış yatırımları bazılarınca ‘sermaye kaçışı’ olarak değerlendirilmektedir. Elbette Türk firmalarını dış yatırıma yönelten sebepler arasında Türkiye’deki yatırım ortamına ilişkin bazı sıkıntıların bulunduğu bilinmektedir. Fakat bunlara rağmen, ‘sermaye kaçışı’ merkezli bir bakış açısının gerçekçi olmadığının izahı için, konuya Türkiye’ye gelen yabancı sermayeli doğrudan yatırımlar konusuyla birlikte bakılmalıdır. Aslında bunlar aynı konunun farklı yüzleri biçiminde ele alınmalıdır. Burada genellikle ‘atlanılan’ husus doğrudan dış yatırım davranışının sermaye transferinden öte bir sermaye birikim modeli olduğu gerçeğidir. Bir başka ifadeyle, dış yatırım yapan firmalar sınırötesi yatırımlara sermaye birikimlerini büyütmek gayesiyle girişmektedirler. Bu, doğal olarak bir rekabet stratejisidir ve gerisinde sadece ‘pazara erişim’ olabileceği gibi başlı başına ‘yatırımların finansmanı / sermayeye erişim’ ve/veya ‘sermaye benzeri aktiflere erişim’ de bulunabilir. Örneğin doğrudan dış yatırımların, Türk iş dünyasının gündemindeki ‘inovasyon’ ve ‘markalaşma’ gibi uluslararası rekabet gücüyle ilişkilendirilen diğer hususlarda mesafe alınabilmesi bakımından da bir stratejik araç olduğu hatırda tutulmalıdır. Sanayileşmiş ülkelerde doğrudan yatırım yoluyla, araştırma-geliştirme, inovasyon ve markalaşma imkânlarına erişimin daha kolay mümkün olabildiği, faklı sektörlerde faal az sayıdaki Türk firması tarafından kavranılmıştır. Bu firmalar Türkiye’nin en rekabetçi firmalarıdır. Bu tür girişimlerin özellikle ‘yurt dışında firma satın alma stratejilerine’ dayandırılmasının yararlı olabileceği not edilmelidir. Ayrıca, satın almalar vasıtasıyla dış pazarlara açılmak ‘satın alınma riski’nin bertarafı bakımından da yararlı olabilir. Benzer girişimlerin, rekabetçi baskısı hergeçen gün daha çok hissedilen bazı Çinli ve Hintli firmalarca da başarıyla uygulanmakta olduğu hatırlatılmalıdır.
Konunun önemi, Birleşmiş Milletler Ticaret ve Kalkınma Konferansı Teşkilatı (UNCTAD) tarafından yayınlanan ‘2006 Dünya Yatırım Raporu’nun (WIR 2006) konusunun da ‘gelişmekte olan ülkeler kaynaklı doğrudan dış yatırımlar’ olmasında bir kez daha açığa çıkmaktadır. Karşı karşıya kalınan fenomen bütünüyle yeni olmamakla birlikte çarpıcı bir gelişmeyi önümüze koymaktadır ve Türkiye için hayli yenidir.
Çoğunlukla sanayileşmiş ülke firmaları için geçerli olduğu düşünülen çokulusluluk olgusunun gelişmekte olan ülke firmaları için de geçerli olabildiğinin gereğince algılanması, Türk firmalarının ve dolayısıyla Türk ekonomisinin uluslararası rekabet gücünün iyileştirilmesi yönündeki politika tercihlerinin belirlenmesinde büyük yarar sağlayabilecektir. Dünyadaki başarılı ülke örneklerinden hareketle, yerli firmaların doğrudan dış yatırıma özendirilmesinin bir kamusal politikaya dayandırılması ve süreci işletecek uygun mekanizmaların zaman geçirilmeden oluşturulması gerekmektedir. Bu konunun en az Türkiye’ye yabancı sermaye çekebilmek yönündeki girişimler kadar büyük önem ve hassasiyet taşıdığı ve Türk ekonomisinin uluslararası rekabet gücüyle doğrudan doğruya ilişkili olduğu bilinmelidir.
Sermaye maliyetinin görece yüksek; araştırma ve geliştirme faaliyetlerinin yetersiz olduğu ülkemizde, firmalarımızın bu temel rekabet unsurlarına erişim yolları doğrudan dış yatırım faaliyetlerinde gizlidir. Gelişmiş ülkelerin ve hızla gelişen ülkelerin firmalarıyla rekabet edebilmenin çok fazla yolu yoktur. Makroekonomik politika seçeneklerinin son derece daraldığı ve dünyayla bütünleşmenin geri dönüşü olmayan bir noktaya eriştiği Türk ekonomisinin öncelikleri; stratejik aktiflere erişim ve ‘erişilebilen aktiflerin içselleştirebilmesi’ bakımından, yüksek ölçüde beceri sahibi işgününün yetiştirilmesine ve ülkede tutulmasına yönelik tedbirlerin alınmasını zorunlu kılmaktadır; ki bu da yukarıda işaret edilen ve çok önemsenen birkaç husustan ikincisidir. Bir başka ifadeyle mikroekonomik tedbirler ekonomi gündeminde çoktan makroekonomik tedbirlerin yerine geçmelidir ve doğrudan dış yatırımlar konusu bu tartışmanın belkemiğinde bulunmaktadır.
Bu yazı Rekabet Forumu'nun Ekim 2006 sayısında yayınlanmıştır.
Etiketler:
yabancı sermayeli yatırımlar
Küresel sermaye yabancımız mı?
Türkiye’nin ekonomik sorunlarına sadece ‘ulusal ekonomi’ düzeyinde çözüm aranması doğru değildir. Örneğin, ‘ulusal kalkınma’ kavramının bugünkü durumuna bakalım: Bütünüyle dışa açık bir ekonomide ne eskisi gibi ‘bebek endüstriler tezinin’ uygulama alanı bulması ne de ithal ikameci politikaların uygulanması mümkündür. Son dönemde gündemin üst sıralarında yer alan ‘ulusal sermaye’ tartışması bu yaklaşımla ele alınmalıdır. Öyle ki, Türkiye’de ve gelişmekte olan diğer ülkelerde 1960’larda ve 70’lerde uygulanan ve ‘ithal ikâmecilik’ diye anılan iktisadî politikaların, ne ölçüde sedece ‘yerel ya da ulusal’ ihtiyaçlardan kaynaklandığı bile tartışmalıdır. Dolayısıyla bugünkü Türkiye ekonomisinin dinamikleri tarihsel süreç içinde değerlendirilmeli ve gelecek için iktisaden ve siyaseten ‘yapılabilir’ öneriler geliştirilmelidir.
Hoşlansak da hoşlanmasak da bir ‘küresel kapitalizm’ gerçeğiyle karşı karşıyayız. Çin Komünist Partisi tarafından yönetilen Çin ekonomisi bile bugün kapitalist mantık dahilinde işliyor. Türkiye ekonomisinin sorunlarına yönelik çözüm önerilerinin de bu doğrultuda ele alınması gerekiyor. Türkiye örneğinde 1930’larda başlayan devletçiliğin, Amerika Birleşik Devletleri’nde 1930’larda uygulanan New Deal politikalarının ve pekçok ülkede II. Dünya Savaşı sonrasından başlayarak 1980’lere kadar erişen Keynezyen politikaların zamanımızın koşullarında izlenmesi zorlaşmıştır.
Peki küreselleşen ekonomide ne yapmalı, nasıl yapmalı? Öncelikle yeni yapının özelliklerini kavramayı kolaylaştırabilecek birkaç hususun not edilmesinde yarar var: Küresel ekonomik bütünleşme, ulusal politika alanını gittikçe daraltıyor. Çokuluslu şirketlerin dünya ticaretinin üçte ikisini kontrol ettiği, uluslararası ticaret önündeki engellerin her geçen gün biraz daha aşındığı, sınır ötesi sermaye hareketlerinin engel tanımadığı, hükûmetlerin çokuluslu şirketler karşısındaki pazarlık güçlerinin azaldığı ve Dünya Ticaret Örgütü, Uluslararası Para Fonu ya da Dünya Bankası gibi ulusüstü kuruluşların hükûmetler üzerindeki baskı kaabiliyetini artırdığı yeni dönemde ‘rekabet’ kavramı daha çok öne çıkıyor. O halde esasen yapılması gereken Türk ekonomisinin uluslararası arenadaki rekabet gücünü yükseltmektir.
Türk ekonomisinin rekabet gücünün nasıl artırılabileceği, nasıl daha çok katma değer üretebileceğimizle; küresel değer zincirinde nasıl daha yukarı tırmanabileceğimizle ilgilidir. Bir başka ifadeyle fiziksel üründen ziyade ne ölçüde bilgi, yenilik ve teknoloji üretebildiğimiz, tasarım yapabildiğimiz, marka yaratabildiğimiz rekabetçiliğimizi belirleyecektir. Bu hususların daha iyi anlaşılabilmesi ‘bizim kim olduğumuz’ sorusunun cevaplanmasını gerektiriyor. Aynı soruyu şu şekilde formüle etmek de mümkün: Türk ekonomisi bünyesindeki oyunculardan hangileri Türk, hangileri yabancı olarak nitelenmeli?
Yabancı sermaye konusu maalesef yeterince anlaşılabilmiş değil. Öncelikle bazı algılama hatalarının düzeltilmesi gerekiyor. Örneğin Türkiye’de tarihsel olarak yabancı sermayenin ağırlığının genellikle sanıldığının çok ötesinde olduğunun kavranmasında yarar var. Bugün Türkiye’de üretilen pek çok ürünün yabancı sermaye tarafından kurulan ya da iştirak edilen işletmeler tarafından üretilmeye başlandığı not edilmeli. Günümüzün Türkiye ekonomisi de yabancı sermayeyle iç içe. Başta da işaret ettiğim gibi 1960’lardan 1980’e kadar izlenen ithal ikameci politikalar da özellikle özel sermaye birikimi bakımından yabancı sermayeli şirketlerin Türkiye’ye girişlerine zemin hazırlayan bir yapı yaratmıştır ve zamanımızın koşulları o dönemin üzerine inşa edilmiştir. Dolayısıyla ithal ikâmeci dönemdeki ‘kalkınmacı’ anlayışın dahi ne ölçüde içeride imâl edildiği şüphelidir. Bütün bunlar beni Türkiye gibi sanayileşme sürecini tamamlayamadan dünya ekonomisine eklemlenmiş ülkeler bakımından, ‘ulusal sermaye’ kavramının geçerliliğini sorgulamaya itiyor. Geleneksel anlamda ‘ulusal sermaye’ diye nitelenen olgu yabancı sermaye ile öylesine iç içe geçmiş durumda ki artık kimin yerli kimin yabancı olduğunu belirlemek hiç de kolay değil. Bu ülkemiz için böyle olduğu gibi başka ülkeler için de geçerli. Hele Türkiye’de gün geçmiyor ki yerli firmalara yabancı ortaklıklar gündeme gelmesin. Bu durumda belki de yeni bir tasnif yapmak ve sermayeyi ‘ulusal sermaye – yabancı sermaye’ yerine ‘yerel sermaye – küresel sermaye’ olarak ayırmak gerekiyor.
Belirttiğim gibi “Hangi sermaye ulusal sermayedir?” sorusunun cevabını vermek gittikçe daha çok güçleşiyor. Sermaye sahipleri Türk vatandaşı iseler mi? Yoksa sermaye - sahibi kim olursa olsun - Türkiye’de yatırıma dönüştürülmüş ise mi? Peki Türk vatandaşı olan şahısların denetimindeki sermaye bir başka ülkede yatırıma dönüşüyorsa ve o yatırımın Türkiye’ye, Türk ekonomisine şu ya da bu şekilde herhangi bir katkısı yoksa; o sermayeyi de Türk sermayesi mi sayacağız? Ya da sahibi yabancı uyruklu şahıslar olmakla birlikte Türkiye’de yatırıma dönüşen, Türk vatandaşlarına iş veren, kârını Türkiye’de yeni yatırımların finansmanında kullanan sermayeyi; ulusal sayılan sermayeden daha yabancı görmenin ne anlamı olabilir? Veya sermaye sahibinin Türk vatandaşı olması – diyelim – onun şirketinde çalışan Türk vatandaşlarının, yabancı sermayeli sayılan başka bir şirkette çalışanlara kıyasla, her ne şart altında olursa olsun daha iyi koşullarda çalıştıklarını garanti eder mi? Kanaatimce esas olan sermayenin kimin mülkiyetinde olduğundan ziyade, değerin nerede yaratıldığı ve yaratılan değerin nerede tutulduğu ve kimler arasında paylaşıldığıyla ilgilidir. Bu bakımdan özel sermayenin kimin mülkiyetinde olduğunun – hele 21. yüzyılın dünyasında - pek bir önemi yoktur. Bir başka ifadeyle, sermayenin kimin denetiminde olduğunu sorgulamak yerine, öncelikle hangi ülkeye ne ölçüde yarar sağladığı sorgulanmalıdır. Bu sermayenin kimin denetiminde olduğunun dikkate alınmaması demek değidir. Tersine ‘denetim’ konusu uluslararası doğrudan yatırımlar konusunun özünü oluşturur. Fakat, sermaye hareketlerinin mantığı ‘ulusallık’ yaklaşımından ziyade ‘kârlılık ve büyüme’ mantığına dayanmaktadır. Dolayısıyla, kâr ve büyüme vadeden topraklara gitmek ve oralarda yerleşmek sermayenin doğasında vardır. Bu şartlar altında önemli olan husus Türkiye’nin sermaye çeken, nitelikli yatırım çeken bir ülke hâline getirilmesidir. ‘Nitelikli yatırım’ yüksek katma değer üretebilen yatırım demektir. Nitelikli yatırım, ülkenin altyapısının her anlamda güçlendirilmesini gerektirir. Ülkenin fizikî, kurumsal, hukukî, insangücü altyapısı güçlendirilmelidir. Eğer bir ülke bu yönde başarı kaydedebiliyorsa, yerel sermaye o ülkede kalır, küresel sermaye o ülkeye gider ve yerleşir. Önemli olan o ülkede yüksek katma değerin üretilebilmesi ve tutulabilmesidir.
Bu süreçte yerel sermayeden olduğu kadar küresel sermayeden de yararlanmak zorunluluktur. Hatta gerektiğinde yerel sermaye de küreselleşmeli, başka ülkelerde yatırım yapmalı, özellikle stratejik aktiflere; finansman kaynaklarına, teknolojiye ve organizasyonel becerilere erişmenin yeni kanallarını elde etmelidir. Tabii, küreselleşen yerel sermayenin ancak katma değerin büyük bölümünü bu topraklara aktarmayı tercih edeni bizim kalacak; diğer kısmı bize yabancılaşacaktır. Bu topraklarda katma değer üreten ve ürettiğini yine bu topraklarda tutan yabancılarsa artık bizden sayılmalıdır.
Bu yazı Ekonometri Dergisi'nin Eylül 2007 sayısında yayınlanmıştır.
Hoşlansak da hoşlanmasak da bir ‘küresel kapitalizm’ gerçeğiyle karşı karşıyayız. Çin Komünist Partisi tarafından yönetilen Çin ekonomisi bile bugün kapitalist mantık dahilinde işliyor. Türkiye ekonomisinin sorunlarına yönelik çözüm önerilerinin de bu doğrultuda ele alınması gerekiyor. Türkiye örneğinde 1930’larda başlayan devletçiliğin, Amerika Birleşik Devletleri’nde 1930’larda uygulanan New Deal politikalarının ve pekçok ülkede II. Dünya Savaşı sonrasından başlayarak 1980’lere kadar erişen Keynezyen politikaların zamanımızın koşullarında izlenmesi zorlaşmıştır.
Peki küreselleşen ekonomide ne yapmalı, nasıl yapmalı? Öncelikle yeni yapının özelliklerini kavramayı kolaylaştırabilecek birkaç hususun not edilmesinde yarar var: Küresel ekonomik bütünleşme, ulusal politika alanını gittikçe daraltıyor. Çokuluslu şirketlerin dünya ticaretinin üçte ikisini kontrol ettiği, uluslararası ticaret önündeki engellerin her geçen gün biraz daha aşındığı, sınır ötesi sermaye hareketlerinin engel tanımadığı, hükûmetlerin çokuluslu şirketler karşısındaki pazarlık güçlerinin azaldığı ve Dünya Ticaret Örgütü, Uluslararası Para Fonu ya da Dünya Bankası gibi ulusüstü kuruluşların hükûmetler üzerindeki baskı kaabiliyetini artırdığı yeni dönemde ‘rekabet’ kavramı daha çok öne çıkıyor. O halde esasen yapılması gereken Türk ekonomisinin uluslararası arenadaki rekabet gücünü yükseltmektir.
Türk ekonomisinin rekabet gücünün nasıl artırılabileceği, nasıl daha çok katma değer üretebileceğimizle; küresel değer zincirinde nasıl daha yukarı tırmanabileceğimizle ilgilidir. Bir başka ifadeyle fiziksel üründen ziyade ne ölçüde bilgi, yenilik ve teknoloji üretebildiğimiz, tasarım yapabildiğimiz, marka yaratabildiğimiz rekabetçiliğimizi belirleyecektir. Bu hususların daha iyi anlaşılabilmesi ‘bizim kim olduğumuz’ sorusunun cevaplanmasını gerektiriyor. Aynı soruyu şu şekilde formüle etmek de mümkün: Türk ekonomisi bünyesindeki oyunculardan hangileri Türk, hangileri yabancı olarak nitelenmeli?
Yabancı sermaye konusu maalesef yeterince anlaşılabilmiş değil. Öncelikle bazı algılama hatalarının düzeltilmesi gerekiyor. Örneğin Türkiye’de tarihsel olarak yabancı sermayenin ağırlığının genellikle sanıldığının çok ötesinde olduğunun kavranmasında yarar var. Bugün Türkiye’de üretilen pek çok ürünün yabancı sermaye tarafından kurulan ya da iştirak edilen işletmeler tarafından üretilmeye başlandığı not edilmeli. Günümüzün Türkiye ekonomisi de yabancı sermayeyle iç içe. Başta da işaret ettiğim gibi 1960’lardan 1980’e kadar izlenen ithal ikameci politikalar da özellikle özel sermaye birikimi bakımından yabancı sermayeli şirketlerin Türkiye’ye girişlerine zemin hazırlayan bir yapı yaratmıştır ve zamanımızın koşulları o dönemin üzerine inşa edilmiştir. Dolayısıyla ithal ikâmeci dönemdeki ‘kalkınmacı’ anlayışın dahi ne ölçüde içeride imâl edildiği şüphelidir. Bütün bunlar beni Türkiye gibi sanayileşme sürecini tamamlayamadan dünya ekonomisine eklemlenmiş ülkeler bakımından, ‘ulusal sermaye’ kavramının geçerliliğini sorgulamaya itiyor. Geleneksel anlamda ‘ulusal sermaye’ diye nitelenen olgu yabancı sermaye ile öylesine iç içe geçmiş durumda ki artık kimin yerli kimin yabancı olduğunu belirlemek hiç de kolay değil. Bu ülkemiz için böyle olduğu gibi başka ülkeler için de geçerli. Hele Türkiye’de gün geçmiyor ki yerli firmalara yabancı ortaklıklar gündeme gelmesin. Bu durumda belki de yeni bir tasnif yapmak ve sermayeyi ‘ulusal sermaye – yabancı sermaye’ yerine ‘yerel sermaye – küresel sermaye’ olarak ayırmak gerekiyor.
Belirttiğim gibi “Hangi sermaye ulusal sermayedir?” sorusunun cevabını vermek gittikçe daha çok güçleşiyor. Sermaye sahipleri Türk vatandaşı iseler mi? Yoksa sermaye - sahibi kim olursa olsun - Türkiye’de yatırıma dönüştürülmüş ise mi? Peki Türk vatandaşı olan şahısların denetimindeki sermaye bir başka ülkede yatırıma dönüşüyorsa ve o yatırımın Türkiye’ye, Türk ekonomisine şu ya da bu şekilde herhangi bir katkısı yoksa; o sermayeyi de Türk sermayesi mi sayacağız? Ya da sahibi yabancı uyruklu şahıslar olmakla birlikte Türkiye’de yatırıma dönüşen, Türk vatandaşlarına iş veren, kârını Türkiye’de yeni yatırımların finansmanında kullanan sermayeyi; ulusal sayılan sermayeden daha yabancı görmenin ne anlamı olabilir? Veya sermaye sahibinin Türk vatandaşı olması – diyelim – onun şirketinde çalışan Türk vatandaşlarının, yabancı sermayeli sayılan başka bir şirkette çalışanlara kıyasla, her ne şart altında olursa olsun daha iyi koşullarda çalıştıklarını garanti eder mi? Kanaatimce esas olan sermayenin kimin mülkiyetinde olduğundan ziyade, değerin nerede yaratıldığı ve yaratılan değerin nerede tutulduğu ve kimler arasında paylaşıldığıyla ilgilidir. Bu bakımdan özel sermayenin kimin mülkiyetinde olduğunun – hele 21. yüzyılın dünyasında - pek bir önemi yoktur. Bir başka ifadeyle, sermayenin kimin denetiminde olduğunu sorgulamak yerine, öncelikle hangi ülkeye ne ölçüde yarar sağladığı sorgulanmalıdır. Bu sermayenin kimin denetiminde olduğunun dikkate alınmaması demek değidir. Tersine ‘denetim’ konusu uluslararası doğrudan yatırımlar konusunun özünü oluşturur. Fakat, sermaye hareketlerinin mantığı ‘ulusallık’ yaklaşımından ziyade ‘kârlılık ve büyüme’ mantığına dayanmaktadır. Dolayısıyla, kâr ve büyüme vadeden topraklara gitmek ve oralarda yerleşmek sermayenin doğasında vardır. Bu şartlar altında önemli olan husus Türkiye’nin sermaye çeken, nitelikli yatırım çeken bir ülke hâline getirilmesidir. ‘Nitelikli yatırım’ yüksek katma değer üretebilen yatırım demektir. Nitelikli yatırım, ülkenin altyapısının her anlamda güçlendirilmesini gerektirir. Ülkenin fizikî, kurumsal, hukukî, insangücü altyapısı güçlendirilmelidir. Eğer bir ülke bu yönde başarı kaydedebiliyorsa, yerel sermaye o ülkede kalır, küresel sermaye o ülkeye gider ve yerleşir. Önemli olan o ülkede yüksek katma değerin üretilebilmesi ve tutulabilmesidir.
Bu süreçte yerel sermayeden olduğu kadar küresel sermayeden de yararlanmak zorunluluktur. Hatta gerektiğinde yerel sermaye de küreselleşmeli, başka ülkelerde yatırım yapmalı, özellikle stratejik aktiflere; finansman kaynaklarına, teknolojiye ve organizasyonel becerilere erişmenin yeni kanallarını elde etmelidir. Tabii, küreselleşen yerel sermayenin ancak katma değerin büyük bölümünü bu topraklara aktarmayı tercih edeni bizim kalacak; diğer kısmı bize yabancılaşacaktır. Bu topraklarda katma değer üreten ve ürettiğini yine bu topraklarda tutan yabancılarsa artık bizden sayılmalıdır.
Bu yazı Ekonometri Dergisi'nin Eylül 2007 sayısında yayınlanmıştır.
Etiketler:
yabancı sermayeli yatırımlar
Niçin bir yabancı sermaye stratejisine ihtiyacımız var?
Yabancı sermayeli doğrudan yatırımları (doğrudan dış yatırımları ya da kısaca dış yatırımları) çekmek konusunda neredeyse tüm ülkeler büyük gayret içindeler. Bu yöndeki çalışmalarda, öncelikli görevleri kendi ülkelerine dış yatırım çekmek olan yatırım promosyon ajanslarından da yararlanılıyor. Hükümetler bu konuda öylesine gayretliler ki bazı ülkelerde birden fazla yatırım promosyon ajansı bile bulunabiliyor. Üstelik sözünü ettiğimiz ülkeler sadece azgelişmişler değiller; gelişmiş ülkeler de dış yatırım peşindeler. Hatta kimi durumlarda potansiyel yatırımların peşindeki ülkeler birbirleriyle kıyasıya rekabete girişiyorlar. Akademik literatürde ‘politika rekabeti’ (policy competition) adıyla anılan bu tür yarışmalar kimi hallerde, yatırımlara evsahipliği yapmak isteyen ülkelerin kendi aralarında, yatırımcı çokuluslu şirketler karşısında kıyasıya bir teşvik (belki de taviz) yarışına girişmeleri biçiminde açığa çıkıyor. Tabii ‘politika rekabeti’ kavramı her zaman “ben öteki ülkeden daha fazla teşvik veriyorum” şeklinde olmak zorunda değil. Genel olarak yatırım ortamının iyileştirilmesi yönündeki çabalar ve ‘yatırım oyununun kurallarını kurumsal bir çerçeve içine oturtma’ yönündeki girişimler de aynı kapsamda değerlendiriliyor. Güney Koreli otomotiv şirketi Hyundai firmasının 1,5 milyar dolar tutarındaki yatırımı için 2005 yılında Çek Cumhuriyeti ve Türkiye ile yürüttüğü görüşmeler esnasında bu iki ülkenin hükümetleri arasındaki çekişme bu tür bir politika rekabetine örnek gösterilebilir belki. Fakat, bu hikayenin başlı başına birkaç makale konusu olabilecek yönleri bulunduğunu not etmekte fayda var.
Peki gelişmiş ya da gelişmekte olan tüm ülkeler dış yatırım çekmek için kıyasıya rekabet içinde olduklarına göre “yabancı sermayeli yatırımlar ‘her durumda’ iyidir” diyebilir miyiz? Şahsen bu tür yaklaşımları yetersiz ve kolaycı görüyorum. Aynı şekilde “yabancı sermayeli yatırım ‘her durumda’ kötüdür” yaklaşımı da yetersiz ve kolaycı bence.
Büyük bir nüfusumuz, ciddi boyutlarda bir işsizlik sorunumuz ve hızla ilerleyen iletişim teknolojisinin de etkisiyle gittikçe daha çok tüketmeyi arzulayan gençlerimiz var. Bu taleplerin karşılanması daha öncekilerin olduğu gibi bugünkü hükümetin de en büyük sorumlulukları arasında. Bunlar sadece bize özgü sorunlar da değiller. Almanya gibi dev bir ekonomi bile benzer sorunlarla baş etmeye çalışıyor. Dolayısıyla istihdam yaratan ekonomik büyümeye ihtiyaç var. Bu ise yatırım yapılmasını gerektiriyor. Oysa bu çapta yatırımların sadece yerel sermaye birikimi ile yapılması mümkün değil. Zaten yerel sermayenin yatırım seçeneklerini de sadece yurt içi ile sınırlamak ne mümkün ne de doğru. Kaldı ki sermayenin doğduğu ve birikmeye başladığı ülkenin sorunlarına ‘kâr ve büyüme saiklerinin ötesinde’ hassasiyet göstermesi beklenemez. Bu tür hassasiyetler sermayeye hükmeden kişilerde bulunabilir ama sistemin mantığı maalesef kişisel hassasiyetleri öne çıkarmaya hiç elverişli değil. Ayrıca kapitalist dünya ekonomisinin bize dayattıkları karşışında çok fazla seçme şansımız da yok; uyum sağlamak zorundayız. Bu şartlar altında, yatırımcı sermaye için gözlerin dışa çevrilmesi doğal.
Yeniden önceki konuya, yani “yabancı sermayenin ‘her durumda’ iyiliği ya da kötülüğü” konusuna dönersek, ilkin ‘her durumun ayrı ayrı değerlendirilmesi gerektiği’ söylenmeli. Bir benzetme yararlı olabilir: Ülkemizin bazı bölgelerinin kuraklığı son kertesine kadar yaşadığı bu günlerde “yağmur ‘her durumda’ iyi midir?” sorusuna birlikte cevap arayalım. Bir yandan kuraklık bir yandan da sel felaketi yanyana. Herbiri sanki bir diğerini tamamlıyor ve hatta daha anlamlı hale getiriyor. Aniden bastıran yağmura hazırlıklı olmak hem bir sel felaketinden korunmayı hem de kuraklığa karşı tedbirli olmayı mümkün kılabiliyor. Suyun nereden nereye akıtılması gerektiği önceden yeterince düşünülmemişse eğer; akışın yolu tamamen tesadüflere kalıyor ve yağmur sele dönüşüp önüne geleni sürüklüyor. Dolayısıyla “Evet, yağmur genellikle iyidir; toprağı besler, barajları doldurur ama eğer altyapı yetersizse ya da yoksa bol yağış sel olup insanların evini barkını ellerinden alabilir” demek de mümkün. Öyleyse konu su olduğunda bile sığ genellemelerden kaçınmak gerekiyor. Benzer şekilde, yabancı sermayeli doğrudan yatırımlar konusunu da sağduyu esasına dayanan bir yaklaşımla ele almakta fayda var. Bu ise bir ‘stratejik perspektif’i gerektiriyor.
Tabii işe yabancı sermayeli doğrudan yatırımın ne olduğunu çözümleyerek başlanmalı. Bazen sorular cevaplardan daha önemli olabiliyor. Örneğin: Her sınır ötesi doğrudan yatırım sermaye transferini gerektirir mi? Yatırım nedir? Doğrudan dış yatırım nasıl yapılır? Mevcut işletme ya da tesislerin devralınması yoluyla mı; yoksa yeni işletmelerin kurulması veya yeni tesislerin inşa edilmesi biçiminde mi? Diyelim ki bir başka ülkede yerleşik bir firma gelip Türkiye’de yerleşik yerli bir firmayı ve o firmaya ait olan üretim tesislerini satın alıyor: Bu bir yatırım mıdır? Her türlü yatırım sermaye stokuna net katkı sağlar mı? Eğer sözü edilen devir işlemi sonrasında bir yenileme, iyileştirme veya kapasite artırımı yoksa Türkiye’nin sermaye stoku artar mı? Her türlü yatırım istihdamı artırır mı? İstihdam etkisi olumsuz olan yatırımlar da var mı? Varsa getirisi hem işletme hem de toplumsal etkileri bakımından ne olur? El değiştiren tesisi satan yerli sermaye sahibinin eline geçen mali sermaye Türkiye’de bir ‘yeni yatırım’ın finansmanında kullanılırsa ne olur; Türkiye’den çıkarsa ne olur? Yabancı sermayeli şirketlerin dağıtılmayan kârlarının yeniden yatırılması yurt dışından içeriye herhangi bir sermaye transferi olmaksızın evsahibi ülkedeki yabancı sermayeli doğrudan yatırım stokunu artırır mı? Bizim için hangi sektörler öncelikli olmalı? Madencilik sektöründeki yabancı sermayeli doğrudan yatırımlarla, imalat ya da hizmetler sektörlerindeki doğrudan yatırımların ülke ekonomisi üzerindeki etkileri farklı mıdır? Yabancı sermayeli her yatırım evsahibi ülkeye teknoloji transferini garantiler mi? Peki yabancı sermayeden ne bekliyoruz? Önceliklerimiz neler? Yabancı sermaye çekmek için biz ne yapmalıyız? Tanıtım mı? Yeter mi peki?
Türkiye’nin bu tür soruların cevaplarının arandığı bir stratejik bir pespektife; bir başka ifadeyle ‘yabancı sermaye stratejisi’ne çok ihtiyacı var. Kaldı ki her alanda bir stratejimiz olmalı. Aksi halde akıntıya kapılmışız demektir. Artık akıntı nereye sürüklerse...
Bu yazı daha önce Genç Ankara Dergisi'nin Kasım-Aralık 2007 sayısında ve Finans Kulüp - Türkiye Finans Yöneticileri Vakfı'nın internet sitesinde yayınlanmıştır.
Peki gelişmiş ya da gelişmekte olan tüm ülkeler dış yatırım çekmek için kıyasıya rekabet içinde olduklarına göre “yabancı sermayeli yatırımlar ‘her durumda’ iyidir” diyebilir miyiz? Şahsen bu tür yaklaşımları yetersiz ve kolaycı görüyorum. Aynı şekilde “yabancı sermayeli yatırım ‘her durumda’ kötüdür” yaklaşımı da yetersiz ve kolaycı bence.
Büyük bir nüfusumuz, ciddi boyutlarda bir işsizlik sorunumuz ve hızla ilerleyen iletişim teknolojisinin de etkisiyle gittikçe daha çok tüketmeyi arzulayan gençlerimiz var. Bu taleplerin karşılanması daha öncekilerin olduğu gibi bugünkü hükümetin de en büyük sorumlulukları arasında. Bunlar sadece bize özgü sorunlar da değiller. Almanya gibi dev bir ekonomi bile benzer sorunlarla baş etmeye çalışıyor. Dolayısıyla istihdam yaratan ekonomik büyümeye ihtiyaç var. Bu ise yatırım yapılmasını gerektiriyor. Oysa bu çapta yatırımların sadece yerel sermaye birikimi ile yapılması mümkün değil. Zaten yerel sermayenin yatırım seçeneklerini de sadece yurt içi ile sınırlamak ne mümkün ne de doğru. Kaldı ki sermayenin doğduğu ve birikmeye başladığı ülkenin sorunlarına ‘kâr ve büyüme saiklerinin ötesinde’ hassasiyet göstermesi beklenemez. Bu tür hassasiyetler sermayeye hükmeden kişilerde bulunabilir ama sistemin mantığı maalesef kişisel hassasiyetleri öne çıkarmaya hiç elverişli değil. Ayrıca kapitalist dünya ekonomisinin bize dayattıkları karşışında çok fazla seçme şansımız da yok; uyum sağlamak zorundayız. Bu şartlar altında, yatırımcı sermaye için gözlerin dışa çevrilmesi doğal.
Yeniden önceki konuya, yani “yabancı sermayenin ‘her durumda’ iyiliği ya da kötülüğü” konusuna dönersek, ilkin ‘her durumun ayrı ayrı değerlendirilmesi gerektiği’ söylenmeli. Bir benzetme yararlı olabilir: Ülkemizin bazı bölgelerinin kuraklığı son kertesine kadar yaşadığı bu günlerde “yağmur ‘her durumda’ iyi midir?” sorusuna birlikte cevap arayalım. Bir yandan kuraklık bir yandan da sel felaketi yanyana. Herbiri sanki bir diğerini tamamlıyor ve hatta daha anlamlı hale getiriyor. Aniden bastıran yağmura hazırlıklı olmak hem bir sel felaketinden korunmayı hem de kuraklığa karşı tedbirli olmayı mümkün kılabiliyor. Suyun nereden nereye akıtılması gerektiği önceden yeterince düşünülmemişse eğer; akışın yolu tamamen tesadüflere kalıyor ve yağmur sele dönüşüp önüne geleni sürüklüyor. Dolayısıyla “Evet, yağmur genellikle iyidir; toprağı besler, barajları doldurur ama eğer altyapı yetersizse ya da yoksa bol yağış sel olup insanların evini barkını ellerinden alabilir” demek de mümkün. Öyleyse konu su olduğunda bile sığ genellemelerden kaçınmak gerekiyor. Benzer şekilde, yabancı sermayeli doğrudan yatırımlar konusunu da sağduyu esasına dayanan bir yaklaşımla ele almakta fayda var. Bu ise bir ‘stratejik perspektif’i gerektiriyor.
Tabii işe yabancı sermayeli doğrudan yatırımın ne olduğunu çözümleyerek başlanmalı. Bazen sorular cevaplardan daha önemli olabiliyor. Örneğin: Her sınır ötesi doğrudan yatırım sermaye transferini gerektirir mi? Yatırım nedir? Doğrudan dış yatırım nasıl yapılır? Mevcut işletme ya da tesislerin devralınması yoluyla mı; yoksa yeni işletmelerin kurulması veya yeni tesislerin inşa edilmesi biçiminde mi? Diyelim ki bir başka ülkede yerleşik bir firma gelip Türkiye’de yerleşik yerli bir firmayı ve o firmaya ait olan üretim tesislerini satın alıyor: Bu bir yatırım mıdır? Her türlü yatırım sermaye stokuna net katkı sağlar mı? Eğer sözü edilen devir işlemi sonrasında bir yenileme, iyileştirme veya kapasite artırımı yoksa Türkiye’nin sermaye stoku artar mı? Her türlü yatırım istihdamı artırır mı? İstihdam etkisi olumsuz olan yatırımlar da var mı? Varsa getirisi hem işletme hem de toplumsal etkileri bakımından ne olur? El değiştiren tesisi satan yerli sermaye sahibinin eline geçen mali sermaye Türkiye’de bir ‘yeni yatırım’ın finansmanında kullanılırsa ne olur; Türkiye’den çıkarsa ne olur? Yabancı sermayeli şirketlerin dağıtılmayan kârlarının yeniden yatırılması yurt dışından içeriye herhangi bir sermaye transferi olmaksızın evsahibi ülkedeki yabancı sermayeli doğrudan yatırım stokunu artırır mı? Bizim için hangi sektörler öncelikli olmalı? Madencilik sektöründeki yabancı sermayeli doğrudan yatırımlarla, imalat ya da hizmetler sektörlerindeki doğrudan yatırımların ülke ekonomisi üzerindeki etkileri farklı mıdır? Yabancı sermayeli her yatırım evsahibi ülkeye teknoloji transferini garantiler mi? Peki yabancı sermayeden ne bekliyoruz? Önceliklerimiz neler? Yabancı sermaye çekmek için biz ne yapmalıyız? Tanıtım mı? Yeter mi peki?
Türkiye’nin bu tür soruların cevaplarının arandığı bir stratejik bir pespektife; bir başka ifadeyle ‘yabancı sermaye stratejisi’ne çok ihtiyacı var. Kaldı ki her alanda bir stratejimiz olmalı. Aksi halde akıntıya kapılmışız demektir. Artık akıntı nereye sürüklerse...
Bu yazı daha önce Genç Ankara Dergisi'nin Kasım-Aralık 2007 sayısında ve Finans Kulüp - Türkiye Finans Yöneticileri Vakfı'nın internet sitesinde yayınlanmıştır.
Değişen dünyada çokuluslu şirketler
Günümüzde iktisadî, siyasî, toplumsal ya da kültürel konulardan söz edilirken belki de en çok kullanılan kavram küreselleşme olsa gerektir. Küreselleşme, farklı ülkeler arasındaki ekonomik bütünleşme düzeyinin yükselişine ve dünya geneline yayılışına işaret etmektedir. Uluslararası iktisadî bütünleşme yolunda dünya ölçeğinde bir hayli yol alınmış olsa da, gerçekte, ülkelerin küresel düzeyde olmaktan çok bölgesel bloklar düzeyinde bütünleştiği gözden kaçırılmamalıdır.[1] Ayrıca, geçmişte bugünkü ölçülere erişilmemiş olmakla birlikte, küreselleşme dalgasının ilk kez yaşanmadığı da not edilmelidir.[2] Bütün bunlar bir yana; küreselleşme sürecinin gerisinde belki de en önemli rolü üstlenen çokuluslu şirketlere ve bunların iktisadî faaliyetlerinin özünü oluşturan doğrudan dış yatırımlar konusuna eğilmekte fayda vardır. Bu şirketler, gündelik hayatta adlarına son derece aşina olduğumuz, en harcıâlem mal ve hizmetlerden en karmaşıklarına kadar binlerce mal ya da hizmeti dünyanın pek çok ülkesinde aynı anda üretir ve satarlar. Popüler kültürün üretiminde ve dünya çapında yaygınlaşmasında da kilit rolü oynayanlar yine onlardır. Kimisi bir ülkenin milli gelirini yutabilecek kadar büyük kimisi çok küçük ölçeklidir. Her durumda ve her şekilde kâr ve sermaye birikimi peşindedirler. Bu yönleriyle ‘ulusal şirketlerden’ farklı değillerdir ama onları başka şirketlerden ayıran önemli özelliklerinin bulunduğu da muhakkaktır.
Öte yandan, özellikle son yıllarda neredeyse tüm ülkelerin devletleri, kendi ülkelerinde yatırım yapsınlar diye bu şirketlerin peşinde koşar hâle gelmişlerdir. Devletlerin bu girişimleri önemli ölçüde uluslararası kuruluşlar tarafından yönlendirilmekte ve desteklenmekte ve bu şirketlerin faaliyet süreçlerini kolaylaştırmak için yoğun çaba harcanmaktadır. Öyleyse, modern dünyanın nasıl işlediğini kavrayabilmek için çokuluslu şirketleri anlamak bir önkoşul haline gelmiştir. Bir başka ifadeyle, çokuluslu şirket, çokuluslu girişim, ulus-ötesi şirket gibi farklı fakat birbirlerinin yerine kullanılabilen adlarla anılan bu şirketleri anlamak, modern kapitalist ekonominin ve hatta modern siyasi, toplumsal ve kültürel sistemlerin işleyiş süreçlerinin ne şekilde örgütlendiğini kavrayabilmek için zorunludur.
Çokuluslu şirket ve doğrudan dış yatırım
Bu bakımdan konuya doğrudan dış yatırımın ve bu yatırımları yapan çokuluslu şirketin ne olduğunu tanımlayarak başlanmalıdır. Doğrudan dış yatırım, bir ülkede yerleşik bir şirketin başka bir ülkede idarî kontrolü elinde tutacak biçimde yaptığı yatırım faaliyetlerini ifade eder. Bir dış yatırım, asgarî yüzde 10 düzeyinde bir yabancı sermaye payının mevcudiyeti durumunda, Uluslararası Para Fonu (IMF) ve Birleşmiş Milletler Ticaret ve Kalkınma Konferansı Teşkilatı (UNCTAD) tarafından yabancı sermayeli doğrudan dış yatırım sayılmaktadır.[3] Burada esas olan hisse oranından ziyade kontrol gücüdür ve sınır ötesi bir yatırım yatırımcıya kontrol imkânı veriyorsa doğrudan dış yatırım aksi halde ise portföy yatırımı olarak kabul edilir. Bu yaklaşımla, en az iki ülkede kendi kontrolü altında üretken faaliyetler yürüten şirketler çokuluslu şirket kabul edilirler. Doğası gereği bir çokuluslu şirket ana şirket ile bağlılarından müteşekkildir. Ana şirketin yerleşik olduğu ülke konuk ülke (sermaye ihraç eden ülke), yatırımın yapıldığı ülke ise konak ülke (sermaye ithal eden evsahibi ülke) biçiminde adlandırılabilir.
UNCTAD (2007)[4] tarafından yayınlanan Dünya Yatırım Raporu’na göre 2006 yılında dünya genelinde yabancı sermayeli doğrudan dış yatırımların toplam tutarı 1.306 milyar dolardır. Bu tutar önceki yılınkiyle karşılaştırıldığında yüzde 38’lik bir büyümeye işaret etmektedir. Belirtilen toplamın 857 milyar doları sanayileşmiş ülkelere, 379 milyar doları gelişmekte olan ülkelere, 69 milyar doları ise eski sosyalist ülkelere (transition countries) yatırılmıştır. Bunun yanı sıra, dünya ticaretin asgarî üçte birinin çokuluslu şirketlerin kendi bünyelerinde; başka bir ifade ile ana şirket ile bağlıları arasında, üçte birinin de ayrı çokuluslu şirketler arasında gerçekleştirildiği dikkate alındığında, çokulusluluk olgusunun önemi iyice belirginleşmektedir.
Çokuluslu şirketin saikleri
Çokuluslu şirket faaliyetlerinin gerisinde yatan saiklere de dikkatle bakılmalıdır. Bu şirketler hizmetler sektöründen (bankacılık, yönetim danışmanlığı, turizm, taşımacılık vb.) imalat sanayine veya petrol ve madencilik gibi doğal kaynakların çıkarılıp işlenmesine kadar çok farklı alanlarda faaliyette bulunmaktadır. Bütün bu faaliyetlerin gerisindeki saiklerden hareketle doğrudan dış yatırımları pazar arayan, etkinlik arayan, kaynak arayan ve stratejik aktif arayan yatırımlar biçiminde sınıflandırmak mümkündür.[5] Dolayısıyla bir çokuluslu şirketin faaliyetlerinin konuk ve konak ülkeler açısından ne tür sonuçlar doğurabileceği, o şirketin faaliyet türü ile faaliyetinin gerisinde bu saiklerden hangilerinin bulunduğu ile yakından ilgilidir.
Çokuluslu şirketleri ulusal şirketlerden farklı kılan unsurlar
Bu şirketleri ulusal şirketlerden farklılaştıran hususların da belirginleştirilmesi gerekir. Eğer dünya üzerinde tek bir devlet, tek bir para birimi, tek bir vergi sistemi olsaydı, çokuluslu şirketlerden de söz edilemezdi. O halde her şeyden evvel farklı devletlerin mevcudiyeti çokuluslu şirketlerin mevcudiyetinin önkoşuldur. Neoklasik iktisat teorisi yatırımın kim tarafından yapıldığının üzerinde durmaz; yatırımın kendisi ile ilgilenir. Oysa yatırımcının kimliği pek çok başka unsuru etkileme kapasitesine sahiptir. Bu açıdan bakıldığında çokuluslu şirketlerin faaliyetlerinin sadece iktisadî yönlerini değil, yukarıda değinildiği gibi siyasî, toplumsal ve kültürel yönlerini de anlamak kolaylaşır. Kapitalizm tarihinin önemli bir bölümünde çokuluslu şirketlerin çok etkili roller üstlendikleri görülmektedir.
Modern çokuluslu şirket esasen II. Dünya Savaşını izleyen dönemde ortaya çıkmıştır. Bu dönemde özellikle ABD şirketleri, ABD’nin siyasî ve askerî hegemonyasının tesis edilmesiyle birlikte, öncelikle Avrupa ülkelerindeki faaliyetlerini genişletmişlerdir. Hatta, gelişmekte olan ülkelerde bu dönemde yaygılaşan ithal ikâmeci kalkınma arayışlarının dahi, özellikle ABD kökenli çokuluslu şirketler tarafından ABD hükümeti aracılığıyla gelişmekte olan ülke hükümetlerine empoze edildiğini ileri süren görüşler vardır.[6] Elbette modern çokuluslu şirketin ataları sayılabilecek şirketlerin ortaya çıkışı çok daha öncelerine dayanmaktadır. On dördüncü yüzyılda örneğin İtalyan şehir devletlerinde kurulmuş ve sınır ötesi alanlara açılabilmiş Medici Bankası gibi şirketlerle karşılaşmak mümkündür. Ya da çok daha sonraları, örneğin 17., 18. ve 19. yüzyıllarda dünya ticaretinin önemli bir bölümünü denetleme imkânına sahip olan Doğu Hindistan Şirketi, Kraliyet Afrika Şirketi veya Hudson Körfezi Şirketi gibi başka şirketler de modern çokuluslu şirketin ataları arasında anılırlar. Sözü edilen dönemlerde uluslararası ticarete hükmeden şirketlerin ortak özelliklerine dikkat edildiğinde, bu şirketlerin İngiliz, Hollanda ya da Fransız sömürge imparatorluklarının hakim oldukları sömürge ülkeler ile sömürgeci ülkeler arasındaki ticarî faaliyeti kontrol eden örgütler oldukları ve bizzat sömürgeci devletlerin koruması altında temelde emperyalist yönü belirginleşen iktisadî faaliyetler sürdürdükleri görülmektedir. Bir başka ifadeyle kendi dönemlerinin çokulusluları sayılabilecek olan bu şirketlerin varlık sebebi emperyalist kaynak aktarımının en önemli aracı olmalarıdır. Örneğin İngiliz Doğu Hindistan Şirketi, İngiltere’nin Hindistan üzerinde yüzyıllar süren denetiminin baş aktörüdür. Birinci ve İkinci Dünya Savaşlarının da emperyalist paylaşım savaşları olduğu, bu savaşlarda açılan cephelerde ve sonuçlarında belirginleşmektedir. Ayrıca, bu savaşların öncesinde ya da sonrasında, kendi dönemlerinin şartlarında çokulusluluk niteliğini haiz şirketlerin oynadıkları roller çarpıcıdır. Sadece Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönem tarihi bile bu rollere ilişkin çarpıcı kanıtlarla doludur. En yalın ifadesiyle bu savaşlar, kapitalist dünya sistemi içindeki farklı iktisadi menfaat grupları arasındaki çelişkilerin, piyasa düzeni içinde çözülememiş olmasının sonucudur. Elbette bütün insan ya da toplum ilişkilerini sadece ve sadece iktisadî menfaat farklılarına indirgemek doğru değildir. Fakat, örneğin Osmanlı İmparatorluğu’nu Birinci Dünya Savaşı’na sokan Almanya şüphesiz ki hızla sanayileşen kendi ekonomisine ve bu iktisadî yapıyı çalıştıran şirketlerine hammadde ve pazar bulmak endişesiyle hareket ediyordu. İkinci Dünya Savaşı öncesinde de yine örnek olarak Japon ekonomisinin ve Japon şirketlerinin sınır ötesi faaliyetlerinin savaş üzerindeki etkilerinin incelenmesi, çokuluslu şirketlerin dünya tarihindeki rollerine dair hayli öğretici olabilir. Günümüz de geçmişten pek farklı olmasa gerektir. Irak’ın işgali sonrasında bu ülkede faaliyetlerini yoğunlaştıran, başta enerji alanındakiler olmak üzere güçlü ve büyük ölçekli çokuluslu şirketlerin faaliyetleri, uluslararası siyasî ilişkiler üzerindeki çokuluslu şirket nüfuzunun adeta bir simgesi hâline gelmiştir.
Doğrudan dış yatırımların finansman kaynakları
Yukarıda belirtildiği gibi son derece yüksek tutarlara erişebilen doğrudan dış yatırımların finansmanında kullanılan fonların önemli bir kısmının dağıtılmayan ve yeniden yatırılan kârlar ile finanse edildiği ifade edilmelidir. Örneğin, 2006 yılında 1.306 milyar dolara erişen toplam doğrudan dış yatırımların dünya genelinde yüzde 30’unun, gelişmekte olan ülkelerde ise yaklaşık yarısının yeniden yatırılan kârlarla finanse edildiği görülmektedir.[7] Bu husus, doğrudan dış yatırımların sadece sermaye ihracından ibaret olmadığını göstermesi bakımından önemlidir. Dolayısıyla dış yatırım bir bakıma yatırımcının kendisininkinden başka bir ülkenin toprağına ektiği tohumun ağaca dönüşmesine benzetilebilir. Bu durumda başka bir ülkede bir ağaca sahip olmak, ağacın o ülkeye taşınmasını gerektirmemektedir. Öyleyse mesele sadece sermaye fazlası ya da sermaye açığı konularıyla sınırlı değildir. Esas olan, karmaşık bir yapının örgütlenebilmesi ve verimli bir şekilde işletilebilmesiyle ilişkilidir.
Öte yandan, tohumu ağaca çeviren unsurların başında, tohumun ekildiği topraktan aldıkları gelmektedir. Ayrıca, çokuluslu şirketin dış yatırım yoluyla her durumda konuk ülkeden konak ülkeye sermaye aktarmak zorunda olmadığı da belirginlik kazanmaktadır. Hatta tersine, dış yatırımın tamamen konak ülkedeki yerel kaynaklarla finanse edilmesi bile mümkün olabilir.[8] Bu durumda sadece yatırımın ilk aşaması sonrasında elde tutulan birikmiş kârların kullanımı kâfi gelmez; aynı zamanda, yerel kaynaklardan borçlanmak da gerekir ki bu mümkündür. Bu hususa bağlı olarak, çokuluslu şirketin konak ülkedeki yatırımdan elde ediyor olduğu kâr akımını nasıl kullanacağına dair iki temel seçeneği vardır. Birincisi, elde edilen kârın bulunduğu yerde yeniden yatırılması ve sermaye birikiminin büyütülmesidir. İkincisi ise kârın konuk ülkede yerleşik ana şirkete aktarılmasıdır. Yatırımı alan konak ülkenin perspektifinden bakıldığında, sermaye birikiminin konak ülkede sürmesi ve sözgelimi istihdam artışı gibi beklentilerle birinci yolun izlenmesinin tercih edileceği açıktır. Fakat her iki durumda da sermaye birikimine esas oluşturan unsurların mutlak surette konak ülkenin kaynaklarını gerektirdiği görülmektedir. Bu kaynaklar üretim sürecinde kullanılan girdiler olabileceği gibi, sadece pazarın kendisinden de ibaret olabilir. Hizmetler sektöründeki dış yatırımlarda da durum böyledir. Başka bir ifadeyle pazara erişim çabası genellikle doğrudan dış yatırımların en önemli belirleyicilerindendir.
Örgütsel kapasite
Şimdi yeniden örgütsel kapasite ve bunun kontrol gücüne katkısı konusuna geçelim. Bir çokuluslunun bağlılarını kontrolü ilkin sermaye payını gerektirmekle birlikte, sermaye ortaklığının varlığı her durumda kontrol gücü sağlayamayabilir. Dolayısıyla, sermaye payı çokulusluluğun gerek koşuludur ama yeter koşulu değildir. Ayrıca, çokuluslu ile bağlısı arasındaki ilişki çokuluslu şirket bakımından stratejik bir perspektife dayanıyor olmalıdır. Başka bir ifadeyle, konak ülkede yerleşik bağlı şirket, konuk ülkede yerleşik çokuluslunun amaçlarına erişilmesi sürecinde stratejik bir araç olarak kullanılabilmelidir. Bu durum kontrol kavramının hem formel hem de enformel boyutları bulunduğuna işaret eder. Bir örnek bu hususun izahını kolaylaştırabilir: Bir çokuluslunun bağlısındaki sermaye payının yanı sıra üst düzey yöneticileri konuk ülke uyruklulardan seçmeyi tercih etmesi durumunda sermaye ortaklığı formel kontrol gücüne, yöneticilerin uyruğu ise enformel kontrol gücüne temel teşkil etmektedir. Örgütsel kapasitenin önemi işte burada belirginleşmektedir. Başka ülkede mukim bir bağlının coğrafi ve kültürel mesafeye rağmen konuk ülkede mukim çokuluslu tarafından kontrol edilebilmesi, sözgelimi çokulusluya ait becerilerin ve bilgi birikiminin korunabilmesi bakımından da elzemdir.
Çokuluslu şirket ve uluslararası anlaşmalar
Çokulusluya ait becerilerin ve bilgi birikiminin korunması konusunun özellikle üzerinde durulmalıdır. Bu konu doğrudan, fikrî ve sınaî mülkiyet haklarının çokuluslu şirketler açısından taşıdığı önemle ilgilidir. Bu kapsamda Ticaretle Bağlantılı Fikri Mülkiyet Hakları Anlaşması (TRIPs) üzerinde dikkatle durulmasında fayda vardır. TRIPs, Dünya Ticaret Örgütü’nün (DTÖ) denetimindeki uluslararası ticaret sisteminin en önemli unsurlarından biridir ve fikri mülkiyet haklarının, telif haklarının, patentlerin ve sınaî tasarımların uluslararası düzeyde korunmasını içermektedir. Sözü edilen haklar, şirketlerin kendi ürünlerini diğerlerinden ayırmak için kullandıkları ticari markaları ve diğer sembolleri de kapsamaktadır. Bütün bunlar özde çokuluslu şirketlerin korunmasını ve faaliyetlerinin kolaylaştırılmasını mümkün kılan düzenlemelerdir. Belirtildiği gibi, çokuluslu şirketi benzerlerinden ayıran örgütsel kapasitesidir ki, bu sözgelimi o şirketin sahip olduğu ticari markalar, patentler ya da sınaî tasarımlar gibi varlıkların mevcudiyetiyle mümkün olabilmektedir. Bu bağlamda, kullanılan teknolojinin karmaşıklık düzeyinin ne olduğu başlı başına önem taşımaz. Örneğin, köfte ekmek gibi teknolojisi son derece kolay ve taklit edilebilir ürünler dahi büyük çokuluslu şirketin faaliyetlerine konu olabilmektedir. İşte bu noktada, ürünün temel özelliklerinin taklidi kolaylıkla mümkün olabilse bile marka veya tasarım gibi unsurlar şirketi rakiplerinden farklılaştırmakta ve büyük kazançları mümkün kılabilmektedir. Dolayısıyla, fikrî ve sınaî mülkiyet hakları çokuluslu şirketler açısından hayatî önemi haizdir.
DTÖ denetimindeki uluslararası ticaret sisteminin çok önemli iki başka unsuru daha bulunmaktadır. Bunlardan ilki kısaca TRIMs adıyla anılan Ticaretle Bağlantılı Yatırım Tedbirleri Anlaşması, diğeri ise GATS kısaltmasıyla anılan Hizmetler Ticareti Genel Anlaşması’dır. Bu anlaşmalara imza koyan ülkeler çokuluslu şirketler aleyhine kısıtlamalar getiremez. Dahası, kendi şirketlerine sağladıkları her türlü kolaylıktan çokuluslu şirketleri de yararlandırmak durumundadırlar. TRIMs bağlamında, yabancı sermaye yatırımları için yerli ürün kullanma koşulu veya ihracat yapma zorunluluğu getirilmesi de yasaklanmıştır. Hizmetlerle ilgili olarak ise sınır ötesi faaliyetler gündeme geldiğinde hizmet kavramının tabiatı gereği doğrudan yatırımlar ve çokuluslu şirketler gündeme girmektedir. Görüldüğü gibi, uluslararası düzenlemeler çokuluslu şirket faaliyetleriyle ilişkili alanlarda, özellikle gelişmekte olan ülkelerin siyaset alanlarını bir hayli kısıtlamış durumdadır.
Uluslararası işbölümünün örgütlenmesi
Bu şartlar altında modern çokuluslu şirket, 17.-19. yüzyıllardaki görünümden hayli farklı bir arka planda kendini göstermekte ve esas itibarıyla iki hususta farklılaşmaktadır. Bunlardan birincisi bu şirketlerin ulusal firmalardan çok daha güçlü örgütsel kapasiteye sahip olmaları; ikincisi ise emeğin uluslararası düzeyde iş bölümünü (international division of labour) örgütleyebilmeleridir. Bununla birlikte her şeyden önce, modern çokuluslu şirketin tek ve özgül bir biçiminin bulunmadığı ve çokuluslular dünyasının sadece kaynak ya da pazar arayan dev örgütlerden ibaret olmadığı vurgulanmalıdır. Ayrıca, çokulusluluk olgusunun sadece gelişmiş ülke firmalarına özgü olmadığı, özellikle son yıllarda gelişmekte olan ülkelerden de çok sayıda ve hatta dünya çapında oyuncu olma iddiasını taşıyabilecek güçte çokuluslu şirketlerin ortaya çıkabildikleri not edilmelidir. Emeğin uluslararası iş bölümü kavramıyla ise özellikle işgücünün uluslararası düzeyde uzmanlaşması ifade edilmektedir. Bu konu üretim sürecinin parçalara ayrılması ve her bir parçanın dünya üzerinde en etkin yapılabileceği coğrafyaya yerleştirilmesiyle ilintilidir. Bu beraberinde hem maliyetlerin asgarîleştirilmesi, hem kârın azamîleştirmesi hem de üretim sürecinin tam kontrolü sonucunu getirecektir. Dolayısıyla çokuluslu şirketler üretimi dünya ölçeğinde örgütleyebilen ve uluslararası değer zincirlerini ya da uluslararası meta zincirlerini denetleyebilen örgütlerdir. Öyle ki çoğu zaman değer zinciri üzerindeki üretken varlıkların ya da sermayenin, zinciri denetleyen çokuluslu şirketin mülkiyetinde bütünüyle bulunması da gerekmez. Burada mülkiyetten daha önemli olan unsur, yukarıda da vurgulandığı gibi, üretim süreci üzerindeki denetim gücüdür. Bu güç bazı durumlarda, üretim sürecinin belirli aşamalarının bilinçli bir tercihin sonucu olarak taşeron firmalara devrini getirir. Örneğin, otomobil şirketleri nihaî tüketiciye ulaşan otomobili tasarlar ve bütün parçaları tedarikçi taşeronlardan topladıktan sonra bir araya getirirler. Fakat otomobil üreticisini parça üreticisinden farklı kılan tasarım kâbiliyeti ve markasıdır.
Üretimin ve bu bağlamda işgücünün dünya coğrafyasına yayılabilmesi eşanlı olarak birçok boyutta bir hiyerarşik ilişkiler sistemi yaratmaktadır. Örneğin bir meta zincirini kontrol eden çokuluslu ana şirket kendi bağlılarının ve kendi bağlısı olmasa bile taşeronlarının hiyerarşik anlamda üstü konumundadır. Dolayısıyla, ana şirketin bulunduğu ülkenin ya da şehrin de – bir bakıma – bağlıların ya da taşeronların bulunduğu ülkeler ya da şehirler üzerinde üst konumunda bulunup bulunmadığı sorgulanabilir. Daha ilginci, bu ilişkilere dayanan siyasî nüfuz alanlarının oluşmasıdır. Fakat, hemen belirtilmelidir ki, yakın zamanlara kadar sadece gelişmiş ülkelerin şirketleriyle sınırlıymış gibi görünen çokulusluluk olgusu da yapısal bir dönüşüm geçirmektedir. Sözü edilen dönüşüm anılan hiyerarşik yapıların ve siyasî nüfuz alanlarının, artık sadece gelişmişler ve gelişmekte olanlar ya da geri kalmışlar ekseninde ele alınmasının mümkün olamayacağı bir aşamadadır.
Sermayenin milliyeti: Çokuluslu şirket ve ulus-devlet
Yukarıda değindiğimiz konuların bizi getirdiği noktada bazı başka hususlara da değinilmelidir. Belirtildiği gibi, çokuluslu şirket de ulusal şirket gibi kâr etmeyi ve sermaye biriktirmeyi amaçlar. Bunlar ulusal şirketlerden farklı olarak üretimi uluslararası düzeyde örgütleyebilecek kapasiteye sahiplerdir ve her ne kadar çokulusluluk sıfatıyla anılsalar da gerçekte ulusal şirketlerdir. Buradaki ulusallık kavramı şirketin ortaklarının hangi ülke uyruğuna tâbi olduğuyla alâkalı değildir. Esas olan şirketin merkezinin nerede olduğu ve elde edilen kârın nereye aktarıldığı, ve dolayısıyla sermayenin hangi ülkede biriktirildiğidir. Dolayısıyla, sözgelimi Türk vatandaşlarına ait bir çokuluslunun örneğin bir İngiliz şirketi olması pekâlâ mümkündür. Burada şirket ortaklarının aidiyet duygusuna da atıf yapılmalıdır. Fakat aidiyet duygusunun sonuçta sadece şahsî düzeyde anlam taşıyabileceği, genellemeler içinse sistemin işleyiş düzeneklerinin dikkate alınması gerektiği hatırda tutulmalıdır. Elbette bu noktada akla sermayenin ulusallığı sorunu gelmektedir. “Hangi sermaye ulusal sermayedir?” sorusunun cevabını vermek bu şartlar altında elbette kolay değildir.
Ayrıca, sermayeye hükmeden şirketlerin devlet örgütlerine ya da daha belirgin bir tespit ile ulus-devletlere ne ölçüde ihtiyaç duyuyor oldukları konusu da başlı başına bir sorunsaldır. Sermayenin, hatta uluslararası sermayenin ulus-devlete muhtaç olduğu söylenmelidir. Bu durum esasen genellikle şirketlerin kontrolünde biriktirilen sermayenin, faaliyetlerini güvenlik içinde ve kolaylıkla yürütebileceği bir hukuki ve kurumsal yapının gerekliliğinden kaynaklanmaktadır. Başka bir ifadeyle, şirketlerin mülkiyet haklarını muhafaza edebildikleri, sözleşme yapabildikleri ve sözleşmelere uyulmasını zorlayabildikleri bir yapının varlığına muhtaç oldukları görülmektedir. Etnik, dilsel, dinsel farklılıkların insan doğasına dayanması, ihtiyaç duyulan devlet yapısının kaçınılmaz olarak ulus-devlet olması sonucunu doğurmaktadır.
Bütün bunlar bir çelişkiyi de yeniden gündeme getirmektedir. Acaba sıklıkla ileri sürüldüğü gibi küreselleşme sürecinin derinleşmesi ulus-devletlerin varlığına karşı bir tehdit yaratmakta mıdır? Bu sorunun cevabının verilmesi dünyada bugün süregiden siyasi olaylara bakıldığında kolaylaşmaktadır. Dünyadaki devlet sayısı azalmamakta; tersine, artmaktadır. Örneğin, Yugoslavya’nın çözülmesinden sonra ortaya çıkan yeni ve küçük devletler, ulus-devletin devrini doldurmadığını; tersine, önemini daha da arttığını göstermektedir. Bu durum küreselleşme söylemiyle ilk bakışta çelişmekle birlikte, aslında iktisadî küreselleşmenin temel özelliklerini belirginleştirmektedir. Bu gerçeğin çokuluslu şirket faaliyetleriyle birlikte değerlendirilmesi, sözünü ettiğimiz siyasî süreçlerin işleyişinde dahi çokuluslu şirketlerin de rolünün bulunup bulunmadığının sorgulanmasını mümkün kılan çok önemli başka konuların ele alınmasını gerektirmektedir.
Siyasa rekabeti ve sonuçları
Bugün dünyada neredeyse tüm ülkelerin devletleri çokuluslu şirketleri kendi topraklarına çekebilmek için büyük çaba göstermekte; her şeyden evvel de yatırım mevzuatlarını serbestleştirmektedir. Güven telkinine yönelik serbestleştirici düzenlemeler de kâfi gelmemekte; devletler ayrıca bu şirketleri kendi topraklarında yatırıma ikna edebilmek bakımından başka müşevvikler de kullanmaktadırlar. Örneğin bedelsiz arazi, bedelsiz altyapı, türlü vergi muafiyetleri, istihdam yüklerinin karşılanması bu tür müşevviklerden sadece bazılarıdır. Elbette bu amaçla kamu bütçelerine gelen ilâve yüklerin, bir şekilde bu yatırımların ulusal ekonomilere sonraki dönemlerdeki muhtemel katkıları vasıtasıyla fazlasıyla geri alınabileceği umulmaktadır. Farklı ülke devletlerinin eşanlı olarak aynı çokuluslunun aynı potansiyel yatırımını kendi topraklarına çekmek için yürüttükleri bu tür teşvik yarışlarına akademik literatürde siyasa rekabeti (policy competition) denilmektedir. Siyasa rekabetinin rekabet içindeki gelişmekte ülkelere katkı sağlamak bir yana, zarar verebileceği de hatırlatılmalıdır. Öyle ki çokulusluların yatırımlarını çekmek için birbirleriyle rekabete girişen gelişmekte olan ülkelerden yatırımı almayı başarabileni, gerçekte sadece dibe doğru yarışı (race to the bottom) kazanan taraf olabilmektedir. Başka bir ifadeyle bu ülke, bırakınız kendi halkı için istihdam ve gelir artışı yaratabilmeyi; bunun yerine özellikle işçilerin son derece olumsuz koşullarda çalıştığı ve ayrıca kamu kaynaklarının bir şekilde çokuluslu şirketlere aktarıldıkları tatsız bir sonuçla karşı karşıya kalabilmektedir.
Üstelik, siyasa rekabeti yoluyla dış yatırımların ne ölçüde teşvik edilebildikleri de şüphelidir. Çoğunlukla vergi indirimlerine ve muafiyetlerine ya da benzeri malî teşviklere dayanan siyasa rekabetlerinin sonuçları genellikle hayal kırıklığına yol açmaktadır. Yabancı sermayeli yatırımların konak ülkeye kalıcı biçimde çekilebilmesinde ve elde edilen kârın konuk ülkeye aktarılması yerine büyük oranda konak ülkede tutulmasını ve yeniden yatırılmasını sağlayabilecek olan esas unsur, çokuluslu şirketlerin rekabet avantajı için mutlak surette ihtiyaç duydukları ortamların ve bunun için gerekli bazı taşınamayan varlıkların konuk ülkede yaratılması ve biriktirilmesidir.[9] Örneğin nitelikli altyapı, sınaî yoğunlaşma, yüksek nitelikte işgücü bu tür varlıklardan bazılarıdır. Fakat işin çetrefilli yanı da bu noktada belirginlik kazanmaktadır: gelişmekte olan ülkelerin bu tür varlıkları edinebilmeleri eğitim, sağlık ve altyapı gibi alanlarda büyük kamusal yatırımları gerekli kılmaktadır. Oysa bugün, çoğunlukla uluslararası kuruluşların baskısı altında uygulanan ve olabildiğince denetimsiz bir şekilde dışa açılmaya dayanan, üstelik merkezi hükümetlerin idarî ve malî etkisini hayli sınırlayan liberal politikalar, gelişmekte olan ülkeleri çelişkili bir duruma düşürmektedir. Zira bu politikalar gelişmekte olan ülkeleri, çok istedikleri yabancı sermaye yatırımlarını bile gerçek anlamda özendirebilmek bakımından ihtiyaç duyulan gerçekçi tedbirleri almaktan çok uzağa sürüklemektedir.
Bir konak ülkenin kendine özgü özellikleri ve öncelikleri dikkate alınmaksızın çokuluslu şirketlerin ve yabancı sermayenin her türünün o ülkeye girişinin teşvik edilmesi, ve bundan her durumda yarar sağlanacağı beklentisi de doğru değildir. Çeşitli örnekler göstermektedir ki doğrudan dış yatırımlardan en çok yararlanabilen ülkeler “ne olursan ol gel” demeyen ülkelerdir. Tabii bugün gelinen aşamada çokuluslu şirketlerin, özellikle de büyük çokulusluların, gelişmekte olan ülkelerin devletleri karşısında pazarlık güçleri hayli yüksektir. Bu durum son otuz yılda hararetle benimsenen küreselleşmeci politikaların sonucudur.
Gelişmekte olan ülkelerin çokuluslu şirketleri
Öyleyse bir bakıma küreselleşmenin çokuluslu şirketlerin ideolojisi olduğunu ileri sürmek güç olmasa gerektir. Fakat bu yeni yapıyı eskinin analitik araçlarıyla bütünüyle kavramak imkânı da kalmamıştır. Konuya sadece çokuluslu şirketler bağlamında yaklaşıldığında bile bu iddianın gerçekçi temelleri bulunduğu anlaşılmaktadır. Yukarıda işaret edilen hususlar altında bugünün çokuluslusunun önceki yüzyılların büyük ölçekli şirketinden hayli farklı olduğu ortadadır. Günümüzde, gelişmekte olan ülkeler merkezli ve küçük ölçekli çokuluslu şirketler de tarih sahnesinde yerlerini almışlardır. Hatta, bu şirketlerin gelişmiş ülkelerden çokuluslu devleri giderek daha fazla tehdit eder hale geldiği dahi ileri sürülmektedir. Görece büyük bazı gelişmekte olan ülke şirketleri sanayileşmiş ülkelerin geleneksel çokuluslularını satın alabilme kapasitesine erişmiştir.[10] Örneğin, geçtiğimiz haftalarda basına yansıyan çarpıcı bir haberde, bir süredir Amerikan şirketi Ford’un kontrolündeki ünlü İngiliz otomobil markaları Jaguar ve Land Rover’ın, Hintli şirket Tata tarafından satın alındığını duyuruluyordu.[11]
Başka bir çokuluslu türü ise yine gelişmekte olan ülkelerde doğup dünya ölçeğindeki etki alanını giderek geliştiren kamusal varlık fonlarıdır (sovereign wealth funds). Son yıllarda petrol ve doğal gaz başta olmak üzere emtia fiyatlarındaki artışla birlikte Basra Körfezi ülkeleri, Rusya ve İran gibi ülkelerde ve ayrıca son yıllarda sürekli carî işlemler fazlası veren Çin ve Singapur gibi Doğu Asya ülkelerinde biriken bu fonlar, bugün sanayileşmiş ülkelerdeki şirketleri satın almaktadır. Bu fonların hükmettiği sermaye büyüklüğünün önümüzdeki on yıl içinde onlarca trilyon dolara erişeceği tahmin edilmektedir. Son dönemde özellikle ABD merkezli finansal krizin Batılı sanayileşmiş ülkeleri ciddi biçimde etkiler hâle gelmesiyle bu fonların yaptıkları şirket alımları, bir yandan iflasın eşiğindeki şirketlerin kurtarılması gibi görünürken, bir yandan da gelişmiş ülkelerin hükümetleri için ciddi endişe kaynağıdır.[12] Yine bu bağlamda, ünlü İngiliz dergisi The Economist’in 15 Mart 2008’de yayınlanan sayısının[13] kapağında yer verilen “Yeni Sömürgeciler – Çin’in kaynağa susamışlığına dair 14 sayfalık özel rapor” başlığı, bir bakıma hem yukarıda işaret edilen tarihi süreçlerde çokuluslu şirketin oynadığı role, hem de çokuluslu şirketi icat eden Batı kapitalizminin başkasına atıfla kendisini nasıl algıladığına delâlet etmektedir. Çünkü Çin bugün Afrika kıtasında Avrupa ülkelerinin yüzyıllarca önce başlayıp sürdüregeldiklerini yapmakta ve gittikçe büyüyen ekonomisini döndürebilmek için mutlak surette ihtiyaç duyduğu kaynakları güvence altına alabilmek adına Afrika ülkelerine sermaye ihraç etmektedir. Elbette sahnede yine çokuluslu firmalar, fakat bu defa Çinli olanları vardır.[14]
Güneyden güneye (doğudan doğuya) yatırımlar ve politika seçenekleri
Gelişmekte olan ülkelerden, gelişmekte olan diğer ülkelere yönelik yapılan doğrudan dış yatırımlar artmaktadır.[15] UNCTAD tarafından Güneyden Güneye doğrudan yatırımlar biçiminde adlandırılan bu yeni olgudan gelişmekte olan ülkelere ne tür katkılar beklenebileceği ancak zamanla anlaşılabilecektir. Fakat her durumda bu sürecin gelişmekte olan ülkelere en azından siyasî boyutta yeni seçenekler sunabileceği tahmin edilebilir. Yukarıda vurgulandığı gibi çokuluslu şirketler, adlarındaki yanıltıcılığa karşın faaliyetleri sınır ötesi ölçülere erişmiş ulusal şirketlerdir ve bu şirketlerin merkezlerinin bulunduğu ülkelerin devletleri ile bu devletlerin nüfuzu altındaki uluslararası kuruluşlar tarafından korundukları bilinmektedir.[16] Bu bakımdan, güneyin çokulusluları işin temel mantığı bütünüyle aynı kalsa da yine güney için yeni politika seçenekleri yaratabilir.
Bütün bunlar çok ilginç gelişmelerdir. Görüldüğü gibi, gelişmekte olan ülkelerin şirketleri uluslararası meta zincirlerine gittikçe artan ölçülerde eklemlenirken, bunların en azından bir kısmı zincir üzerinde terfî etmekte ve hatta bazı durumlarda zinciri kontrol eder konuma dahi erişebilmektedir. Dolayısıyla, küreselleşme kendi iç çelişkilerinin işleyişiyle şaşırtıcı bir mecrayı görünür hâle getirmeye başlamıştır. Bu, çok kutuplu yeni bir dünyanın habercisidir.
[1] Dünya esasında İngilizce’de TRIAD da denilen üç önemli ekonomik blok arasında paylaşılmış durumda. Bunlar ABD’nin liderliğini üstlendiği ve Meksika ile Kanada’yı da içinde bulunduran Kuzey Amerika Serbest Ticaret Anlaşması (NAFTA) bölgesi, Batı Avrupa ülkelerinin liderlik yaptıkları Avrupa Birliği ve Japonya’nın başı çektiği Asya-Pasifik bölgesidir. Bu temel bloklara ek olarak çok sayıda görece küçük bloklaşmalar da mevcuttur. Örneğin Basra Körfezi ülkelerince oluşturulan Körfez İşbirliği Konseyi de bunlardan bir tanesidir.
[2] Bkz. Thompson, G. ve Hirst, P. 1999. Küreselleşme Sorgulanıyor. Ankara. Dost. Ayrıca, bugünkü şekliyle küreselleşmenin 19. yüzyılın sonundaki biçiminden bir hayli farklı olduğu, sadece uluslararası iktisadî bütünleşme sürecinin vardığı çok yüksek düzeyden ibaret olmadığı, iletişim teknolojilerindeki gelişmelerin de etkisiyle kültürel ve ideolojik yönlerinin de belirginleştiği belirtilmelidir.
[3] Fakat bunun gerektirdiği sermaye payı oranının ne olması gerektiği gerçekte hayli muğlaktır. Bazı durumlarda yüzde 10 civarındaki bir pay bile yeterli olabilirken, bazı başkalarında çok daha yüksek oranlar yetersiz kalabilir.
[4] UNCTAD. 2007. World Investment Report 2007 – Transnational Corporations, Extractive Industries and Development. Cenevre. United Nations Conference on Trade and Development. UNCTAD Dünya Yatırım Raporu serisini 1995 yılından bu yana yıllık olarak yayınlamakta ve her sayı özel bir konuya ayrılmaktadır.
[5] Bu tasnifi ilk yapan İngiliz akademisyen John Dunning’dir. Bkz. Dunning, J. 1993. Multinational Enterprises and the Global Economy. New York. Addison Wesley.
[6] Maxfield, S. and Nolt, J. H. .1990. "Protectionism and the Internalization of Capital: U.S. Sponsorship of Import Substitution Industrialization in the Philippines, Turkey and Argentina". International Studies Quarterly, Vol34, s.49-81.
[7] UNCTAD. 2007. age.
[8] Türkiye’nin en büyük perakende zinciri konumundaki Migros Türk’ün %50,8’inin 1,96 milyon YTL tutarında bir bedelle İngiliz özel yatırım şirketi (private equity fund) BC Partners tarafından Mart 2008’de satın alınması burada işaret edilen durumun en çarpıcı örneklerindendir. Büyük ölçüde borçla finanse edilen bu devir işlemini Garanti Bankası, İş Bankası ve Vakıfbank Türk parası cinsinden finanse etmişlerdir. Bir başka ifadeyle, BC Partners’ın Türkiye’deki doğrudan yatırımı Türkiye’ye dışarıdan sermaye transferini gerektirmemiştir. Sadece bu örnek dahi doğrudan dış yatırımların her durumda sınır ötesi sermaye transferi gerektirmediğini göstermektedir.
[9] Bkz. Nunnenkamp, P. 2001. Foreign Direct Investment in Developing Countries – What Policymakers Should Not Do and What Economists Don’t Know. Kiel Discussion Papers 380, Institut Fur Weltwirtschaft Kiel, July 2001. Ayrıca, bkz. Correa, C. M. Ve Kumar, N. 2003. Protecting Foreign Investment – Implications of a WTO Regime and Policy Options. New York. Zed Boks.
[10] Van Agtmael, A. 2007. The Emerging Markets Century: How a New Breed of World-Class Companies is Overtaking the World. New York. Simon & Schuster.
[11] Milner, M. 26 Mart 2008. “Indian firm buys Jaguar and Land Rover”. The Guardian.
[12] Weber, T. 24 Ocak 2008. “Who's afraid of sovereign wealth funds?”. BBC. http://news.bbc.co.uk/1/hi/business/7207715.stm
[13] The Economist, 15-21 Mart 2008. “The new colonialists – A 14-page special report on China’s thirst for resources”.
[14] Her kaynağa erişim girişiminin bir ölçüde de pazara erişim girişimi olduğu hatırda tutulmalıdır. Çin örneğinin bir başka çarpıcı yönü de siyasî anlamda komünist ideolojiyi benimsediği iddiasındaki bir ülkenin kapitalizmin bütün niteliklerini, çokuluslular gibi en karmaşık unsurlarıyla birlikte başarıyla kullanabiliyor olmasıdır. Aslında Sovyetler Birliği’nin dağılmasından çok öncelerine uzanan dönemlerde bile benzer tecrübeler yaşanmıştır. Bkz. Hamilton, G. (ed.) (1986). Red Multinationals or Red Herrings?—The Activities of Enterprises from Socialist Countries in the West. Pinter, Londra.
[15] UNCTAD. 2006. World Investment Report 2007 – FDI from Developing and Transition Economies: Implications for Development. Cenevre. United Nations Conference on Trade and Development.
[16] Ramamurti, R. 2001. “The Obsolescing ‘Bargain Model’? MNC-Host Developing Country Relations Revisited”. Journal of International Business Studies, 32(1): 23-39.
Öte yandan, özellikle son yıllarda neredeyse tüm ülkelerin devletleri, kendi ülkelerinde yatırım yapsınlar diye bu şirketlerin peşinde koşar hâle gelmişlerdir. Devletlerin bu girişimleri önemli ölçüde uluslararası kuruluşlar tarafından yönlendirilmekte ve desteklenmekte ve bu şirketlerin faaliyet süreçlerini kolaylaştırmak için yoğun çaba harcanmaktadır. Öyleyse, modern dünyanın nasıl işlediğini kavrayabilmek için çokuluslu şirketleri anlamak bir önkoşul haline gelmiştir. Bir başka ifadeyle, çokuluslu şirket, çokuluslu girişim, ulus-ötesi şirket gibi farklı fakat birbirlerinin yerine kullanılabilen adlarla anılan bu şirketleri anlamak, modern kapitalist ekonominin ve hatta modern siyasi, toplumsal ve kültürel sistemlerin işleyiş süreçlerinin ne şekilde örgütlendiğini kavrayabilmek için zorunludur.
Çokuluslu şirket ve doğrudan dış yatırım
Bu bakımdan konuya doğrudan dış yatırımın ve bu yatırımları yapan çokuluslu şirketin ne olduğunu tanımlayarak başlanmalıdır. Doğrudan dış yatırım, bir ülkede yerleşik bir şirketin başka bir ülkede idarî kontrolü elinde tutacak biçimde yaptığı yatırım faaliyetlerini ifade eder. Bir dış yatırım, asgarî yüzde 10 düzeyinde bir yabancı sermaye payının mevcudiyeti durumunda, Uluslararası Para Fonu (IMF) ve Birleşmiş Milletler Ticaret ve Kalkınma Konferansı Teşkilatı (UNCTAD) tarafından yabancı sermayeli doğrudan dış yatırım sayılmaktadır.[3] Burada esas olan hisse oranından ziyade kontrol gücüdür ve sınır ötesi bir yatırım yatırımcıya kontrol imkânı veriyorsa doğrudan dış yatırım aksi halde ise portföy yatırımı olarak kabul edilir. Bu yaklaşımla, en az iki ülkede kendi kontrolü altında üretken faaliyetler yürüten şirketler çokuluslu şirket kabul edilirler. Doğası gereği bir çokuluslu şirket ana şirket ile bağlılarından müteşekkildir. Ana şirketin yerleşik olduğu ülke konuk ülke (sermaye ihraç eden ülke), yatırımın yapıldığı ülke ise konak ülke (sermaye ithal eden evsahibi ülke) biçiminde adlandırılabilir.
UNCTAD (2007)[4] tarafından yayınlanan Dünya Yatırım Raporu’na göre 2006 yılında dünya genelinde yabancı sermayeli doğrudan dış yatırımların toplam tutarı 1.306 milyar dolardır. Bu tutar önceki yılınkiyle karşılaştırıldığında yüzde 38’lik bir büyümeye işaret etmektedir. Belirtilen toplamın 857 milyar doları sanayileşmiş ülkelere, 379 milyar doları gelişmekte olan ülkelere, 69 milyar doları ise eski sosyalist ülkelere (transition countries) yatırılmıştır. Bunun yanı sıra, dünya ticaretin asgarî üçte birinin çokuluslu şirketlerin kendi bünyelerinde; başka bir ifade ile ana şirket ile bağlıları arasında, üçte birinin de ayrı çokuluslu şirketler arasında gerçekleştirildiği dikkate alındığında, çokulusluluk olgusunun önemi iyice belirginleşmektedir.
Çokuluslu şirketin saikleri
Çokuluslu şirket faaliyetlerinin gerisinde yatan saiklere de dikkatle bakılmalıdır. Bu şirketler hizmetler sektöründen (bankacılık, yönetim danışmanlığı, turizm, taşımacılık vb.) imalat sanayine veya petrol ve madencilik gibi doğal kaynakların çıkarılıp işlenmesine kadar çok farklı alanlarda faaliyette bulunmaktadır. Bütün bu faaliyetlerin gerisindeki saiklerden hareketle doğrudan dış yatırımları pazar arayan, etkinlik arayan, kaynak arayan ve stratejik aktif arayan yatırımlar biçiminde sınıflandırmak mümkündür.[5] Dolayısıyla bir çokuluslu şirketin faaliyetlerinin konuk ve konak ülkeler açısından ne tür sonuçlar doğurabileceği, o şirketin faaliyet türü ile faaliyetinin gerisinde bu saiklerden hangilerinin bulunduğu ile yakından ilgilidir.
Çokuluslu şirketleri ulusal şirketlerden farklı kılan unsurlar
Bu şirketleri ulusal şirketlerden farklılaştıran hususların da belirginleştirilmesi gerekir. Eğer dünya üzerinde tek bir devlet, tek bir para birimi, tek bir vergi sistemi olsaydı, çokuluslu şirketlerden de söz edilemezdi. O halde her şeyden evvel farklı devletlerin mevcudiyeti çokuluslu şirketlerin mevcudiyetinin önkoşuldur. Neoklasik iktisat teorisi yatırımın kim tarafından yapıldığının üzerinde durmaz; yatırımın kendisi ile ilgilenir. Oysa yatırımcının kimliği pek çok başka unsuru etkileme kapasitesine sahiptir. Bu açıdan bakıldığında çokuluslu şirketlerin faaliyetlerinin sadece iktisadî yönlerini değil, yukarıda değinildiği gibi siyasî, toplumsal ve kültürel yönlerini de anlamak kolaylaşır. Kapitalizm tarihinin önemli bir bölümünde çokuluslu şirketlerin çok etkili roller üstlendikleri görülmektedir.
Modern çokuluslu şirket esasen II. Dünya Savaşını izleyen dönemde ortaya çıkmıştır. Bu dönemde özellikle ABD şirketleri, ABD’nin siyasî ve askerî hegemonyasının tesis edilmesiyle birlikte, öncelikle Avrupa ülkelerindeki faaliyetlerini genişletmişlerdir. Hatta, gelişmekte olan ülkelerde bu dönemde yaygılaşan ithal ikâmeci kalkınma arayışlarının dahi, özellikle ABD kökenli çokuluslu şirketler tarafından ABD hükümeti aracılığıyla gelişmekte olan ülke hükümetlerine empoze edildiğini ileri süren görüşler vardır.[6] Elbette modern çokuluslu şirketin ataları sayılabilecek şirketlerin ortaya çıkışı çok daha öncelerine dayanmaktadır. On dördüncü yüzyılda örneğin İtalyan şehir devletlerinde kurulmuş ve sınır ötesi alanlara açılabilmiş Medici Bankası gibi şirketlerle karşılaşmak mümkündür. Ya da çok daha sonraları, örneğin 17., 18. ve 19. yüzyıllarda dünya ticaretinin önemli bir bölümünü denetleme imkânına sahip olan Doğu Hindistan Şirketi, Kraliyet Afrika Şirketi veya Hudson Körfezi Şirketi gibi başka şirketler de modern çokuluslu şirketin ataları arasında anılırlar. Sözü edilen dönemlerde uluslararası ticarete hükmeden şirketlerin ortak özelliklerine dikkat edildiğinde, bu şirketlerin İngiliz, Hollanda ya da Fransız sömürge imparatorluklarının hakim oldukları sömürge ülkeler ile sömürgeci ülkeler arasındaki ticarî faaliyeti kontrol eden örgütler oldukları ve bizzat sömürgeci devletlerin koruması altında temelde emperyalist yönü belirginleşen iktisadî faaliyetler sürdürdükleri görülmektedir. Bir başka ifadeyle kendi dönemlerinin çokulusluları sayılabilecek olan bu şirketlerin varlık sebebi emperyalist kaynak aktarımının en önemli aracı olmalarıdır. Örneğin İngiliz Doğu Hindistan Şirketi, İngiltere’nin Hindistan üzerinde yüzyıllar süren denetiminin baş aktörüdür. Birinci ve İkinci Dünya Savaşlarının da emperyalist paylaşım savaşları olduğu, bu savaşlarda açılan cephelerde ve sonuçlarında belirginleşmektedir. Ayrıca, bu savaşların öncesinde ya da sonrasında, kendi dönemlerinin şartlarında çokulusluluk niteliğini haiz şirketlerin oynadıkları roller çarpıcıdır. Sadece Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönem tarihi bile bu rollere ilişkin çarpıcı kanıtlarla doludur. En yalın ifadesiyle bu savaşlar, kapitalist dünya sistemi içindeki farklı iktisadi menfaat grupları arasındaki çelişkilerin, piyasa düzeni içinde çözülememiş olmasının sonucudur. Elbette bütün insan ya da toplum ilişkilerini sadece ve sadece iktisadî menfaat farklılarına indirgemek doğru değildir. Fakat, örneğin Osmanlı İmparatorluğu’nu Birinci Dünya Savaşı’na sokan Almanya şüphesiz ki hızla sanayileşen kendi ekonomisine ve bu iktisadî yapıyı çalıştıran şirketlerine hammadde ve pazar bulmak endişesiyle hareket ediyordu. İkinci Dünya Savaşı öncesinde de yine örnek olarak Japon ekonomisinin ve Japon şirketlerinin sınır ötesi faaliyetlerinin savaş üzerindeki etkilerinin incelenmesi, çokuluslu şirketlerin dünya tarihindeki rollerine dair hayli öğretici olabilir. Günümüz de geçmişten pek farklı olmasa gerektir. Irak’ın işgali sonrasında bu ülkede faaliyetlerini yoğunlaştıran, başta enerji alanındakiler olmak üzere güçlü ve büyük ölçekli çokuluslu şirketlerin faaliyetleri, uluslararası siyasî ilişkiler üzerindeki çokuluslu şirket nüfuzunun adeta bir simgesi hâline gelmiştir.
Doğrudan dış yatırımların finansman kaynakları
Yukarıda belirtildiği gibi son derece yüksek tutarlara erişebilen doğrudan dış yatırımların finansmanında kullanılan fonların önemli bir kısmının dağıtılmayan ve yeniden yatırılan kârlar ile finanse edildiği ifade edilmelidir. Örneğin, 2006 yılında 1.306 milyar dolara erişen toplam doğrudan dış yatırımların dünya genelinde yüzde 30’unun, gelişmekte olan ülkelerde ise yaklaşık yarısının yeniden yatırılan kârlarla finanse edildiği görülmektedir.[7] Bu husus, doğrudan dış yatırımların sadece sermaye ihracından ibaret olmadığını göstermesi bakımından önemlidir. Dolayısıyla dış yatırım bir bakıma yatırımcının kendisininkinden başka bir ülkenin toprağına ektiği tohumun ağaca dönüşmesine benzetilebilir. Bu durumda başka bir ülkede bir ağaca sahip olmak, ağacın o ülkeye taşınmasını gerektirmemektedir. Öyleyse mesele sadece sermaye fazlası ya da sermaye açığı konularıyla sınırlı değildir. Esas olan, karmaşık bir yapının örgütlenebilmesi ve verimli bir şekilde işletilebilmesiyle ilişkilidir.
Öte yandan, tohumu ağaca çeviren unsurların başında, tohumun ekildiği topraktan aldıkları gelmektedir. Ayrıca, çokuluslu şirketin dış yatırım yoluyla her durumda konuk ülkeden konak ülkeye sermaye aktarmak zorunda olmadığı da belirginlik kazanmaktadır. Hatta tersine, dış yatırımın tamamen konak ülkedeki yerel kaynaklarla finanse edilmesi bile mümkün olabilir.[8] Bu durumda sadece yatırımın ilk aşaması sonrasında elde tutulan birikmiş kârların kullanımı kâfi gelmez; aynı zamanda, yerel kaynaklardan borçlanmak da gerekir ki bu mümkündür. Bu hususa bağlı olarak, çokuluslu şirketin konak ülkedeki yatırımdan elde ediyor olduğu kâr akımını nasıl kullanacağına dair iki temel seçeneği vardır. Birincisi, elde edilen kârın bulunduğu yerde yeniden yatırılması ve sermaye birikiminin büyütülmesidir. İkincisi ise kârın konuk ülkede yerleşik ana şirkete aktarılmasıdır. Yatırımı alan konak ülkenin perspektifinden bakıldığında, sermaye birikiminin konak ülkede sürmesi ve sözgelimi istihdam artışı gibi beklentilerle birinci yolun izlenmesinin tercih edileceği açıktır. Fakat her iki durumda da sermaye birikimine esas oluşturan unsurların mutlak surette konak ülkenin kaynaklarını gerektirdiği görülmektedir. Bu kaynaklar üretim sürecinde kullanılan girdiler olabileceği gibi, sadece pazarın kendisinden de ibaret olabilir. Hizmetler sektöründeki dış yatırımlarda da durum böyledir. Başka bir ifadeyle pazara erişim çabası genellikle doğrudan dış yatırımların en önemli belirleyicilerindendir.
Örgütsel kapasite
Şimdi yeniden örgütsel kapasite ve bunun kontrol gücüne katkısı konusuna geçelim. Bir çokuluslunun bağlılarını kontrolü ilkin sermaye payını gerektirmekle birlikte, sermaye ortaklığının varlığı her durumda kontrol gücü sağlayamayabilir. Dolayısıyla, sermaye payı çokulusluluğun gerek koşuludur ama yeter koşulu değildir. Ayrıca, çokuluslu ile bağlısı arasındaki ilişki çokuluslu şirket bakımından stratejik bir perspektife dayanıyor olmalıdır. Başka bir ifadeyle, konak ülkede yerleşik bağlı şirket, konuk ülkede yerleşik çokuluslunun amaçlarına erişilmesi sürecinde stratejik bir araç olarak kullanılabilmelidir. Bu durum kontrol kavramının hem formel hem de enformel boyutları bulunduğuna işaret eder. Bir örnek bu hususun izahını kolaylaştırabilir: Bir çokuluslunun bağlısındaki sermaye payının yanı sıra üst düzey yöneticileri konuk ülke uyruklulardan seçmeyi tercih etmesi durumunda sermaye ortaklığı formel kontrol gücüne, yöneticilerin uyruğu ise enformel kontrol gücüne temel teşkil etmektedir. Örgütsel kapasitenin önemi işte burada belirginleşmektedir. Başka ülkede mukim bir bağlının coğrafi ve kültürel mesafeye rağmen konuk ülkede mukim çokuluslu tarafından kontrol edilebilmesi, sözgelimi çokulusluya ait becerilerin ve bilgi birikiminin korunabilmesi bakımından da elzemdir.
Çokuluslu şirket ve uluslararası anlaşmalar
Çokulusluya ait becerilerin ve bilgi birikiminin korunması konusunun özellikle üzerinde durulmalıdır. Bu konu doğrudan, fikrî ve sınaî mülkiyet haklarının çokuluslu şirketler açısından taşıdığı önemle ilgilidir. Bu kapsamda Ticaretle Bağlantılı Fikri Mülkiyet Hakları Anlaşması (TRIPs) üzerinde dikkatle durulmasında fayda vardır. TRIPs, Dünya Ticaret Örgütü’nün (DTÖ) denetimindeki uluslararası ticaret sisteminin en önemli unsurlarından biridir ve fikri mülkiyet haklarının, telif haklarının, patentlerin ve sınaî tasarımların uluslararası düzeyde korunmasını içermektedir. Sözü edilen haklar, şirketlerin kendi ürünlerini diğerlerinden ayırmak için kullandıkları ticari markaları ve diğer sembolleri de kapsamaktadır. Bütün bunlar özde çokuluslu şirketlerin korunmasını ve faaliyetlerinin kolaylaştırılmasını mümkün kılan düzenlemelerdir. Belirtildiği gibi, çokuluslu şirketi benzerlerinden ayıran örgütsel kapasitesidir ki, bu sözgelimi o şirketin sahip olduğu ticari markalar, patentler ya da sınaî tasarımlar gibi varlıkların mevcudiyetiyle mümkün olabilmektedir. Bu bağlamda, kullanılan teknolojinin karmaşıklık düzeyinin ne olduğu başlı başına önem taşımaz. Örneğin, köfte ekmek gibi teknolojisi son derece kolay ve taklit edilebilir ürünler dahi büyük çokuluslu şirketin faaliyetlerine konu olabilmektedir. İşte bu noktada, ürünün temel özelliklerinin taklidi kolaylıkla mümkün olabilse bile marka veya tasarım gibi unsurlar şirketi rakiplerinden farklılaştırmakta ve büyük kazançları mümkün kılabilmektedir. Dolayısıyla, fikrî ve sınaî mülkiyet hakları çokuluslu şirketler açısından hayatî önemi haizdir.
DTÖ denetimindeki uluslararası ticaret sisteminin çok önemli iki başka unsuru daha bulunmaktadır. Bunlardan ilki kısaca TRIMs adıyla anılan Ticaretle Bağlantılı Yatırım Tedbirleri Anlaşması, diğeri ise GATS kısaltmasıyla anılan Hizmetler Ticareti Genel Anlaşması’dır. Bu anlaşmalara imza koyan ülkeler çokuluslu şirketler aleyhine kısıtlamalar getiremez. Dahası, kendi şirketlerine sağladıkları her türlü kolaylıktan çokuluslu şirketleri de yararlandırmak durumundadırlar. TRIMs bağlamında, yabancı sermaye yatırımları için yerli ürün kullanma koşulu veya ihracat yapma zorunluluğu getirilmesi de yasaklanmıştır. Hizmetlerle ilgili olarak ise sınır ötesi faaliyetler gündeme geldiğinde hizmet kavramının tabiatı gereği doğrudan yatırımlar ve çokuluslu şirketler gündeme girmektedir. Görüldüğü gibi, uluslararası düzenlemeler çokuluslu şirket faaliyetleriyle ilişkili alanlarda, özellikle gelişmekte olan ülkelerin siyaset alanlarını bir hayli kısıtlamış durumdadır.
Uluslararası işbölümünün örgütlenmesi
Bu şartlar altında modern çokuluslu şirket, 17.-19. yüzyıllardaki görünümden hayli farklı bir arka planda kendini göstermekte ve esas itibarıyla iki hususta farklılaşmaktadır. Bunlardan birincisi bu şirketlerin ulusal firmalardan çok daha güçlü örgütsel kapasiteye sahip olmaları; ikincisi ise emeğin uluslararası düzeyde iş bölümünü (international division of labour) örgütleyebilmeleridir. Bununla birlikte her şeyden önce, modern çokuluslu şirketin tek ve özgül bir biçiminin bulunmadığı ve çokuluslular dünyasının sadece kaynak ya da pazar arayan dev örgütlerden ibaret olmadığı vurgulanmalıdır. Ayrıca, çokulusluluk olgusunun sadece gelişmiş ülke firmalarına özgü olmadığı, özellikle son yıllarda gelişmekte olan ülkelerden de çok sayıda ve hatta dünya çapında oyuncu olma iddiasını taşıyabilecek güçte çokuluslu şirketlerin ortaya çıkabildikleri not edilmelidir. Emeğin uluslararası iş bölümü kavramıyla ise özellikle işgücünün uluslararası düzeyde uzmanlaşması ifade edilmektedir. Bu konu üretim sürecinin parçalara ayrılması ve her bir parçanın dünya üzerinde en etkin yapılabileceği coğrafyaya yerleştirilmesiyle ilintilidir. Bu beraberinde hem maliyetlerin asgarîleştirilmesi, hem kârın azamîleştirmesi hem de üretim sürecinin tam kontrolü sonucunu getirecektir. Dolayısıyla çokuluslu şirketler üretimi dünya ölçeğinde örgütleyebilen ve uluslararası değer zincirlerini ya da uluslararası meta zincirlerini denetleyebilen örgütlerdir. Öyle ki çoğu zaman değer zinciri üzerindeki üretken varlıkların ya da sermayenin, zinciri denetleyen çokuluslu şirketin mülkiyetinde bütünüyle bulunması da gerekmez. Burada mülkiyetten daha önemli olan unsur, yukarıda da vurgulandığı gibi, üretim süreci üzerindeki denetim gücüdür. Bu güç bazı durumlarda, üretim sürecinin belirli aşamalarının bilinçli bir tercihin sonucu olarak taşeron firmalara devrini getirir. Örneğin, otomobil şirketleri nihaî tüketiciye ulaşan otomobili tasarlar ve bütün parçaları tedarikçi taşeronlardan topladıktan sonra bir araya getirirler. Fakat otomobil üreticisini parça üreticisinden farklı kılan tasarım kâbiliyeti ve markasıdır.
Üretimin ve bu bağlamda işgücünün dünya coğrafyasına yayılabilmesi eşanlı olarak birçok boyutta bir hiyerarşik ilişkiler sistemi yaratmaktadır. Örneğin bir meta zincirini kontrol eden çokuluslu ana şirket kendi bağlılarının ve kendi bağlısı olmasa bile taşeronlarının hiyerarşik anlamda üstü konumundadır. Dolayısıyla, ana şirketin bulunduğu ülkenin ya da şehrin de – bir bakıma – bağlıların ya da taşeronların bulunduğu ülkeler ya da şehirler üzerinde üst konumunda bulunup bulunmadığı sorgulanabilir. Daha ilginci, bu ilişkilere dayanan siyasî nüfuz alanlarının oluşmasıdır. Fakat, hemen belirtilmelidir ki, yakın zamanlara kadar sadece gelişmiş ülkelerin şirketleriyle sınırlıymış gibi görünen çokulusluluk olgusu da yapısal bir dönüşüm geçirmektedir. Sözü edilen dönüşüm anılan hiyerarşik yapıların ve siyasî nüfuz alanlarının, artık sadece gelişmişler ve gelişmekte olanlar ya da geri kalmışlar ekseninde ele alınmasının mümkün olamayacağı bir aşamadadır.
Sermayenin milliyeti: Çokuluslu şirket ve ulus-devlet
Yukarıda değindiğimiz konuların bizi getirdiği noktada bazı başka hususlara da değinilmelidir. Belirtildiği gibi, çokuluslu şirket de ulusal şirket gibi kâr etmeyi ve sermaye biriktirmeyi amaçlar. Bunlar ulusal şirketlerden farklı olarak üretimi uluslararası düzeyde örgütleyebilecek kapasiteye sahiplerdir ve her ne kadar çokulusluluk sıfatıyla anılsalar da gerçekte ulusal şirketlerdir. Buradaki ulusallık kavramı şirketin ortaklarının hangi ülke uyruğuna tâbi olduğuyla alâkalı değildir. Esas olan şirketin merkezinin nerede olduğu ve elde edilen kârın nereye aktarıldığı, ve dolayısıyla sermayenin hangi ülkede biriktirildiğidir. Dolayısıyla, sözgelimi Türk vatandaşlarına ait bir çokuluslunun örneğin bir İngiliz şirketi olması pekâlâ mümkündür. Burada şirket ortaklarının aidiyet duygusuna da atıf yapılmalıdır. Fakat aidiyet duygusunun sonuçta sadece şahsî düzeyde anlam taşıyabileceği, genellemeler içinse sistemin işleyiş düzeneklerinin dikkate alınması gerektiği hatırda tutulmalıdır. Elbette bu noktada akla sermayenin ulusallığı sorunu gelmektedir. “Hangi sermaye ulusal sermayedir?” sorusunun cevabını vermek bu şartlar altında elbette kolay değildir.
Ayrıca, sermayeye hükmeden şirketlerin devlet örgütlerine ya da daha belirgin bir tespit ile ulus-devletlere ne ölçüde ihtiyaç duyuyor oldukları konusu da başlı başına bir sorunsaldır. Sermayenin, hatta uluslararası sermayenin ulus-devlete muhtaç olduğu söylenmelidir. Bu durum esasen genellikle şirketlerin kontrolünde biriktirilen sermayenin, faaliyetlerini güvenlik içinde ve kolaylıkla yürütebileceği bir hukuki ve kurumsal yapının gerekliliğinden kaynaklanmaktadır. Başka bir ifadeyle, şirketlerin mülkiyet haklarını muhafaza edebildikleri, sözleşme yapabildikleri ve sözleşmelere uyulmasını zorlayabildikleri bir yapının varlığına muhtaç oldukları görülmektedir. Etnik, dilsel, dinsel farklılıkların insan doğasına dayanması, ihtiyaç duyulan devlet yapısının kaçınılmaz olarak ulus-devlet olması sonucunu doğurmaktadır.
Bütün bunlar bir çelişkiyi de yeniden gündeme getirmektedir. Acaba sıklıkla ileri sürüldüğü gibi küreselleşme sürecinin derinleşmesi ulus-devletlerin varlığına karşı bir tehdit yaratmakta mıdır? Bu sorunun cevabının verilmesi dünyada bugün süregiden siyasi olaylara bakıldığında kolaylaşmaktadır. Dünyadaki devlet sayısı azalmamakta; tersine, artmaktadır. Örneğin, Yugoslavya’nın çözülmesinden sonra ortaya çıkan yeni ve küçük devletler, ulus-devletin devrini doldurmadığını; tersine, önemini daha da arttığını göstermektedir. Bu durum küreselleşme söylemiyle ilk bakışta çelişmekle birlikte, aslında iktisadî küreselleşmenin temel özelliklerini belirginleştirmektedir. Bu gerçeğin çokuluslu şirket faaliyetleriyle birlikte değerlendirilmesi, sözünü ettiğimiz siyasî süreçlerin işleyişinde dahi çokuluslu şirketlerin de rolünün bulunup bulunmadığının sorgulanmasını mümkün kılan çok önemli başka konuların ele alınmasını gerektirmektedir.
Siyasa rekabeti ve sonuçları
Bugün dünyada neredeyse tüm ülkelerin devletleri çokuluslu şirketleri kendi topraklarına çekebilmek için büyük çaba göstermekte; her şeyden evvel de yatırım mevzuatlarını serbestleştirmektedir. Güven telkinine yönelik serbestleştirici düzenlemeler de kâfi gelmemekte; devletler ayrıca bu şirketleri kendi topraklarında yatırıma ikna edebilmek bakımından başka müşevvikler de kullanmaktadırlar. Örneğin bedelsiz arazi, bedelsiz altyapı, türlü vergi muafiyetleri, istihdam yüklerinin karşılanması bu tür müşevviklerden sadece bazılarıdır. Elbette bu amaçla kamu bütçelerine gelen ilâve yüklerin, bir şekilde bu yatırımların ulusal ekonomilere sonraki dönemlerdeki muhtemel katkıları vasıtasıyla fazlasıyla geri alınabileceği umulmaktadır. Farklı ülke devletlerinin eşanlı olarak aynı çokuluslunun aynı potansiyel yatırımını kendi topraklarına çekmek için yürüttükleri bu tür teşvik yarışlarına akademik literatürde siyasa rekabeti (policy competition) denilmektedir. Siyasa rekabetinin rekabet içindeki gelişmekte ülkelere katkı sağlamak bir yana, zarar verebileceği de hatırlatılmalıdır. Öyle ki çokulusluların yatırımlarını çekmek için birbirleriyle rekabete girişen gelişmekte olan ülkelerden yatırımı almayı başarabileni, gerçekte sadece dibe doğru yarışı (race to the bottom) kazanan taraf olabilmektedir. Başka bir ifadeyle bu ülke, bırakınız kendi halkı için istihdam ve gelir artışı yaratabilmeyi; bunun yerine özellikle işçilerin son derece olumsuz koşullarda çalıştığı ve ayrıca kamu kaynaklarının bir şekilde çokuluslu şirketlere aktarıldıkları tatsız bir sonuçla karşı karşıya kalabilmektedir.
Üstelik, siyasa rekabeti yoluyla dış yatırımların ne ölçüde teşvik edilebildikleri de şüphelidir. Çoğunlukla vergi indirimlerine ve muafiyetlerine ya da benzeri malî teşviklere dayanan siyasa rekabetlerinin sonuçları genellikle hayal kırıklığına yol açmaktadır. Yabancı sermayeli yatırımların konak ülkeye kalıcı biçimde çekilebilmesinde ve elde edilen kârın konuk ülkeye aktarılması yerine büyük oranda konak ülkede tutulmasını ve yeniden yatırılmasını sağlayabilecek olan esas unsur, çokuluslu şirketlerin rekabet avantajı için mutlak surette ihtiyaç duydukları ortamların ve bunun için gerekli bazı taşınamayan varlıkların konuk ülkede yaratılması ve biriktirilmesidir.[9] Örneğin nitelikli altyapı, sınaî yoğunlaşma, yüksek nitelikte işgücü bu tür varlıklardan bazılarıdır. Fakat işin çetrefilli yanı da bu noktada belirginlik kazanmaktadır: gelişmekte olan ülkelerin bu tür varlıkları edinebilmeleri eğitim, sağlık ve altyapı gibi alanlarda büyük kamusal yatırımları gerekli kılmaktadır. Oysa bugün, çoğunlukla uluslararası kuruluşların baskısı altında uygulanan ve olabildiğince denetimsiz bir şekilde dışa açılmaya dayanan, üstelik merkezi hükümetlerin idarî ve malî etkisini hayli sınırlayan liberal politikalar, gelişmekte olan ülkeleri çelişkili bir duruma düşürmektedir. Zira bu politikalar gelişmekte olan ülkeleri, çok istedikleri yabancı sermaye yatırımlarını bile gerçek anlamda özendirebilmek bakımından ihtiyaç duyulan gerçekçi tedbirleri almaktan çok uzağa sürüklemektedir.
Bir konak ülkenin kendine özgü özellikleri ve öncelikleri dikkate alınmaksızın çokuluslu şirketlerin ve yabancı sermayenin her türünün o ülkeye girişinin teşvik edilmesi, ve bundan her durumda yarar sağlanacağı beklentisi de doğru değildir. Çeşitli örnekler göstermektedir ki doğrudan dış yatırımlardan en çok yararlanabilen ülkeler “ne olursan ol gel” demeyen ülkelerdir. Tabii bugün gelinen aşamada çokuluslu şirketlerin, özellikle de büyük çokulusluların, gelişmekte olan ülkelerin devletleri karşısında pazarlık güçleri hayli yüksektir. Bu durum son otuz yılda hararetle benimsenen küreselleşmeci politikaların sonucudur.
Gelişmekte olan ülkelerin çokuluslu şirketleri
Öyleyse bir bakıma küreselleşmenin çokuluslu şirketlerin ideolojisi olduğunu ileri sürmek güç olmasa gerektir. Fakat bu yeni yapıyı eskinin analitik araçlarıyla bütünüyle kavramak imkânı da kalmamıştır. Konuya sadece çokuluslu şirketler bağlamında yaklaşıldığında bile bu iddianın gerçekçi temelleri bulunduğu anlaşılmaktadır. Yukarıda işaret edilen hususlar altında bugünün çokuluslusunun önceki yüzyılların büyük ölçekli şirketinden hayli farklı olduğu ortadadır. Günümüzde, gelişmekte olan ülkeler merkezli ve küçük ölçekli çokuluslu şirketler de tarih sahnesinde yerlerini almışlardır. Hatta, bu şirketlerin gelişmiş ülkelerden çokuluslu devleri giderek daha fazla tehdit eder hale geldiği dahi ileri sürülmektedir. Görece büyük bazı gelişmekte olan ülke şirketleri sanayileşmiş ülkelerin geleneksel çokuluslularını satın alabilme kapasitesine erişmiştir.[10] Örneğin, geçtiğimiz haftalarda basına yansıyan çarpıcı bir haberde, bir süredir Amerikan şirketi Ford’un kontrolündeki ünlü İngiliz otomobil markaları Jaguar ve Land Rover’ın, Hintli şirket Tata tarafından satın alındığını duyuruluyordu.[11]
Başka bir çokuluslu türü ise yine gelişmekte olan ülkelerde doğup dünya ölçeğindeki etki alanını giderek geliştiren kamusal varlık fonlarıdır (sovereign wealth funds). Son yıllarda petrol ve doğal gaz başta olmak üzere emtia fiyatlarındaki artışla birlikte Basra Körfezi ülkeleri, Rusya ve İran gibi ülkelerde ve ayrıca son yıllarda sürekli carî işlemler fazlası veren Çin ve Singapur gibi Doğu Asya ülkelerinde biriken bu fonlar, bugün sanayileşmiş ülkelerdeki şirketleri satın almaktadır. Bu fonların hükmettiği sermaye büyüklüğünün önümüzdeki on yıl içinde onlarca trilyon dolara erişeceği tahmin edilmektedir. Son dönemde özellikle ABD merkezli finansal krizin Batılı sanayileşmiş ülkeleri ciddi biçimde etkiler hâle gelmesiyle bu fonların yaptıkları şirket alımları, bir yandan iflasın eşiğindeki şirketlerin kurtarılması gibi görünürken, bir yandan da gelişmiş ülkelerin hükümetleri için ciddi endişe kaynağıdır.[12] Yine bu bağlamda, ünlü İngiliz dergisi The Economist’in 15 Mart 2008’de yayınlanan sayısının[13] kapağında yer verilen “Yeni Sömürgeciler – Çin’in kaynağa susamışlığına dair 14 sayfalık özel rapor” başlığı, bir bakıma hem yukarıda işaret edilen tarihi süreçlerde çokuluslu şirketin oynadığı role, hem de çokuluslu şirketi icat eden Batı kapitalizminin başkasına atıfla kendisini nasıl algıladığına delâlet etmektedir. Çünkü Çin bugün Afrika kıtasında Avrupa ülkelerinin yüzyıllarca önce başlayıp sürdüregeldiklerini yapmakta ve gittikçe büyüyen ekonomisini döndürebilmek için mutlak surette ihtiyaç duyduğu kaynakları güvence altına alabilmek adına Afrika ülkelerine sermaye ihraç etmektedir. Elbette sahnede yine çokuluslu firmalar, fakat bu defa Çinli olanları vardır.[14]
Güneyden güneye (doğudan doğuya) yatırımlar ve politika seçenekleri
Gelişmekte olan ülkelerden, gelişmekte olan diğer ülkelere yönelik yapılan doğrudan dış yatırımlar artmaktadır.[15] UNCTAD tarafından Güneyden Güneye doğrudan yatırımlar biçiminde adlandırılan bu yeni olgudan gelişmekte olan ülkelere ne tür katkılar beklenebileceği ancak zamanla anlaşılabilecektir. Fakat her durumda bu sürecin gelişmekte olan ülkelere en azından siyasî boyutta yeni seçenekler sunabileceği tahmin edilebilir. Yukarıda vurgulandığı gibi çokuluslu şirketler, adlarındaki yanıltıcılığa karşın faaliyetleri sınır ötesi ölçülere erişmiş ulusal şirketlerdir ve bu şirketlerin merkezlerinin bulunduğu ülkelerin devletleri ile bu devletlerin nüfuzu altındaki uluslararası kuruluşlar tarafından korundukları bilinmektedir.[16] Bu bakımdan, güneyin çokulusluları işin temel mantığı bütünüyle aynı kalsa da yine güney için yeni politika seçenekleri yaratabilir.
Bütün bunlar çok ilginç gelişmelerdir. Görüldüğü gibi, gelişmekte olan ülkelerin şirketleri uluslararası meta zincirlerine gittikçe artan ölçülerde eklemlenirken, bunların en azından bir kısmı zincir üzerinde terfî etmekte ve hatta bazı durumlarda zinciri kontrol eder konuma dahi erişebilmektedir. Dolayısıyla, küreselleşme kendi iç çelişkilerinin işleyişiyle şaşırtıcı bir mecrayı görünür hâle getirmeye başlamıştır. Bu, çok kutuplu yeni bir dünyanın habercisidir.
[1] Dünya esasında İngilizce’de TRIAD da denilen üç önemli ekonomik blok arasında paylaşılmış durumda. Bunlar ABD’nin liderliğini üstlendiği ve Meksika ile Kanada’yı da içinde bulunduran Kuzey Amerika Serbest Ticaret Anlaşması (NAFTA) bölgesi, Batı Avrupa ülkelerinin liderlik yaptıkları Avrupa Birliği ve Japonya’nın başı çektiği Asya-Pasifik bölgesidir. Bu temel bloklara ek olarak çok sayıda görece küçük bloklaşmalar da mevcuttur. Örneğin Basra Körfezi ülkelerince oluşturulan Körfez İşbirliği Konseyi de bunlardan bir tanesidir.
[2] Bkz. Thompson, G. ve Hirst, P. 1999. Küreselleşme Sorgulanıyor. Ankara. Dost. Ayrıca, bugünkü şekliyle küreselleşmenin 19. yüzyılın sonundaki biçiminden bir hayli farklı olduğu, sadece uluslararası iktisadî bütünleşme sürecinin vardığı çok yüksek düzeyden ibaret olmadığı, iletişim teknolojilerindeki gelişmelerin de etkisiyle kültürel ve ideolojik yönlerinin de belirginleştiği belirtilmelidir.
[3] Fakat bunun gerektirdiği sermaye payı oranının ne olması gerektiği gerçekte hayli muğlaktır. Bazı durumlarda yüzde 10 civarındaki bir pay bile yeterli olabilirken, bazı başkalarında çok daha yüksek oranlar yetersiz kalabilir.
[4] UNCTAD. 2007. World Investment Report 2007 – Transnational Corporations, Extractive Industries and Development. Cenevre. United Nations Conference on Trade and Development. UNCTAD Dünya Yatırım Raporu serisini 1995 yılından bu yana yıllık olarak yayınlamakta ve her sayı özel bir konuya ayrılmaktadır.
[5] Bu tasnifi ilk yapan İngiliz akademisyen John Dunning’dir. Bkz. Dunning, J. 1993. Multinational Enterprises and the Global Economy. New York. Addison Wesley.
[6] Maxfield, S. and Nolt, J. H. .1990. "Protectionism and the Internalization of Capital: U.S. Sponsorship of Import Substitution Industrialization in the Philippines, Turkey and Argentina". International Studies Quarterly, Vol34, s.49-81.
[7] UNCTAD. 2007. age.
[8] Türkiye’nin en büyük perakende zinciri konumundaki Migros Türk’ün %50,8’inin 1,96 milyon YTL tutarında bir bedelle İngiliz özel yatırım şirketi (private equity fund) BC Partners tarafından Mart 2008’de satın alınması burada işaret edilen durumun en çarpıcı örneklerindendir. Büyük ölçüde borçla finanse edilen bu devir işlemini Garanti Bankası, İş Bankası ve Vakıfbank Türk parası cinsinden finanse etmişlerdir. Bir başka ifadeyle, BC Partners’ın Türkiye’deki doğrudan yatırımı Türkiye’ye dışarıdan sermaye transferini gerektirmemiştir. Sadece bu örnek dahi doğrudan dış yatırımların her durumda sınır ötesi sermaye transferi gerektirmediğini göstermektedir.
[9] Bkz. Nunnenkamp, P. 2001. Foreign Direct Investment in Developing Countries – What Policymakers Should Not Do and What Economists Don’t Know. Kiel Discussion Papers 380, Institut Fur Weltwirtschaft Kiel, July 2001. Ayrıca, bkz. Correa, C. M. Ve Kumar, N. 2003. Protecting Foreign Investment – Implications of a WTO Regime and Policy Options. New York. Zed Boks.
[10] Van Agtmael, A. 2007. The Emerging Markets Century: How a New Breed of World-Class Companies is Overtaking the World. New York. Simon & Schuster.
[11] Milner, M. 26 Mart 2008. “Indian firm buys Jaguar and Land Rover”. The Guardian.
[12] Weber, T. 24 Ocak 2008. “Who's afraid of sovereign wealth funds?”. BBC. http://news.bbc.co.uk/1/hi/business/7207715.stm
[13] The Economist, 15-21 Mart 2008. “The new colonialists – A 14-page special report on China’s thirst for resources”.
[14] Her kaynağa erişim girişiminin bir ölçüde de pazara erişim girişimi olduğu hatırda tutulmalıdır. Çin örneğinin bir başka çarpıcı yönü de siyasî anlamda komünist ideolojiyi benimsediği iddiasındaki bir ülkenin kapitalizmin bütün niteliklerini, çokuluslular gibi en karmaşık unsurlarıyla birlikte başarıyla kullanabiliyor olmasıdır. Aslında Sovyetler Birliği’nin dağılmasından çok öncelerine uzanan dönemlerde bile benzer tecrübeler yaşanmıştır. Bkz. Hamilton, G. (ed.) (1986). Red Multinationals or Red Herrings?—The Activities of Enterprises from Socialist Countries in the West. Pinter, Londra.
[15] UNCTAD. 2006. World Investment Report 2007 – FDI from Developing and Transition Economies: Implications for Development. Cenevre. United Nations Conference on Trade and Development.
[16] Ramamurti, R. 2001. “The Obsolescing ‘Bargain Model’? MNC-Host Developing Country Relations Revisited”. Journal of International Business Studies, 32(1): 23-39.
Etiketler:
yabancı sermayeli yatırımlar
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)