19 Aralık 2011 Pazartesi

SFinance Emin Hocamızla görüştü.

Bu röportaj İzmir Ekonomi Üniversitesi Uluslararası Ticaret ve Finansman Bölümü öğrencileri tarafından çıkarılan SFinance adlı derginin ilk sayısında yayınlandı.

“Deyim yerindeyse tilkinin dönüp dolaşacağı yer kürkçü dükkanı. Hacettepe Üniversitesi’nden hocam rahmetli Tuğrul Çubukçu, bana yıllar önce, ‘Oğlum sen bu mikrobu kaptın bir kere; er ya da geç akademiye döneceksin. Söylemedi deme; göreceksin’ demişti.”

“Unutmayın elinizde öyle bir şans var ki altın kıymetinde. Burada, üniversitede öğrencisiniz ve bu ülkede sizin gibi öğrenci olmak için nelerini feda edebilecek insanlar var.”

SFinance: Bize biraz kendinizden bahseder misiniz?
Emin Akçaoğlu: On beş yıl bankacılık sektöründe çalıştım. Üniversiteyi çok sevdiğim için döndüm dolaştım üniversiteye geldim. Deyim yerindeyse tilkinin dönüp dolaşacağı yer kürkçü dükkanı. Hacettepe Üniversitesi’nden hocam rahmetli Tuğrul Çubukçu, bana yıllar önce, “Oğlum sen bu mikrobu kaptın bir kere; er ya da geç akademiye döneceksin. Söylemedi deme; göreceksin” demişti. Dediği gerçekten de doğruymuş; yıllar sonra yeniden akademik hayata döndüm. Aslında endüstrideyken de üniversiteden hiç kopmadım. Daha önce Başkent ve Çankaya üniversitelerinde dersler, başka üniversitelerde seminerler verdim. Örneğin, Koç Üniversitesi’nde Executive MBA Programı’nda düzenli seminerler verdim. Bütün bu tecrübeler esnasında hep ‘er ya da geç bu işi yapmalıyım çünkü bu işten gerçekten keyif alıyorum’ diye düşündm.
SFinance: Daha önce Türk Eximbank’ta görev aldınız ve şimdi akademisyen olarak görev yapmaktasınız. İkisini karşılaştırdığımızda benzer ve farklı yönleri nelerdir? Akademisyenlik ve iş hayatına atılmak arasında kalan öğrencilere tavsiyeleriniz nelerdir?
Emin Akçaoğlu: Ben hem endüstriyi hem de akademisyenliği biliyorum. Şöyle bir görüşüm var: İkisini karşılaştırdığımız zaman akademisyenlik bir defa endüstriye kıyasla kendinizi daha özgür hissettiğiniz bir yer. Eğer okumayı, yazmayı, öğrenmeyi ve öğretmeyi seviyorsanız akademi muhteşem bir yer. Eğer aklınızın bir kenarında evet ben de öğrenmeyi çok seviyorum gibi bir düşünce varsa akademisyenlik iyi bir seçenek olarak düşünülebilir. Mesela ben öğrenciyken üniversitede sürekli arkadaşlarıma ders anlatırdım. Öğretmenliğe daha o zamanlarda başlamışım aslında. Birisi bu konuyu anlamadım diye gelince ben de zevkle yardımcı olurdum. Sizlerin de ders anlatmaya eğilimi var mı? Okumayı seviyor musunuz? Bundan keyif alıyor musunuz? Öğrenmeyi seviyor musunuz? Bu soruların cevabı çok önemli. Öğrenmeyi sevmeyen birinin öğretmeyi sevmesi zordur. Yeni şeyleri merak ediyor musunuz? Araştırma yapmayı seviyor musunuz? Kafanızın içinde sürekli sorular var mı? İşte akademisyenlik böyle bir şey. Peki ya endüstri nasıl bir yer? Gündelik hayatın koşturmacası o ortamda çok daha yoğun hissediliyor. Sürekli telefonlar çalıyor, müşteriler geliyor, sorular soruluyor... İş ortamında ekip çalışması akademidekinden çok daha belirgin biçimde gerekiyor. Fakat akademisyenlikte bir odadasınız, kendiniz çalışıyorsunuz, araştırma yaparken birileri ile iş birliği yapıyorsunuz ama ders verirken yalnızsınız. Tabi ki yine öğrencilerinizle birlikte olmak, onları anlamak zorundasınız. Onlarla işbirliği yapmak zorundasınız ama neticede, akademisyenlik daha bağımsız çalışılabilen bir ortam sağlıyor. Endüstri zamanın çok daha hızlı aktığı, çok daha yoğun ekip çalışması gerektiren bir ortam. Büyük çoğunluğunuz endüstride çalışmak istiyorsunuz. Bu kötü bir şey mi? Hayır değil. Orada da bir takım cazip şeyler var. Mesela genel olarak endüstride kazancınız daha yüksek olabilir. Akademisyenliğe kıyasla daha çok para kazanabilirsiniz. Endüstride daha hareketli bir hayatınız olabilir. Bu anlamda işinizle bağlı olarak yurt içinde ve yurt dışında daha çok seyahat edebilirsiniz. Endüstri bir de yaptığınızı görebildiğiniz bir yerdir. Akademisyenlikte yaptığınız işin sonuçlarını iki şekilde alabilirsiniz. Örneğin, araştırmalarınızın sonuçları anlamında. Bunun dışında bir de akademide, öğrencilerinizde çalışmalarınızın sonuçlarını görürsünüz. Öğrencilerinizin okulu bitirip iş hayatına girdikleri zaman ne kadar başarılı oldukları; ne kadar talep edildikleri gibi. Onları iş yapan insanlar olarak gördüğünüz zaman, yaptığınız işin sonuçlarını daha iyi algılama şansı bulabiliyorsunuz. İkisi arasında kalan bir öğrenciyseniz; yani akademisyen mi olayım yoksa üniversiteden mezun olduğumda doğrudan iş hayatına mı atılayım diye düşünen biriyseniz kendinizi bu açılardan değerlendirin. Mesela öğrenmeyi sevmek, insan ilişkileri, sabır... Bütün bu hususları düşünmenizde fayda var. Akademisyen iseniz sabırlı olmanız gerekiyor. Endüstride de gerekiyor ama akademisyenlikte farklı boyutta gerekiyor. Beklentiniz ne iş hayatından? Bu konularda kendinizi gözden geçirmeniz gerekiyor ve bir karara varmanız gerekiyor. Akademi aynı zamanda endüstriye kıyasla bazı açılardan daha yorucu bir çalışma süreci getiriyor. Çünkü akademisyen olabilmeniz için lisansı tamamladıktan sonra en az iki yıllık bir yüksek lisans dönemine girmeniz lazım. Gerçi bir yıllık programlar da var artık. Ondan sonraki aşamada doktora yapmanız lazım ki o da çok başarılı iseniz üç yılda biter. Ama normalde dört beş yıl gerektirir. Akademik unvanlar anlamında ilerlemek, doçentlik ve daha sonra profesörlük aşamalarını önünüze getiriyor. Bunların her birinin bir takım koşulları var. Böyle bir sürecinden içinden geçmeye hazır olmanız gerekiyor. Hangisini tavsiye ederim derseniz, adamına göre değişir derim. Yalnız şunu tavsiye ederim ki akademisyen de olsanız endüstride de çalışsanız, diğer tarafı bütünüyle ihmal etmeyin. Akademisyen olursanız endüstriden de uzak kalmamanız gerekli bence. Dolayısıyla endüstri ile ilişkinizi sürdürmeniz lazım. Endüstride çalışırsanız eğer, hiçbir zaman öğrenmeyi kesmeyi bırakmamanız lazım. Ölünceye kadar okuyacaksınız. Sürekli öğreneceksiniz. Sürekli öğrenmezseniz çok kısa zamanda modası geçmiş adamlar haline gelmeniz an meselesi. Her durumda mutlaka kesintisiz öğrenmeyi bir ilke edineceksiniz.
SFinance: Yüksek lisansınızı İngiltere’de Loughborogh üniversitesinde para ve bankacılık üzerine yaptınız. Yurt dışında yüksek lisans yapmak size ne gibi katkılar sağladı? Yurt dışında yüksek lisans yapmak isteyen öğrencilere ne gibi tavsiyelerde bulunabilirsiniz?
Emin Akçaoğlu: Yüksek lisansınızı yurt dışında ya da yurt içinde de yapabilirsiniz. Önemli olan yüksek lisansınızı iyi üniversitelerde yapmaktır. Eğer yüksek lisansınızı yurt dışında yapma imkanı bulursanız sakın kaçırmayın. Bu imkanları bulabilir misiniz ya da sunulan imkanlardan yararlanabilir misiniz? Bu imkanlardan yararlanamamanız için hiç bir sebep yok. Bana göre her şey önce kendine güvenmekle başlıyor. Üniversite üçüncü sınıf bu süreçte önemli bir dönem. Bu dönemde hazırlıklarınızı yapmaya başlarsanız mezun olduktan sonra işiniz kolaylaşır. Eğer okulu bitirdikten sonra yüksek lisansa hemen başlamayı düşünürseniz, önümüzdeki yılın ilk döneminde yurt dışındaki üniversitelere başvurabilirsiniz. Ama benim tavsiyem eğer akademik hayata girmek gibi bir kaygınız yoksa; yani endüstride çalışacaksanız, yüksek lisansınızı üç ya da dört yıl çalıştıktan sonra yapmanızdır. Çünkü ne istediğinizi, hayattan beklentilerinizi ve hangi alanda yüksek lisans yapmak istediğinizi o dönemde muhtemelen daha iyi biliyor olacaksınız. Fakat şimdiden TOFEL, IELTS, GRE, GMAT sınavlarına hazırlanmanızı öneririm. Bunlara ek olarak ezbere dayanmadan; öğrenerek genel not ortalamalarınızı 3’ün altına indirmemeye çalışmanızı öneririm. 3 ortalama bir eşik. Eğer not ortalamanız bu eşiğin altındaysa yine de burs alabilirsiniz, istediklerinizi de gerçekleştirebilirsiniz. Fakat eğer ortalamanız bu eşiğin üzerindeyse eliniz kuvvetlenir. Sakın ola ortalamanızı yüksek tutacaksınız diye doğrudan nota odaklanıp, not almak için her şeyi yapan öğrenciler olmayın. Çünkü o zaman siz zarar görürsünüz. Esas olan öğrenmektir. Not ortalamanız düşük diye avantajınızı yitirmesiniz.
Yurt dışında yüksek lisans için nasıl burs bulabileceğinize dair coğrafyaya göre bir tasnif yaparsak; iki kaynaktan burs alabilirsiniz: Bu amaçla hem yurt içinden hem de yurt dışından alabileceğiniz burslar var. Türkiye’de bulabileceğiniz burslardan biri 1416 Sayılı Kanun kapsamında verilen devlet bursu. Milli Eğitim Bakanlığı’nın ve ÖSYM‘nin sitelerinde bu bursa ilişkin bilgiler var. Mecburi hizmet karşılığında yurt içinden alabileceğiniz kamu kurumları tarafından verilen başka burslar da var. Örneğin Devlet Memurları Kanunu kapsamında kamu kurumları tarafından kullandırılan burslar. Bu bursları kullanmanız durumunda yurt dışında kaldığınız her yıla karşı iki yıl zorunlu hizmetiniz oluyor. Eğer Maliye Bakanlığı’nda, Hazine Müsteşarlığı’nda, Merkez Bankası’nda, Ekonomi Bakanlığı’nda veya diğer bankanlıkların merkez teşkilatlarında çalışıyorsanız bu tür burslardan da yararlanabilirsiniz. Tabii eğer buralarda çalışmaya uzman yardımcısı ya da müfettiş yardımcısı olarak başlamışsanız, müfettiş ya da uzman olduktan sonra kurumlar sizi yüksek lisans yapmak için yurt dışına gönderiyorlar ve bütün masraflarınızı karşılıyorlar. Yurt dışında bulunduğunuz süre içinde yurt içinde mevcut maaşınızın %60‘ını da size ödüyorlar ve kurum içindeki görevinizin başındaymışcasına bütün özlük haklarınız devam ediyor. Yurt içi kaynaklı burslara devam edersek TEV yani Türk Eğitim Vakfı bursu ki bunun mecburi hizmet yükümlülüğü yok; ve bazı şirketlerin çalışanlarına sağladıkları burs imkanları da var.
Yurt dışı kaynaklı burslara baktığımızda başka hükümetlerin vermiş oldukları çeşitli burslar var. Bu hükümetlerin vermiş oldukları bursları eğer yanlış hatırlamıyorsam Milli Eğitim Bakanlığı Yurt Dışı Yükseköğretim Genel Müdürlüğü takip ediyor. Hükümet bursları kapsamında düşünülecek bursların yanı sıra Avrupa Birliği’nin verdiği Jean Monnet bursunu, ayrıca yurt dışındaki üniversitelerin vermiş oldukları diğer bursları da araştırabilirsiniz. Jean Monnet bursu karşılıksız gayet iyi bir burs. Hatta bu bursun çok yakın zamanda İzmir Ekonomi Üniversitesinde sanırım bir tanıtım toplantısı oldu. British Council’ın ve İngiliz hükümetinin vermiş olduğu burslar da karşılıksızdır. Yurt dışındaki üniversitelerce verilen burslar da cazip olabilir. Tabii ‘teaching asistant’ olmak gibi bir sorumluluk da verebilirler size. Bu eğitiminiz yanında yükünüzü biraz ağırlaştırsa da ek olarak birçok fayda sağlayabilir. Bunları yaparken cesaretli olun, söylediğim sınavları yani TOEFL, IELTS, GRE, GMAT sınavlarını almanızda fayda var. Yurt dışındaki üniversitelerden burs almaya çalışılıken size mutlaka bazı sorular sorulacaktır. Örneğin, bizim üniversitemize geldiğinizde gerçekleştirmeyi düşündüğünüz hedefleriniz nelerdir? Sizi neden seçelim? Bunu sizden önce yazılı daha sonra sözlü olarak ifade etmenizi isteyeceklerdir. Bu sebeple kendinize şimdiden birer ‘Statement of Purposes’ hazırlayın.
Yurt dışına çıkmak için elinize geçen her fırsatı mutlaka değerlendirin. Bu sadece yüksek lisansla da sınırlı değil. Eğer yurt dışında çalışma imkanı bulduysanız, onu da kaçırmamanızı tavsiye ederim. Bu tavsiyenin temel sebebi de başka insanlarla tanışmak, başka kültürleri tanımak ya da yeni ortamlarda bulunmak yoluyla edineceğiniz tecrübe. Her şey bir yana bu tür tecrübeler, insanın ufkunu açıyor. İnsanı daha hoşgörülü yapıyor. Bazı şeyleri anlamanızı kolaylaştırıyor. Yurt dışına gitmek sanıldığı kadar zor değil. Karşıda sakız adası var. Bu sezonda 10 euroya gidip gelmek mümlün. Eğer yeşil pasaportunuz varsa vize almadan gidebilirsiniz. Ben sizin yerinizde olsam birkaç arkadaş toplanıp sırt çantamı alıp üniversite bitmeden mutlaka giderim. Bunlar size çok şey katar. Bence her türlü seyahat imkanı değerlendirin. Farklı kültürleri tanıyın. Dil bilginize katkı sağlarsınız; en önemlisi yabancı dilinizi kullanmak konusunda kendinize olan güveniniz artar.
SFinance: Doğrudan yabancı yatırımlar açısından hangi sektörler daha elverişlidir?
Emin Akçaoğlu: Doğrudan yatırımlar konusu çok önemli bir konu. Bütün sektörler bu şekildeki yatırımlar için elverişli olabilir. Sektör ayırımı yapmak doğru olmaz. Siz uluslararası ticaret ve finansman okuyorsunuz. Uluslararası ticaret kavramının içinde sadece yurt dışına mal satmak ve yurt dışından mal almak yani sadece ihracat ve ihracat yok. Türkçe’deki uluslararası ticaret kavramının İngilizce’deki “international business” kavramına karşılık geldiğini düşünüyorum. Bu, ihracat ve ithalatın yanı sıra yurt dışında gündeme gelebilecek pekçok faaliyet yöntemini de içeriyor. Örneğin yabancı sermayeli doğrudan yatırımlar ya da sözleşmelere dayanan fason üretimi, uluslararası lisanslama, uluslararası franchising gibi başka faaliyet yöntemleri de var. Öğreniminiz sırasında hem ithalat ve ihracat anlamında hem de diğer uluslararası faaliyet modları hakkında bilgilenmeniz gerekiyor. Çalıştıkça, okudukça göreceksiniz ki çokuluslu şirketler ve onların yaptıkları doğrudan yatırımlar hemen hemen bütün sektörlerde aslında bugünün dünyasının nasıl bir dünya olduğu konusunda çok belirleyici. Eğer sorunuza dönersek, öncelikli sektör denilebilecek, zamandan bağımsız bir şey yok ama belli dönemlerde belli sektörler belirginlik kazanır. 1995’ten beri uluslararası şirketler ve bunların doğrudan yatırımları hakkında, Birleşmiş Milletler Ticaret ve Kalkınma Teşkilatı UNCTAD tarafından her yıl yayınlanan ve bütün dünyada dikatle takip edilen bir rapor var: World Invesment Report – dünya yatırım raporu. Bu raporun bu seneki konusu “non-equity investmen modes” idi. Yani yabancı sermayeli doğrudan yatırımların, doğrudan sermaye aktarımı gerektirmeyen türleriydi. Bu konu daha çok hizmet sektörünü akla getiriyor. Yanlış hatırlamıyorsam geçen yılki ya da bir önceki yılki raporun konusuysa altyapı sektöründe yabancı sermayeli doğrudan yatırımlardı. Görüyorsunuz, tüm sektörlerde yabancı sermayeli doğrudan yatırımlar var.
SFinance: 7 Temmuz 2011 tarihli “ gözünüz dışarıda olsun. Kormayın eşiniz bu defa kızmaz.” Başlıklı makalenize istinaden sizin de bahsettiğiniz gibi Türk firmalarının yurt dışındaki doğrudan yatırımlar konusu Türk Eximbank’ın faaliyet alanına girmektedir. Fakat Türk Eximbank’ın Türk firmalarının dış yatırımlarının desteklenmesi konusundaki hâlâ yapması gereken işler olduğu anlaşılıyor. Bu durumun sebebi Türk firmalarının bu konudan ve doğrudan dış yatırımların öneminden yeterli ölçüde haberdâr olmaması mıdır? Yoksa bu durum Türkiye’de birçok alanda yaşandığı gibi bazı şeylerin sadece söylemde kalmasından ve Türk Eximbank’ın bu konuya yeterli ölçüde ilgi göstermemesinden mi kaynaklanıyor?

Emin Akçaoğlu: Bu soru cevabı zor bir soru. Çünkü, ben Türk firmalarının dış yatırımları konusunda aşağı yukarı 15 -20 yıldır uğraşıyorum. Öyle toplantılara girdim ki o toplantılarda doğrudan doğruya karar vericiler de vardı. Mesela bir seferinde, zamanın Dış Ticaret Müsteşarı Tuncel Kayalar’a bir briefing (bilgilendirme) vermeye çağırdılar. Ondan önce de Dış Ticaret Müsteşarlığı Anlaşmalar Genel Müdürlüğü’nün tüm birimlerine ve Türk Eximbank’ta ilgili kişilere; Türk firmalarının yurt dışındaki doğrudan yatırımlarına niçin kamusal destek verilmesi gerektğini anlatmıştım ve rapor da vermiştim. Türkiye’de, “acaba Türk firmalarının dışarıda yatırım yapması ülkeden sermaye kaçışı anlamına mı geliyor” gibi bir yanlış anlama var. Yani bir zamanlar “Dışarıda yatırım yapacağına burada yapsın, burada istihdam yaratsın, biz zaten sermaye yetersizliği olan bir ülkeyiz; bu haldeyken insan gidip yurtdışına mı yatırım yapar” diye bir düşünce hakimdi. Bir keresinde bir kamu kurumu bir açıklama yaptı ve denildi ki “Biz yurtdışında yatırımı olan iş adamlarını toplayacağız ve yatırımlarını yurtiçine getirmeleri için teşebbüste bulunacağız”. Bu yanlış bir anlayıştır. Neden? Çünkü dışarıda yatırım yapmak, içeride yatırım yapmanın alternatifi sayılıyor ama bu doğru değildir. Düşünün; bir Türk firmasının yöneticisiniz ve dışarıya ihracat, içeriye ithalat yapmıyorsunuz sadece iç piyasaya göre çalışıyorsunuz. Bu şekilde sizin uluslararası piyasayla ilişkiniz olur mu? Olur. Çünkü siz kendi ülke sınırlarınızın dışına çıkmasınız bile sınırlar öylesine zayıfladı ki yabancı firmalar gelip sizi buluyorlar. Diyelim ki sizin bir konfeksiyon atölyeniz var ve gömlek dikiyor yurtiçine satıyorsunuz ve İzmir’in pazarına gidiyorsunuz. Görünüşte başkasıyla alakanız yok ama bir gün bakıyorsunuz Çin’den bir sürü gömlek gelmiş ve aynı pazarda satılıyor. Şimdi ne oluyor? Siz uluslararası pazardan uzakken yabancı rakipler geliyor ve sizi kendi pazarınızda vuruyor. Yapılması gereken ilk şey şu: Önce bu işler nasıl yürütülüyor öğreneceksiniz ve eğer onlar sizi kendi piyasanızda vuruyorsa siz de onları kendi piyasalarında vuracaksınız. Dış yatırım, iç yatırımın alternatifi değildir. Farklı şeylerdir ve rekabet edebilmek için, ayakta kalabilmek için her ikisini de eşanlı olarak düşünmek zorundasınız. Ayrıca Türk firmalarına bakın. Türk firmaları çoğunlukla belli sektörlerde, özellikle fason üretici olarak yabancı firmalara mal satıyorlar. O yabancı firmaların kazandıkları paraları düşünün ve onlara fason üretim yapan Türk firmaların kazandıklarını düşünün. Türk firmaları bazı imkanları en azından henüz elde edemedikleri için başka firmalara fason üretim yapıyorlar. Örneğin pekçok Türk firmasının dağıtım kanalları üzerinde hakimiyeti ve kendi markaları yok. Teknolojik olarak eksikler. Bu eksiklerin gidermenin yollarından bir tanesi bu tür eksiklikleri olmayan firmaları incelemek, belki onları satın almak ya da yurtdışında yeni firmalar kurarak yani doğrudan doğruya yurtdışına yatırım yaparak mümkün olabilir. Türk Eximbank, henüz Türk dış yatırımlarının yapılmasına bu isim altında destek sağlamıyor ama başka yöntemlerle zamanında önemli destek sağladı. Fakat bugün daha fazlasının yapılması, anlatılması ve Türkiye’nin bunu gündemde tutması lazımdır. Ben bunun için yazılar yazıyorum; bu konu gündemde kalsın ve kamuoyu bu konu hakkında fikir sahibi olsun diye. Ayrıca karar mercii konumunda bulunan otoriteler bir takım girişimlerde bulunsunlar diye. Ama önce bu konunun iyi anlaşılması gerekiyor. Bu husuta da hayli ümitliyim. Türk firmalarının yatırımcı konumuna eriştiği bu dönemde, doğrudan dış yatırımın ne kadar önemli olduğunu sizler de iyi bilin ki bir anlamda yarını planlamanız kolaylaşsın. Çünkü ileride karar vericiler siz olacaksınız.
SFinance: Küresel değer zincirinde Türk firmalarının konumu nedir? Türk firmalarının uluslararası bir marka yaratma ve dışarıya açılma konusundaki durumlarını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Emin Akçaoğlu: Türk firmalarının yapması gereken daha çok şey var. Ama yaptıkları da çok şey var ve bunları hiç azımsamamak lazım. Bundan 10-20 yıl öncesiyle kıyaslanınca Türk firmaları olağanüstü mesafe aldılar. Küresel değer zinciri veya İngilizce’siyle global value chain. Küresel değer zincirinde Türk firmaları bir takım sektörlerde maalesef zincirin içindeki hiyerarşi dikkate alındığında aşağılardalar. Az önceki tekstil-konfeksiyon örneğinde de olduğu gibi fason üretim yapan çok firmamız var ama marka sahibi firmamız daha az. Türkiye, hazır giyimde eskiye kıyasla çok sayıda marka çıkardı. Mavi ve Colin’s gibi. Mesela beyaz eşya üretimindeki durumumuza bakın. Çokuluslu Türk şirketleri var artık. Vestel’i düşünün, Arçelik’i düşünün. Bunlar dışarıda yatırım yapabilen firmalar. Ayrıca, enerji sektöründeki Türk firmaları da son derece aktif. Ben şöyle görüyorum: Türkiy’de firmalar sektörün içinde oldukları için onlar bir takım şeylerin resmi otoritelerden daha fazla farkındalar. Piyasanın gereklerinin daha çok farkındalar ve ona göre mesafe alıyorlar. Resmi otoritelerin de katkısını ihmal etmemiz gerekiyor tabii. Özellikle marka konusuna sorduğunuz için bunu söylüyorum; örneğin, eski Dış Ticaret Müsteşarlığı yani bugünkü Ekonomi Bakanlığı tarafından uzun yıllardır emek ve para harcanan ve markalaşma konusunda başta Turquality projesi olmak üzere hazırlanan programlar var. Bütün bu çabalar Türk firmalarını eskiye kıyasla çok daha farklı bir yere taşımış durumda.
Daha önce de söyledğim gibi kendinizi geleceğe hazırlarken uluslararası ticaretin sadece ithalat ihracattan ibaret olmadığını unutmayın. Finansmanı iyi öğrenin. Özelikle, uluslararası ticaretin finansmanını çok iyi öğrenemeye çalışın. Sahip olduğunuz hukuk bilginizi ilerletin. Finansçıların da dış ticaretçilerinde mutlak suretle hukuk biliyor olmaları lazım. Özelikle finans hukuku, yatırım hukuku gibi. Şunu unutmayın: Ömür boyu öğrenmek zorundasınız. Bilgiler çabuk eskiyor; sürekli öğrenmemiz lazım. Bol bol okuyun. Roman okusanız dahi size bu konularda yardımcı olacaktır. Çünkü edebiyatın konusu insandır. Lisan bilginizi özelikle yazarak ilerletin. Hem endüstride hem de akademide lisan bilgisi çok önemlidir. Hem Türkçe hem de İngilizce!
SFinance: Hayatınızın hangi döneminde finansa ya da çokuluslu şirketlere ilginiz olduğunu fark ettiniz?
Emin Akçaoğlu: Üniversite sınavına girerken siyasete çok ilgi duyuyordum. Bu sebeple beni en çok iktisat okumak cezbetti. İktisat okurken, siyaseti de en azından teorik düzeyde kendi okumalarımla öğrenmeye çalıştım. Zaman içinde bazı şeyler daha genç yaştayken gördüğümden daha farklı görünmeye başladı. Sonra özellikle uluslararası iktisada ilgi duymaya başladım ve bu alanda yüksek lisans yapmayı düşünerek devlet bursu sınavına girdim. Fakat devlet bursu sınavında o yıl sadece Etibank hesabına beş kişilik burs vardı ve bunların ikisi bankacılık, biri pazarlama, diğerleri muhasebe ve finans içindi. Benim ilk tercihim bankacılıktı. İlk tercihime girdim. Bankacılık okurken uluslararası bankacılık dikkatimi çekmeye başladı. Okumalarım sırasında önce çokuluslu bankalarla sonra da genel olarak çokuluslu şirketlerle karşılaştım. Bu bana çok heyecan verdi. Aslında şirketlerin dünyayı ne kadar çok etkilediğini fark ettim. Bu süreçte, siyasete olan ilgimden soğumaya başladım. Şu anlamda ki aslında birtakım süreçlerin gençliğimde sandığımdan daha karmaşık olduğunu kavramaya başladım. Dünyanın çok daha zor bir yer olduğunu anlamaya başladım. Bunu çokuluslu şirketleri öğrendikçe sanırım daha iyi anladım.
Size tavsiyem, bu alanlarda kendinizi geliştirin ve çok ciddi inceleyin. Bunlar çok önemli konular. Sakın zamanınızı boşa harcamayın ve kendinizi elinizden geldiğince iyi yetiştirmeye çalışın. Mutlaka farklı hayatlar yaşayacak, farklı tecrübeler tadacak ve yol ayrımlarına gireceksiniz. Çok zorlu bir sürece gireceksiniz. Bu sebeple aklınızda hep bir A ve B planı olsun. Çünkü zaman içinde mutlaka planlarınız değişecektir. Hayat çok kolay değil; hazırlık yapmak lazım. Siz şimdi hayatınızın çok güzel bir dönemini yaşıyorsunuz. Unutmayın elinizde öyle bir şans var ki altın kıymetinde. Burada, üniversitede öğrencisiniz ve bu ülkede sizin gibi öğrenci olmak için nelerini feda edebilecek insanlar var. Kitap alın okuyun ve olabildiği kadar çok yazın. Çünkü, yazmak öğrenme sürecinde çok önemli bir yöntemdir. Sürekli yazmaya çalışarak, düşüncelerinizi ifade etmeye çalışarak kendinizi geliştirin. Göreceksiniz ki endüstride de çalışsanız akademide de çalışsanız “yazı becerileri” sürekli karşınıza çıkacak.
SFinance: Hocam çok teşekkür ederiz.
Emin Akçaoğlu: Ben teşekkür ederim.


Emin Akçaoğlu İzmir Ekonomi Üniversitesi Uluslararası Ticaret ve Finansman Bölümü’nde uluslararası ticaret ve yatırımlar alanında yardımcı doçent olarak görev yapmakta ve ‘çokuluslu şirketler ve yabancı yatırımlar’, ‘ihracat pazarlaması’, ‘uluslararası ticaret ve yatırımlar’, ‘uluslararası ticaretin yasal yapısı’, ‘uluslararası finansman’ ile 'Türkiye’de dış ticaret ve yatırım politikaları’ derslerini vermektedir. Daha önce Loughborough Üniversitesi’nde araştırmacı olarak çalışmış; Başkent ve Çankaya Üniversitelerinde de dersler vermiştir. İzmir Ekonomi Üniversitesi’ne katılmadan önce Türk Eximbank’ta yöneticilik, UNCTAD’da danışmanlık yapmıştır. Dr. Akçaoğlu lisans ve yüksek lisans derecelerini iktisat alanında Hacettepe ve Loughborough Üniversitelerinden, doktora derecesini işletme alanında Ankara Üniversitesi’nden almıştır.

Dünyanın hâli: Ne söylediler? Ne yapıyorlar?

Dünyanın hâli pek parlak değil. Uluslararası kuruluşların en tepesindeki isimlerden Batının önde gelen siyaset ve devlet adamlarına kadar pek çok kişi bunu söylüyor. Sanayileşmiş zengin ülkelerde süregiden ekonomik krizin etkileri kaçınılmaz biçimde dünyanın tümünü etkiliyor ve bu krizin ne zaman, nerede, ne kadar hasarla sonlanacağını kimse bilmiyor. Elbette bu ülkelerin hükümetleri de hasarı asgariye indirmek ve süreci olabildiğince kısaltmak için ellerinden geleni yapıyorlar. Peki nasıl?

Yaşanan olaylardan alınması gereken çok önemli bir ders var: Söylenenlerle yapılanlar birbirinden çok farklı. Onlarca yıldır gelişmekte olan ülkeler ‘bütçe disiplininden’, ‘piyasanın erdemlerinden’, ‘devlet müdahalesinin sakıncalarından’ söz eden sanayileşmiş ülke hükümetleri ve genellikle bunlar tarafından kontrol edilen IMF ve Dünya Bankası gibi uluslararası kuruluşların yöneticileri, sorun kendi sorunları olduğunda ağız değiştiriyorlar.

2000’li yılların başında Türkiye’yi vuran krizlerin ilk dalgası – hatırlanacaktır – bazı bankaların çöküşüyle geldi. Bu dönem Türkiye’de bankacılık sektörünün köklü biçimde yeniden yapılandığı bir dönemin başlangıcıdır. Bu sürecin lehimize ya da aleyhimize olduğu tartışması bir yana, bugünle kıyaslanması gereken bazı yönleri vardır. Örneğin, Demirbank aktif kalitesi kötü olduğu ya da içi boşaltıldığı için değil bilançosunun iki yakasındaki vade uzunlukları bakımından, gereğinden çok risk üstlenip; kısa vadeli borçlanıp, bu fonları uzun vadeli devlet iç borçlanma senetlerine yatırdığı için likidite sıkıntısına düşmüş ve batmıştır. Bu bankanın devlet tarafından kurtarılması gündeme alınmamıştır bile. Demirbank’ın batışı, yabancı sermayeli bankaların Türkiye’ye giriş sürecinin dönüm noktasıdır. O dönemde hem IMF temsilcileri hem de IMF’ye yön veren ülkelerin yöneticileri, bir bankanın kamu kaynaklarıyla kurtarılmasının doğru olmayacağına ant içebilecek kadar keskin görüşlere sahiptiler.

Resme bugün baktığınızda belki aynı kişiler değil ama, aynı koltuklarda oturanlar kendi ülkelerinde batma noktasına gelmiş bankaları kurtarmak için kamu fonlarını kullanmaktan çekinmiyorlar. Bütçe disiplini kavramının anlamını bile hatırlayan yok. Örneğin Avrupa’yı sarsan devlet borçları, bir ölçüde krizin ilk dönemlerindeki sarsıntıyı hafifletmek için devlet bütçelerinin olabildiğince yoğun ve hatta imkânların ötesinde kullanılmasından kaynaklanmıyor mu? Konu gelişmekte olan ülkelere geldiğinde ‘monetarist’ fakat kendilerine geldiğinde ‘Keynezyen’ olan bu ülkelerin tarihleri zaten bu yaklaşımın örnekleriyle dolu.

Sadece bütçe disiplini veya banka kurtarma operasyonları bakımından değil; fakat akla gelebilecek her iktisadî konuda kendi menfaatleri gündeme geldiğinde devlet müdahaleciliğini ve kendi şirketlerinin korunmasını sonuna kadar savunanların yine aynı ülkeler olduklarını iyi görmek gerekiyor. Dünün gelişmekte olan, bugünün sanayileşmiş ülkesi Kore bile ‘merdiveni tırmandıkça’ bu tür politikalarda ustalaşıyor. Kore’nin, tablet bilgisayarların uluslararası ticarette yeni bir ‘kapışma alanı’ olduğu bugünlerde, ‘Apple iPad’e karşı ‘Samsung Galaxi’yi geliştirme sürecinde, kendi iç pazarını türlü yöntemlerle koruma altına alışı sanırım hepimizi düşündürmeli.

Tarihin gerektiği gibi okunması, şimdiki zamanı iyi değerlendirebilmek için bir zorunluluk. Bilimle propaganda arasındaki ayrımın – özellikle sosyal bilimler söz konusu olduğunda – görülmesi bazen kolay olmayabiliyor. Örneğin, internetin önümüzde yepyeni bir çağ açtığı ve bilgiye erişimin son derece kolaylaştığı sıklıkla tekrarlanırken, aynı internetin bir bilgi çöplüğü olduğu çoğunlukla gözden kaçıyor. Doğruyla yanlışın, propagandayla bilimin birbirinden gereğince ayrılabilmesi için yegâne sığınağımız ‘eleştirel düşünmek’ olabilir. Bütün bu sorunlar karşısında ‘akla dayanan’ değerlendirmelerin dışındakiler, eğer kasıtla kötü niyetli değillerse saflıktan öteye gidemezler.

Dünyanın içinde bulunduğu bu ekonomik kriz döneminde, bize akıl hocalığı yapmayı seven sanayileşmiş ülkelerin ve bunların kontrolündeki uluslararası kuruluşların, bu ülkelerin kendi menfaatleri söz konusu olduğunda uyguladıkları ya da önerdikleri politikalar; daha on yıl önce bize sundukları politika önerilerindeki samimiyetlerini günışığına çıkarıyor.

İşte bütün bunlar bize ders olmalı. Öyle bir ders ki örneğin sanayileşme politikamızı şekillendirirken bugünün sanayileşmiş ülkelerinin, kendi sanayileşme politikalarını tarihsel süreç içerisinde nasıl yürüttüklerini kılı kırk yararak incelemeliyiz; doğruyla yalanı, propagandayla bilimi ayırt ederek… Sanayileşme politikasının tüm yanlarını hatırda tutarak yapmalıyız bunu. Bu bakımdan bugünün zengin ülkelerinin ne söylediklerine değil, ne yaptıklarına bakmalıyız. İşte bazen kriz bile fırsat olabiliyor. En azından aklımızı başımıza devşirmek için…

Emin Akçaoğlu
emin.akcaoglu@ieu.edu.tr

Bu yazı Dünya Gazetesi’nin eki olarak dağıtılan OSTİM Organize Sanayi Gazetesi’nin Aralık 2011 sayısında yayınlanmıştır.

16 Aralık 2011 Cuma

Yabancı sermaye nereye gider?

Yabancı sermayeli yatırımların ülkemize çekilmesi konusu yıllardır ekonomi gündeminin üst sıralarında. Son duruma bakıldığında Türkiye’ye gelen yabancı sermayeli yatırımların toplam tutarında kayda değer bir düşüş var. Oysa 2007 yılı bu anlamda ‘muhteşem’ bir yıl olmuştu. O yıl ülkemize giren sermayenin toplam tutarı 22 milyar doları aşmıştı. Bu büyük tutarın gerçekte ülkenin sermaye stokunu artırmayan el değiştirmelere dayandığını ve özellikle de kamu mülkiyetindeki büyük kuruluşların ya da özel bankaların yabancı çokuluslu şirketlere satılmasından kaynaklandığını hatırlarsınız.

Sayılara daha yakından bakalım: Türkiye’ye 2010 yılında gelen yabancı sermaye tutarı bir önceki yıla (2009’da 8,4 milyar dolar) göre %8,3 artışla 9,1 milyara dolara ulaştı. Fakat bu tutar 2007’deki 22 milyar dolarlık rekor girişle kıyaslandığında, belirgin bir gelişme olmadığı görülüyor. Türkiye’ye gelen yabancı sermayenin dikkat çektiği sadece üç yıl var: 2006 (20,2 milyar dolar), 2007 (22 milyar dolar) ve 2008 (19,5 milyar dolar). Bu yılların özelliğiyse hem Türk Telekom gibi büyük çaplı özelleştirmelerin hem de özellikle banka satışları gibi özel sektörde büyük hacimli el değiştirmelerin bu yıllarda yaşanması. Dolayısıyla, rekor düzeylere ulaşan yabancı sermaye girişleri de aslında yeni yatırımlara dayanmıyor.

Dolayısıla, yabancı sermaye az ya da çok geliyor gelmesine ama bu, mevcut sermaye stokunda artış yaratmıyor. Çünkü aslında daha önce yerli şirketlere ya da devlete ait olan varlıklar yabancılar tarafından satın alınıyor. Elbette, bu tür girişlerin de türlü katkılar sağlayabileceği ileri sürülebilir. Fakat bu konuda ‘büyük gürültü’ kopartılıyorsa, ülkeye giren yabancı sermayenin üretkenliğine ya da ülkenin toplam sermaye stokuna ne kattığına bakmamız gerekmez mi? Benzer şekilde, teknoloji transferine veya genel olarak yabancı sermayenin geldiği alanlarda eldeki bilgi birikimine ne eklendiğini de merak etmeliyiz, değil mi?

Peki ne oldu da o yıllarda böylesine iştahla Türkiye’ye yönelen yabancı yatırımcılar sonraki yıllarda aynı ilgiyi göstermediler? Bu durumu 2007’den itibaren, özellikle Batılı ülkelerde yoğunlaşan küresel finansal krizin etkilerine bağlamak mümkün görünse de konuyu sadece bu dar kalıp içine hapsetmenin doğru olmayacağı açık.

Belki de en önce, şu soruyu sormalıyız: Yeni üretken yatırımlar yapmak isteyen veya görece ileri teknolojiye dayanan ve daha büyük katma değer üretme potansiyeline yatırımlar hangi coğrafyaları tercih ediyor? Bu sorunun cevabı aynı zamanda, “Türkiye ne yaparsa ve nasıl yaparsa ‘nitelikli ve yeni’ yabancı sermayeli yatırımları çekebilir” sorusunun da cevabı olacaktır.

Bu sorunun cevabı Türkiye’nin özellikle “altyapısını” yakından ilgilendiriyor. Evet, elbette makroekonomik istikrar, örneğin fiyat istikrarı da yabancı şirketler için önem taşıyor. Fakat bunların ötesinde bakılması gereken çok önemli hususların mevcudiyeti gözden kaçmamalı. Örneğin bir ülkedeki “insan yapısı varlıklar”ın miktar ve kalitesi makroekonomik istikrardan belki çok daha önemli. Çokuluslu şirketler ‘yatırım yeri kararlarını’ verirlerken, konuya iki aşamalı olarak yaklaşıyorlar: İlk aşamada makroekonomik değişkenlerle birlikte, yatırım ve kambiyo mevzuatının serbesti derecesi gibi hususları değerlendiriyorlar. Sonraki ve belki de çok daha önemli olan ikinci aşamadaysa, potansiyel yatırım ülkesindeki ‘insan yapısı’ varlıkların niteliğine bakıyorlar.

Belirttiğim gibi Türkiye’ye yabancı sermaye girişi Türkiye’nin “altyapısını” çok yakından ilgilendiriyor. Sadece fiziksel altyapısını değil, beşeri ve kurumsal altyapısını da. Başka bir ifadeyle, Türkiye yurt dışından “nitelikli yeni yatırım” çekebilmek için hem fiziksel altyapını iyileştirmek hem de hem nitelikli işgücü yetiştirip, iş yapma alışkanlıklarını iyileştirmek zorunda.

Kentleşme sorunu da konumuzun başlı başına içinde. Örneğin, Ankara’nın ve İç Anadolu Bölgesi’nin daha çok yatırım ve yabancı sermaye çekebilmesi bölgeyi diğer büyük kentlere bağlayan demiryolu, havayolu ve karayolu bağlantılarının durumuna veya Ankara’nın bir yaşam alanı olarak çekiciliğine bağlı. Bunların yanı sıra kentte yaşayan işgücünün niteliği ve aldığı eğitimin kalitesi kilit durumda tabii. Bu son nokta çok önemli, çünkü nitelikli işler nitelikli ve yaratıcı insanları gerektiriyor!

Emin Akçaoğlu
emin.akcaoglu@ieu.edu.tr

Bu yazı Dünya Gazetesi’nin eki olarak dağıtılan OSTİM Organize Sanayi Gazetesi’nin Kasım 2011 sayısında yayınlanmıştır.

16 Eylül 2011 Cuma

Kobiler dış yatırım yapmalı; Eximbank onları desteklemeli! Nasıl?

Bu ayki yazımıza 1720’lerde İngiltere Başbakanı olan Walpole’un bir sözüyle başlayalım: “Hiçbir şey kamuya [İngiltere halkına] sınaî malların ihracatı ve yabancı hammaddelerin ithalatı kadar yarar sağlamaz.” Bu sözün söylendiği ülke İngiltere ve yıl 1720; yani yaklaşık 300 yıl öncesi. İngiltere sanayi devrimini yapıyor, hammadde ithal ediyor ve bunları mamul hâle getirip sınaî mal ihraç ediyor. Walpole şu gerçeği daha o zaman görüyor: Eğer ‘sınaî mal üretiminde kullanılmak üzere’ hammadde ithal ediyorsanız bu size büyük yarar sağlar. Sanayileşme sürecine böyle başlayan İngiltere 1800’lü yılların sonuna gelindiğinde sadece mal ihraç etmekle kalmayan sermaye de ihraç eden ilk ülkeydi.

Gelelim şimdi Türkiye’ye ve cari açık ile esasen bunun dayandığı dış ticaret açığı konusuna: Eğer ithal ettiğiniz hammadde ya da yarı mamul maddeye Türkiye’de ciddi katma değer ilâve edip sınaî ürün ihraç edebiliyorsanız kazanıyorsunuz demektir. Fakat malın nihaî fiyatı üzerinden hesaplanacak pay dağılımında büyük lokma sizin midenize gidiyorsa tabii. Aksi halde başkaları karınlarını tıka basa doyururken siz onlardan arta kalanlara razı olmak zorundasınız. Peki büyük lokma nasıl kapılır? Büyük lokma bilmeyi ve daha da önemlisi ‘kontrol edebilmeyi’ gerektirir. Bu konunun elbette pek çok yanı var ama benim vurgulamak istediğim konu yine Türk firmalarının yurt dışındaki doğrudan yatırımları konusu.

Dünya Gazetesi’nin 9 Eylül 2011 tarihli nüshasından Yıldız Doğruer imzalı bir haber: “Battaniyeciler Afrika’da DİR nedeniyle rekabet edemiyor. Dahilde İşleme Rejimi (DİR) uygulaması, polyester iplik ihtiyacının yüzde 50’den fazlasının ithal yollarla karşılandığı Türkiye’de battaniye firmalarının ihracatta rekabet şansını azaltıyor.” Çünkü Türk firmaları çok ucuza mal satan Çinli firmalarla rekabet edemiyorlar. Peki ihracatçı firmalarımız ‘kendi çözümlerini’ nasıl üretmişler? Yine aynı habere dönelim: “Sesli Tekstil Genel Müdürü Mehmet Sesli ‘Güney Afrika Cumhuriyeti’ndeki tesisimiz üretimine devam ediyor. […] Şu an vergilerden dolayı Güney Afrika Cumhuriyeti’ne sadece battaniye üretiminde kullanılan hammaddeler ihraç edilebiliyor’ [diyor. …] Seslim Tekstil Yönetim Kurulu Başkanı Ahmet Sesli ‘Çin çok ucuz mal verdiği için Afrika pazarında şansımız kalmıyor. Bizim maliyetlerimiz çok yüksek kalıyor. Afrika’daki kanunlar, sendikalar ve teşvikler dolayısıyla biz de Güney Afrika’da 15 milyon dolarlık bir yatırım gerçekleştirdik ve Afrika’da battaniye üretimine başladık. Türkiye’den gönderdiğimiz hammadde ve ipliği kullanarak üretim gerçekleştiriyoruz. […] Afrika’da tesisimiz olmasa mal satmamız imkânsız. Türkiye’de maliyetlerimiz çok yüksek.’”

İşte size, üretim maliyetlerinin Türkiye’deki yükselişinden kaynaklanan iki dış yatırım örneği! Bu iki firma Güney Afrika Cumhuriyeti’ne yatırım yapmışlar çünkü hem pazar hem de etkinlik arıyorlar. Bu Türkiye için ‘sermaye kaçışı’ mı? Kesinlikle hayır. Çünkü bu firmalar eğer doğrudan dış yatırım yapmasalar rekabet güçlerini koruyamayacaklar. O hâlde elbette bir yandan Türkiye’deki yatırım koşulları iyileştirilirken, bir yandan da – şartlar gerektirdiğinde – Türk firmalarının dış yatırımlarının ‘teşvik edilmesi’ gerekiyor. Bu tür teşvik mekanizmalarının başka ülkelerce kullanıldığını yıllardır yazıyorum; seminerlerimde ve derslerimde anlatıyorum.

Yazıyı bitirirken önceki sayıda da söz ettiğim Türk Eximbank konusuna yeniden değinmek istiyorum. Yukarıda gerekli olduğuna işaret ettiğim Türk firmalarının yurt dışındaki yatırımlarına ilişkin teşvik sistemi içinde Türk Eximbank’a büyük rol düşüyor. Bir örnek daha vereyim: Türk Eximbank’ın Yurt Dışı Yatırım Sigortası Programı’nı artık en kısa zamanda uygulamaya sokması gerekiyor. Eğer bu program uygulamaya konulursa Türk firmalarının yurt dışındaki yatırımları politik risklere karşı sigorta teminatı altına alınabilecektir. Daha bu yıl Kuzey Afrika’da yaşananlar bunun ne kadar önemli olduğunu gösteriyor. Ayrıca, 6 Nisan 1999 tarihinde MIGA ile Türk Eximbank arasında imzalanan bir işbirliği anlaşmasına da işaret edilmesinde yarar var. Söz konusu anlaşma ile Türk Eximbank’ın Türk firmalarının yurt dışındaki doğrudan yatırımlarını MIGA ile birlikte sigorta teminatı altına alabilmesi ya da Türk Eximbank’ça sağlanacak sigorta desteğinin MIGA tarafından reasürans işlemine tâbi tutulması mümkün olabilir.

Gelecek ayki yazımda konunun başka yönlerini ele alacağım.

Emin Akçaoğlu
emin.akcaoglu@ieu.edu.tr

Bu yazı Dünya Gazetesi'nin eki olarak dağıtılan OSTİM Organize Sanayi Gazetesi'nin Eylül 2011 sayısında (sayfa 11) yayınlanmıştır.
========================
İlâve bilgi için: MIGA Yatırım Garanti Kılavuzu (Türkçe)

12 Ağustos 2011 Cuma

Devlet Türk dış yatırımlarını desteklemelidir

Konuya Türkiye’nin gittikçe büyüyen cari işlemler açığının dayandığı dış ticaret açığı konusundan başlayalım. Türkiye’nin dış ticaret açığının çok önemli bir kısmı ara malı ve yatırım malı ithalatından kaynaklanıyor. Türkiye ekonomisi büyüdükçe dış ticaret açığı ve cari işlemler açığı da büyüyor. İşin aslı bunun tam tersi: Dış ticaret açığı ve cari işlemler açığı büyüdükçe Türkiye ekonomisi büyüyor. Bu süreçte ihracat büyüdükçe ithalat da büyüyor: Girdi ithal etmeden mal üretemiyor ve tabii ihracat yapamıyoruz. İthalata konu girdi kalemlerinin başında enerji var. Türkiye maalesef yeterince enerji üretemiyor. Sadece enerji de değil diğer pekçok ara malını da üretemiyor. Bu durum sadece Türkiye’ye de özgü değil. Günümüzün dünya ekonomisinde tüm ülkeler adeta bir üretim bandınının üzerine yerleştirilmiş durumdalar. Banttaki yeriniz bir bakıma katma değer (veya üretim) zincirindeki ya da hiyerarşisindeki yerinizi gösteriyor. Herbir ülke diğerleriyle girdi-çıktı bağlantıları üzerinden işbirliği yapmak zorunda.

O halde, dış ticaret açığını ve dolayısıyla cari işlemler açığını – risk algısını bozmayacak – daha makul seviyelere çekmemiz gerekiyor. Bunu yapabilmek için döviz kurları ya da faiz hadleri yardımıyla alınabilecek tedbirlerin yeterli olması mümkün değil. Kamuoyunda sürekli yinelendiği ve yukarıda da özetlendiği gibi sorun “yapısal”. Başka bir ifadeyle üretim sistemimizin mevcut yapısı – doğası gereği – “açık” üretiyor.

Fakat konu bu kadar basit değil. Belirtiğim gibi bütün ülkelerin üretim sistemleri diğerlerininkiyle entegre. Üstelik dünya ekonomisinde uluslararası ilişkiler sadece ticaret üzerinden yürümüyor. Yabancı sermayeli doğrudan yatırımlar (doğrudan dış yatırımlar veya kısaca dış yatırımlar) ticaretten daha önemli. Çünkü uluslararası ticaretin çok önemli bir bölümü çokuluslu şirketlerin kendi bünyeleri içinde yapılıyor. Örneğin, bir çokuluslu şirketin Türkiye’deki kolu, şirketin Japonya’daki merkezine veya Polonya’daki diğer koluna ihracat yapıyor veya oralardan Türkiye’ye ithalat yapıyor. Dolayısıyla, görünürde Türkiye dış ticaret yapıyor ama bu süreç bütünüyle bir şirketin kendi içinde ve kontrolünde cerayan ediyor. Bu alınması gereken tedbirlerin dış ticareti aşan ve dış yatırımları da kavrayan bir yapıya sahip olmasını gerektiriyor.

Yeniden ilk başladığımız yere dönelim: Büyüyen cari işlemler açığına ve bunun dayandığı dış ticaret açığına. Deniyor ki: “İthalatımızın önemli bir kısmını aramalı ve yatırım malı ithalatı oluşturuyorsa, bunların en azından bir kısmını içeride üretmek için tedbir almalıyız.” Doğru mu? Doğru! Bu yaklaşımın teknik adı ithâl ikameciliktir. Fakat sorun şuradadır: Günümüzdeki kadar bütünleşmiş bir dünya ekonomisinde ithal ikâmeci politikaların kullanılması eskisi kadar kolay değildir. Gelin birlikte akıl yürütelim: Bu girdileri üretmek yerine ithal ediyor oluşumuz, ekonomimizin yapısal kısıtları içinde piyasa koşullarınca dayatılmıyor mu? Başka bir ifadeyle: Biz bu malları esasen daha ucuz veya kaliteli oldukları için ithal etmiyor muyuz? Eğer öyleyse bu malları içeride üretmeye kalkışmak piyasa koşullarının dayattığı rekabetçi kaygıları bertaraf etmek için bir yerden başka bir yere kaynak aktarımını gerektirmeyecek midir? Örnek verirsek, Çin’den ithal ediyor olduğunuz girdiyi Türkiye’de navlun dahil ithal fiyatının üzerinde bir fiyatla üretemezsiniz. Eğer üretmekte ısrarlı olursanız, satamazsınız. Satabilmek için birilerinin üreticiye herhangi bir biçimde sübvansiyon vermesi gerekecektir. Bu şartlar altında ikinci seçenek Çin’den ithalatı kısıtlamak olacaktır. Bu ise içeride üretilmeye başlanan girdinin bir ihraç ürününün üretiminde kullanılması hâlinde, ihraç ürününün dış pazardaki rekabet gücünü (eğer fiyat önemli bir rekabet unsuruysa) azaltacaktır. Tüm bu söylediklerim “Türkiye dış ticaret açığını daraltmak için ara malı üretimini kısmen bile olsa içeriye kaydıramaz” demek değildir. Elbette ara mallarını yurt içinde üretme imkânları araştırılmalıdır. Yeni kurulan Ekonomi Bakanlığı’nın “Girdi Tedarik Sistemi Projesi”nin amacı da bu olsa gerektir.

O halde, Türkiye ara malı üretimi konusunu gündeminde tutmalı ve bu yönde stratejiler geliştirmelidir fakat Türkiye’nin dikkatle değerlendirmesi gereken bir başka konu, bu sorunun çözümünde dış yatırımların bir seçenek olup olmadığının araştırılmasıdır. Örneğin şu sorulara cevap aranmalıdır: İthal ettiğimiz ara mallarını üreten yabancı firmaları satın alabilir miyiz? Veya faktör donanımları itibarıyla bu malların üretiminde görece rekabetçi olan ülkelerde – firma satın alma seçeneğinin yanı sıra – yeni firma kurarak sıfırdan yatırım yapabilir miyiz?

Bu söylediklerim bazı başka ülkeler tarafından başarıyla uygulanmıştır ve uygulanmaktadır. Bize çarpıcı örnekler sunabilecek iki ülke geçmişteki uygulamalarıyla Japonya bugünkü uygulamalarıyla Çin’dir. İlki geriden gelip Batılı sanayilaşmiş ülkeleri yakalamıştır; diğerinin ise yakalayacağı neredeyse kesindir. Japonya ve Çin girdi ihtiyaçlarını karşılamak için doğrudan dış yatırımları bir stratejik araç olarak kullanıyorlar. Burada özellikle hammadde kaynaklarına erişimle ilgili Çin örneğini bir kenara bırakarak Japonya’ya odaklanmak istiyorum.

Japon devleti İkinci Dünya Savaşı’nı izleyen dönem boyunca Japon firmalarının dış yatırımlarını “sübvanse edilen” krediler ve dış yatırım sigortası vasıtasıya desteklemiştir. Bir ülkenin kendi topraklarındaki sınaî yapıyı genişletmek yerine kendi firmalarınca başka ülkelere yatırım yapılmasını desteklemesi ilk bakışta tuhaf görünebilir. Japon devleti dış yatırımları destekleyerek özellikle hem yerli endüstrilerin ihtiyaç duyduğu girdilerin sağlanmasını güvenceye almayı hem de nisbî rekabet gücü gerileyen Japon firmalarının dış pazarlardaki payını muhafazayı amaçlamıştır. Japonya’da üretimi sürdürerek dış pazarlarda rekabet edemeyecek duruma gelen tekstil gibi endüstrilerin diğer Uzak Doğu Asya ülkelerine kaydırılması bu alanda çalışan Japon firmalarının daha uzun süre yaşamasını sağlamıştır. Söylediğim gibi Japon devleti bu tür yatırımlara girişen firmalara hem ucuz kredi hem de yatırım sigortası desteği vermiştir. Bu amaçla kullanılan kurum ise başta Japon Eximbank’ı olmuştur. 1953 ve 1999 yılları arasında Japonya’nın kendi firmalarının dış yatırımlarına verdiği finansal desteğin toplam tutarı 69,5 milyar dolardır. Bu tutar aynı dönemde Japon firmalarının yurt dışında yaptıkları dış yatırımların %10’una karşılık gelmektedir.

Şimdi gelelim sadede: Türkiye’de devlet Türk firmalarının dış yatırımlarını desteklemelidir. Bu amaçla kullanılabilecek en uygun aygıt (kurum) Türk Eximbank’tır. Devlet Yatırım Bankası’nın 1987’de Türk Eximbank’a dönüştürülmesini izleyen dönemde eski Doğu Bloku ülkelerindeki rejim değişiklikleriyle birlikte ortaya çıkan fırsat bu kurum tarafından Türkiye lehine çok iyi değerlendirilmiştir. Şimdiki aşamada yine bu tür bir özel misyon gündeme getirilmelidir.

Türk Eximbank'ın kuruluş kanunun da böyle bir çalışma için elverişli olduğu düşünülmektedir. 3332 Sayılı Kanun'un 7. Maddesi "Bankanın Amaç ve Faaliyet Konuları"nı şu şekilde tanımlamaktadır: "Banka'nın amacı; ihracatın geliştirilmesi, ihraç edilen mal ve hizmetlerin çeşitlendirilmesi, ihraç mallarına yeni pazarlar kazandırılması, ihracatçıların uluslararası ticarette paylarının artırılması, ihracatçılar ve yurt dışında faaliyet gösteren müteahhitler ve yatırımcılara uluslararası piyasalarda rekabet gücü ve güvence sağlanması, yurt dışında yapılacak yatırımlar ile ihracat veya döviz kazandırma maksadına yönelik yatırım malları üretim ve satışının desteklenerek teşvik edilmesidir." ... (Bu kapsamda Banka) "Yurt dışı müteahhitlik hizmetleri ile dış yatırımların geliştirilmesi için kredi açar, finansmanına katılır, sigorta ve garanti sağlar."

Son bir not: İhracat kredileri OECD ve Dünya Ticaret Örgütü’nün düzenlemelerine tâbidir. Dolayısıyla, bu alanlarda devlet desteğinde manevra alanı dardır. Fakat doğrudan dış yatırımlar için bu geçerli değil. Sonraki yazılarda Eximbank’ın Türk dış yatırımlarını nasıl destekleyebileceğine değineceğim.

Kaynaklar:
Akçaoğlu, E. (2001). Türk Firmalarının Dış Yatırımları ve Türk Eximbank, Uzmanlık Tezi, Türkiye İhracat Kredi Bankası, Ankara.
Solis, M. (2003). “Adjustment Through Globalization – The Role of State FDI Finance”, Japan’s Managed Globalization – Adapting to the Twenty-first Century adlı kitabın (Editörler: U. Schade ve W. Grimes) içinde. M.E.Sharpe, Armonk.


Bu yazı Dünya Gazetesi’nin eki olarak dağıtılan OSTİM Organize Sanayi Gazetesi’nin Agustos 2011 sayısında (sayfa 20) yayınlanmıştır.

11 Ağustos 2011 Perşembe

Yabancı sermaye cephesinde durum

Türkiye’ye 2010 yılında gelen yabancı sermaye tutarı bir önceki yıla (2009’da 8,4 milyar dolar) göre %8,3 artışla 9,1 milyara dolara ulaştı. Fakat bu tutar 2007’deki 22 milyar dolarlık rekor girişle kıyaslandığında, belirgin bir gelişme olmadığı görülüyor. Türkiye’ye gelen yabancı sermayenin dikkat çektiği sadece üç yıl var: 2006 (20,2 milyar dolar), 2007 (22 milyar dolar) ve 2008 (19,5 milyar dolar). Bu yılların özelliğiyse hem Türk Telekom gibi büyük çaplı özelleştirmelerin hem de özellikle banka satışları gibi özel sektörde büyük hacimli el değiştirmelerin bu yıllarda yaşanması. Dolayısıyla, rekor düzeylere ulaşan yabancı sermaye girişleri de aslında yeni yatırımlara dayanmıyor.

Kısacası, yabancı sermaye – az ya da çok – geliyor; fakat bu mevcut sermaye stokunda artış yaratmıyor. Çünkü aslında daha önce yerli şirketlere ya da devlete ait olan varlıklar yabancılar tarafından satın alınıyor. Elbette, bu tür girişlerin de türlü katkılar sağlayabileceği ileri sürülebilir ama bu konuda “büyük gürültü” kopartılıyorsa, ülkeye giren yabancı sermayenin üretkenliğine ya da ülkenin toplam sermaye stokuna ne kattığına bakmak gerekir. Benzer şekilde, teknoloji transferine veya genel olarak yabancı sermayenin girdiği ülkenin iş yapmada bilinen bilgi birikimine katkısına da bakılmalı.

Üzerinde hassasiyetle durulması gereken esas soru şu: Yeni üretken yatırımlar yapmak isteyen veya görece ileri teknolojiye dayanan ve daha büyük katma değer üretme potansiyeline yatırımlar nasıl coğrafyaları tercih ediyor? Bu sorunun cevabı aynı zamanda, “Türkiye ne yaparsa ve nasıl yaparsa ‘nitelikli ve yeni’ yabancı sermayeli yatırımları çekebilir” sorusunun da cevabı.

Bu sorunun cevabı Türkiye’nin özellikle “altyapısını” yakından ilgilendiriyor. Sadece fiziksel altyapısını değil, beşeri ve kurumsal altyapısını da. Başka bir ifadeyle, Türkiye yurt dışından “nitelikli yeni yatırım” çekebilmek için hem fiziksel altyapını iyileştirmek hem de nitelikli işgücü yetiştirip, iş yapma alışkanlıklarını iyileştirmek zorunda. Kentleşme sorunu konumuzun başlı başına içinde. Örneğin, İzmir’in ve Ege Bölgesi’nin daha çok yatırım ve yabancı sermaye çekebilmesi bölgedeki liman kapasitesinden, İzmir’i diğer büyük kentlere bağlayan demiryolu ve karayolu bağlantılarının durumuna veya kentin bir yaşam alanı olarak çekiciliğine bağlı. Bunların yanı sıra kentte yaşayan işgücünün niteliği ve aldığı eğitimin kalitesi kilit durumda tabii. Bu son nokta çok önemli, çünkü nitelikli işler nitelikli ve yaratıcı insanları gerektiriyor!

Bu yazı Yeni Asır Gazetesi'nin 26 Ağustos 2011 tarihli "Ekonomi 2011" başlıklı özel sayısının 13. sayfasında yayınlanmıştır.

28 Temmuz 2011 Perşembe

Dış ticaret cephesinde durum

Türkiye’nin ihracatı hızla artıyor. 1990’da yaklaşık 13 milyar dolar düzeyinde olan toplam ihracat 2010’da 120 milyar doları aşmış durumda. Bu iyi haber. Kötü haber ise ithalatın daha da hızlı artıyor oluşu. Toplam ithalat 1990’da 22,4 milyar dolarken dış ticaret açığı yaklaşık 9,5 milyar dolardı. 2010’da ise ithalat 177,3 milyara ve dış ticaret açığı 56,5 milyar dolara erişti. Aynı trend 2011’in ilk beş ayında da sürdü. Mayıs sonu itibarıyla 57,3 milyar dolarlık ihracata karşı 94,3 milyar dolar ithalat yapılması sebebiyle 37 milyar dolarlık dış ticaret açığı verdik. Merkez Bankası tarafından açıklanan ödemeler dengesi verilerine göre, geçen yılın (2010) ilk 5 ayında 16,8 milyar dolar düzeyinde olan cari işlemler açığı bu yıl aynı dönemde 37,3 milyar dolara ulaştı.

Türkiye ekonomisinin 2010 yılında %8,9 oranında büyüdüğü dikkate alındığında, ithalattaki bu artış şaşırtıcı değil. Çünkü yıllar itibarıyla Türkiye ekonomisinin büyüme oranlarıyla ithalat ve ihracat düzeyleri arasında dikkat çekici bir paralellik mevcut. Hatırlanacaktır; küresel krizin etkisiyle 2009 yılında ekonomimiz %4,8 küçüldüğünde, ithalat ve ihracatımız da bir önceki yıla kıyasla ciddi oranlarda (sırasıyla yaklaşık %30 ve % 23) azalmış ve dış ticaret açığımız 24,9 milyar dolarla son yılların en küçüğü olmuştu.

Türkiye ekonomisinin işleyişi büyük ölçüde ithal girdi kullanımına dayanıyor. Örneğin, 2010 yılında ara malı ithalatı toplam ithalatın %71’ini, enerji dışı ara malı ithalatı ise %64’ünü oluşturuyordu. Dış ticaret açığındaki giderek artan büyümenin bu yapısal soruna dayandığı dikkate alındığında, yapılması gerekenin Türkiye’nin hem enerji de hem de enerji dışındaki ara mallarında dışa bağımlılığının azaltılması olduğu görülüyor. Aksi hâlde bu durumun sürmesi kaçınılmaz olduğu gibi, sık sık gündeme gelen cari işlemler açığı kaygısının bertarafı mümkün değildir. İşaret edilen sorunun çözümü ise uzun vadeli bir perspektifi gerektiriyor.

Belki bu aşamada kur hareketlerine de bakmakta fayda var. Çünkü çok uzun bir süre Türk Lirası’nın yabancı paralar karşısında ‘aşırı değerlenmiş’ olduğu iddia edilirken yaklaşık son bir yıldır kurlar TL’nin aleyhine değişiyor. Kasım 2010’a göre dolar ve eurodan oluşan döviz sepeti TL karşısında yaklaşık %25 oranında değerlenmiş durumda. Bir görüşe göre bu cari açık kaygısının yatırımcıları dövize yöneltmesinden kaynaklanıyor. Bir başka görüş ise, Merkez Bankası’nın (hükümetin) bir süre önce borçlanmayı zorlaştırmaya dönük politikalar üzerinden ithalatı kısmaya çalışmasının beklenen sonucu vermemesi sebebiyle, bu kez döviz kurları üzerinden aynı sonuca ulaşma çabasına işaret ediyor. Öyle ya da böyle, büyüyen cari açık ve yükselen kurlar arasında yakın bir ilişki bulunduğu şüphesiz.

Peki ithalatın nesi kötü? Genellikle ihracat övülürken ithalat yerilir. Oysa, herşeyden evvel şunu not etmek gerekiyor: İşin özüne bakıldığında ithalat artışı refah artışı demektir. Çünkü kullanımınızdaki malların ya da hizmetlerin çokluğu refahınızı artırır. Bu, çarşıya çıkıp istediğiniz herşeyi alabilmekten farksızdır. O hâlde esas konu satın almanın ya da ‘ithalatın nasıl finanse edildiğidir’. Eğer çarşıya çıkıp hesabınızda para olmaksızın, satın aldığınız herşeyi kredi kartıyla veya borçlanarak ödüyorsanız, bunun hüsranla biten bir sonu olacaktır. Aynı durum ülkelerin ithalatı için de geçerlidir. İhracatın önemi işte bu noktada belirginleşir. İhracat, ithalat yapabilmek için döviz kazanma işidir.

Bu yazı Yeni Asır Gazetesi'nin 26 Ağustos 2011 tarihli "Ekonomi 2011" başlıklı özel sayısının 13. sayfasında yayınlanmıştır.

15 Temmuz 2011 Cuma

Rekabet gücü nasıl artar?

Elimin altında iki kitap var: İlki ‘İsrail’in Ekonomik Mucizesinin Öyküsü’ (Yazarlar: Dan Senor ve Saul Singer, Yayıncı: Doğan Kitap). İkincisi ‘Yaratıcı Sınıf Adres Değiştiriyor’ (Yazarı: Richard Florida, Yayıncı: MediaCat).

İlk kitapta, çölün ortasında ve kendisini çevreleyen bütün komşularının düşmanlığına rağmen, 1948’de kurulan İsrail’in bu kadar kısa zamanda nasıl böylesine rekabetçi teknoloji şirketleri yaratabildiği araştırılıyor. İkinci kitapta ise teknoloji ve yenilik üreten ve kabaca dünya nüfusu içinde 150 milyon kişiden oluşan “yaratıcı sınıfın” bugüne kadar en çok tercih ettiği ülke olan Amerika Birleşik Devletleri’ni niçin eskisi kadar çekici bulmadığı anlatılıyor.

Her iki kitabın ortak noktası “yaratıcılık” kavramına yaptıkları vurgu: İsrail ekonomi ve teknoloji kulvarlarında başarıyla ilerliyor; çünkü yaratıcılığı, girişimciliği, kendine güveni besleyen bir çevre yaratabilmiş durumda. Öte yandan, ABD’ni bir süper güç hâline getiren yığınla sebep arasındaki en önemlilerinden biri bu ülkenin şimdiye kadar dünyanın her yanından en yetenekli, en çalışkan ve daha da önemlisi en yaratıcı insanları kendi topraklarına çekebilmiş olması.

Şimdi gelelim bu yazının başındaki soruya: Rekabet gücü nasıl artar? Bu soruyu hem her Türk firması hem de Türkiye’de ekonomi ile ilişkili alanlarda sorumluluk üstlenen siyasetçiler, bürokratlar ve toplum önderleri kendilerine sormak ve cevaplamak zorundalar. Ve soruya cevap aranırken andığımız iki kitaptaki “yaratıcılık” vurgusuna da mutlaka yer vermeliler: Türkiye yaratıcılığa ne kadar önem veriyor? Türkiye’de okullarda ve üniversitelerde yaratıcılık (ve girişimcilik) ne kadar önemseniyor? Türkiye’de siyasetçiler ve bürokratlar yaratıcılığı özendiren veya yeşerten bir atmosfer yaratma gayreti içindeler mi? Öyle iseler ne ölçüde başarılılar? Bu sorular uzayıp gider... Benzer soruları firmalar açısından cevaplanmak üzere de sorabiliriz.

Şimdi burada durup düşünelim: Çoğunlukla kurumlardan (örneğin, devlet kurumları ya da firmalardan) söz ederken bunlar sanki bağımsız canlı organizmalarmış gibi konuşuyoruz. Oysa kurumlar insanlardan oluşuyor ve her birinin en tepesinde “sadece bir kişi” var. Belki o kişilerden biri de sizsiniz. Büyük ihtimalle bir firmanın üst düzey yöneticisisiniz. O halde lûtfen kendinize sorun: Yönetiyor olduğunuz firmada (kurumda) yaratıcılığı hâkikaten özendiriyor musunuz? Kendinize karşı dürüst olun lûtfen! Eğer cevabınız “hayır” ise niçin?

Bu konu burada bitmez; daha üzerinde konuşulması gereken yığınla yanı olduğu kuşkusuz. Fakat hemen, bu konuyu Ostim Gazetesi’nde daha önce yayınlanan yazılarımda sözünü ettiğim bir başka konuyla, ‘Türk firmalarının yurt dışında yatırım yapması konusuyla’ ilişkilendirmek istiyorum. “Rekabet gücü nasıl artar” sorusunun kendisi, rakipleriniz olduğunu söylüyor. Rakipleriniz varsa onlardan daha iyi olmak zorundasınız. Yaptığınız işi daha iyi yapmak zorundasınız. Kendinizi farklılaştırmalısınız. Rakiplerinize kıyasla bazı üstünlüklere sahip olmalısınız. Üstelik konumunuzu koruyabilmek adına sürekli yenilenmeli, gelecek trendlerini öngörebilmeli, bu trendlerin gereklerine göre bir adım öne geçebilmelisiniz. Bu istikamette söylenebilecek yığınla sözün içine gizlenmiş ve aslında hepimizin bildiği, üstelik sürekli tekrarlan “yenilik” (inovasyon) kavramına geldik yine. Evet evet, eğer rekabet gücünüzü artırmak istiyorsanız yenilik üretebilmelisiniz. Nasıl peki? Tabii ki yaratıcı insanlardan oluşan bir firma (ya da kurum) oluşturarak... Çok ama çok rekabetçi bir firma olmak istiyorsanız eğer, bir “yaratıcılık mıknatısı” yaratmalısınız. “Eee peki dış yatırım bunun neresinde” diye soruyorsunuz şimdi de değil mi?

Ne demiş atalarımız: “İlim Çin’de bile olsa gidip alınız!” Dış yatırım konusu işte tam burada: Yaratıcılık, yenilikçilik, rekabetçilik nerede ise gidip “alacaksınız”. Satın alacaksınız! Parayı bastırıp alacaksınız. Firmaysa firma, adamsa adam, çevreyse çevre. Yaratıcı sınıf neredeyse siz de orada olacaksınız. Akademik literatürde buna “stratejik varlık arayan dış yatırımlar” deniyor.

Fakat, bununla da kalmayacaksınız: Kendi firmanızın (kurumunuzun) içine yaratıcılığı yeşerten bir hava üfleyeceksiniz. Çevrenize yaratıcı, bilgili ve girişimci insanlar toplayacaksınız. “Gidip Çin’den aldıklarınızı” hâkikaten kullanabilir hâle gelmek için bunu yapmak zorundasınız. Biliyorum bu işler kolay değil. Kolay olsaydı herkes yapardı zaten. Ama unutmayalım: Refahı üreten insanın ta kendisi. Herşeyi insan yapıyor. İsrail’de çölü ormanlaştıran da insan, Türkiye’de ormanı çölleştiren de.

İsterseniz, önce adını verdiğim kitapları okuyun. Sonra? Sonrası gelecek aya...

Emin Akçaoğlu
emin.akcaoglu@ieu.edu.tr

Bu yazı Dünya Gazetesi’nin eki olarak dağıtılan OSTİM Organize Sanayi Gazetesi’nin Temmuz 2011 sayısında yayınlanmıştır.

7 Temmuz 2011 Perşembe

Gözünüz dışarıda olsun. Korkmayın eşiniz bu defa kızmaz.

Ürününüzü nereye satıyorsunuz? İç pazara mı yoksa dış pazara mı? Belki her ikisine birden. Peki cironuzun yarıdan fazlası nereden geliyor? Yurt içinden mi dışından mı? Yani ihracat yapıyor musunuz? Yapmıyorsanız bile “dış pazardan bana ne?” diyebilir misiniz? Çünkü rakipleriniz sadece yerli firmalar olmasa gerek. Çok istisnaî koşullarda bile bugün öyle olsa da yarın olamaz. Artık iç pazar – dış pazar diye bir ayrım yapmanın imkânı yok. Sadece “pazar” var. Siz başka ülkelerin pazarlarına yönelmesiniz bile yabancı firmalar sizin iç pazarınıza yöneliyorlar. O halde gözünüz dışarıda olsun.

Her geçen gün uluslararası rekabetin kızışıyor olduğunu siz benden daha iyi hissediyor olmalısınız. Çoğunuz görece küçük firmaların sahipleri ya da yöneticilerisiniz. Bazı işlerin boyunuzu aştığını düşünebilirsiniz. Ama bu doğru değil. Sadece büyük firmaların girişebileceği düşünülen bazı işleri küçükler de yapabilir. Önce firmanıza bir bakın. Ürününüz ne? En iyi yaptığınız iş ne? Mevcut ürününüzle daha ne kadar devam edebilirsiniz? Üstünüzdeki rekabet baskısı gün geçtikçe artıyor mu? Bu baskıyı yaratanlar kim? Rakipleriniz kim? Rakiplerinizin size kıyasla üstünlüklerinin kaynağı ne?

Şimdilik sadece iç piyasaya ürün satan bir firma olsanız bile uluslararası rekabet baskısını az ya da çok hissediyor olmalısınız. Eğer şimdiye kadar dışa açılmayı düşünmediyseniz, ya şimdi? Seçeneklerinizi biliyor olmalısınız: İhracat ilk akla geleni örneğin. Fakat bu noktada durup yeniden bir hususa yoğunlaşalım: Ürününüz ne? Mevcut ürününüzle daha ne kadar devam edebilirsiniz? İşte bu soru çok kritik! Daha ne kadar? Finansal verilerinize bir kez daha bakın lûtfen: Büyüme hızınız yeterli mi? Büyüyor musunuz yoksa yerinizde mi sayıyorsunuz? Sahip olduğunuz becerileri ya da yetkinlikleri geliştiriyor musunuz? Evet mi hayır mı? Büyüyorsanız, kaynağı ne? Ürün geliştirme çabanız var mı? Küçücük bir firma olsanız dahi bu soru afakî görünmesin size. Herşey yöneticinin kafasının içinde başlamıyor mu? Hani o televizyon reklamındaki gibi. Ne diyor reklamdaki işadamı? “Yıllar önce işe başladığımda ne bu ofis, ne bu insanlar vardı. Sadece bir masa ve bir sandalye!” O tek masayı ve sandalyeyi koca bir iş modeline çeviren o işadamının vizyonu değil mi? Büyük düşünün! Değeri yaratan insan: İnsan fikri, insan eli. Ama özellikle fikir: Yeni fikir. Nam-ı diğer inovasyon kavramının üzerinde hâlâ çok konuşuluyor ve muhtemelen sürekli de konuşulacak. Siz inovasyon yapıyor musunuz?

Okuduysanız hatırlarsınız: OSTİM Gazetesi’nde geçen ayki yazımda size yurt dışında firma avlamayı önermiştim. İşte yukarıda sizi bunaltan sorular yine o yazıdaki anafikre dayanıyor. Tabii bu konu özellikle küçük firmalar söz konusu olduğunda devleti de çok yakından ilgilendiriyor. Bu alanda devletin öncülüğü olmasa bile desteği gerekiyor. Devlet desteğiyle “yurt dışında firma avlamalı”. Ama niçin? Herşeyin ötesinde inovasyon için! Tasarım için! Marka değeri için. Değer zincirinde terfi etmek için. Daha sayayım mı?

Fakat maaselef, bugün bile Türk firmalarının dış yatırımları bazılarınca ‘sermaye kaçışı’ olarak değerlendiriliyor. Aslında sermaye kaçmıyor! Sermaye çıkış yolu arıyor. Rekabet gücünü artıracak bir çıkış yolu arıyor. Daha önce de yazdım; ‘sermaye kaçışı’ merkezli bir bakış açısının gerçekçi olmadığının izahı için, bu konuya Türkiye’ye giren yabancı sermayeli doğrudan yatırımlar konusuyla birlikte bakılmalı. Bu iki olgu aynı gerçekliğin farklı yüzleri biçiminde ele alınmalı. Hep vurguladığım gibi burada genellikle ‘atlanılan’ husus doğrudan dış yatırım davranışının sermaye transferinden öte bir sermaye birikim modeli olduğu gerçeğidir. Başka bir ifadeyle, dış yatırım yapan firmalar sınır ötesi yatırımlara sermaye birikimlerini büyütmek gayesiyle girişirler. Bu, doğal olarak bir rekabet stratejisidir ve gerisinde sadece ‘pazara erişim’ olabileceği gibi başlı başına ‘yatırımların finansmanı / sermayeye erişim’ ve/veya ‘sermaye benzeri aktiflere erişim’ de bulunabilir. Örneğin doğrudan dış yatırımların, Türk iş dünyasının gündemindeki ‘inovasyon’ ve ‘markalaşma’ gibi uluslararası rekabet gücüyle ilişkilendirilen diğer hususlarda mesafe alınabilmesi bakımından da bir stratejik araç olduğu hatırda tutulmalıdır. Ne mutlu ki sanayileşmiş ülkelerde doğrudan yatırım yapmak vasıtasıyla, araştırma-geliştirme, inovasyon ve markalaşma imkânlarına erişimin daha kolay mümkün olabildiği, faklı sektörlerde faal az sayıdaki Türk firması tarafından kavranılmıştır. Bu firmalar Türkiye’nin en rekabetçi firmalarıdır. Bu tür girişimlerin özellikle ‘yurt dışında firma satın alma stratejilerine’ dayandırılmasının yararlı olacağını anlamak zor değil. Ayrıca, yurt dışında firma satın alarak dış pazarlara açılmak yurt içinde yabancı sermayeli bir firma tarafından ‘satın alınma riski’nin bertarafı bakımından da fayda sağlayabilir.

Peki ya devlet desteği meselesi? Söylenecek çok söz var ve peyderpey söyleyeceğiz! Türk Eximbank’tan başlayalım mı? Türk Eximbank Türkiye’nin resmi destekli ihracat kredi kurumu. Türk firmalarının yurt dışındaki doğrudan yatırımları da bu bankanın faaliyet alanına giriyor. Türk Eximbank’ın Türk firmalarının dış yatırımlarını desteklemesinin zamanı çoktan gelmiş hatta geçmektedir. Örneğin, özellikle “dış yatırım sigortası programının” artık bir an önce uygulamaya sokulması gereklidir.

Yazı yine uzadı sanırım. O hâlde şimdilik burada keselim.

Özetle: Gözünüz dışarıda olsun!

Bu yazı Dünya Gazetesi’nin eki olarak dağıtılan OSTİM Organize Sanayi Gazetesi’nin Haziran 2011 sayısında (sayfa 18) yayınlanmıştır.

24 Mayıs 2011 Salı

Yurt dışında firma avlamalı

Kriz fırsat olabilir mi? Evet! İktisat tarihi bunun örnekleriyle doludur. Kriz bazıları için felâkettir, bazıları içinse fırsat. Dünyanın gelişmiş ülkelerinden bazıları krizin etkileriyle hâlâ boğuşuyorlar. Bazılarının felâketi başkalarının fırsatı olabilir.

Türk firmaları eklemlendikleri küresel değer zinciri üzerinde terfi etmek istiyor. Bu aslında bir zorunluluk: Eğer yaratılan nihaî değer içindeki payınızın büyümesini istiyorsanız, değer zinciri hiyerarşisinde yukarılara çıkmanız, başka bir ifadeyle terfi etmeniz şart. O hâlde firmanız rakiplerine kıyasla bazı üstünlüklere ya da avantajlara sahip olmalı. Meselâ daha üstün teknoloji, pazarlama becerisi, dağıtım zincirini kontrol gücü ya da örgütsel kapasite... Türk firmalarının kendilerini bu hususlarda geliştirmeleri gerekiyor. Hem de süratle. Peki nasıl? İşin özü öğrenmek kavramında saklı. Yeni becerilerin başkalarından öğrenilmesi ve içselleştirilmesi amaca ulaşmada belki de en kestirme yol. Öğrenmenin ve içselleştirmenin de türlü yolları var tabii… Acaba bunlardan biri, işaret edilen türden üstünlüklere sahip olan yabancı firmaların satın alınması olabilir mi? Niçin olmasın! Yurt dışında yatırım yapmak sanıldığı kadar da zor değil artık. Ve en önemlisi sadece büyük firmaların gücünün yetebileceği kadar zor değil. Görece küçük firmaların da dış yatırımcı olması bal gibi mümkün. Daha da önemlisi mümkün olduğu kadar gerekli. Bakın neden.

Profesör Dunning firmaların kendi ülkelerinden başka ülkelerde yaptıkları doğrudan yatırımları (doğrudan dış yatırımları) “pazar arayanlar”, “etkinlik arayanlar”, “kaynak arayanlar” ve “stratejik aktif arayanlar” biçiminde sınıflıyor. Bunların arasında özellikle “stratejik aktif” arayışının üzerinde durmamızda fayda var. Örneklerle açıklayalım isterseniz. Ülker 850 milyon dolar ödeyip Godiva’yı niçin satın aldı? Cevap basit: Çünkü Godiva markası Ülker için stratejik bir aktif; Batılı pazarlara açılmanın bir aracı. Bu marka değil teknoloji de olabilirdi.

Avrupa ülkeleri ciddi bir nüfus sorunuyla karşı karşıyalar. Nüfusları artmıyor hatta geriliyor. Bu durum Avrupa’nın ekonomisini de yakından ilgilendiriyor. Konu sadece sosyal güvenlik sisteminin tıkanmasından ibaret değil. Aile firmaları söz konusu olduğunda, bir firmanın yönetimini üstlenebilecek gençlerin arkadan gelmemesi hâlinde bu firmanın yaşabilmesi kolay mı? Bu durumda bir işadamı olsanız ne yaparsınız? Belki de en kolayı firmanızı satmak olurdu değil mi?

Sözün kısası özellikle Avrupa’da (ki bize hem coğrafi hem de psikolojik olarak hayli yakın) ve Amerika’da satılık firmalar var. Şu ya da bu sebeple, ya ekonomik krizin yarattığı koşullar ya da demografik baskılar altında satılık olan firmalar bunlar. İlginç olanı, bu firmalardan en azından bir bölümü Türk firmalarında bulunmayan bazı stratejik aktiflere de sahipler. O hâlde bu firmaları satın alarak küresel değer zincirinde yükselmemizi sağlayacak bazı avantajları yakalayamaz mıyız? Neden olmasın? Üstelik, Ülker ve Godiva örneğinde olduğu gibi sadece devlere özgü olmaktan ibaret de değil bu imkânlar. Elbette bu aşamada cevaplanması gereken sorular var: Birincisi finansmana dair: “Böyle bir devralma nasıl finanse edilebilir” diye sorabilirsiniz. Hiç şüpheniz olmasın ki cevap sizi bile şaşırtabilir. Finansman konusu uzun hikâye olduğu için müsaadenizle sonraki bir yazıda üzerinde duracağız.

Başka bir soru şu olabilir:” Peki nereden bulacağız bu satılık firmaları?” Aslına bakılırsa işiniz eskisinden kolay. Çoğu zaman olduğu gibi işe internette googlelayarak başlayabilirsiniz. (Misâl: Şu anda benim önümde açık olan bir sitede sadece makine ve metal sanayinde 663 satılık firmanın ilânı var.) İnternet üzerinde yapılabilecek bir ilk araştırmanın ötesinde başka yollar mevcut. Türk bankacılık sektörünün neredeyse yarısı yabancı sermayeli bankaların kontrolünde ya... (Yıllar önce bu durumun Türkiye’deki firmaların yabancılar tarafından satın alınmasını kolaylaştıracağını yazmıştım. Bu görüşümün hâlâ geçerli olduğunu düşünüyorum. Çünkü “bankacılık esasen istihbarat işidir, sanıldığı gibi para işi değil”!) Duruma şimdi fırsat olarak bakalım: Türk firmaları Türkiye’de yerleşik yabancı bankalardan, faaliyette bulundukları diğer ülkelerde satılık (kimi durumda kelepir) firmalar bulmalarını isteselerdi acaba ne cevap alırlardı? Taş attık da kolumuz mu yoruldu?

Bu söylediklerimi zaten yapıyor olan Türk firmaları var. Onlardan birinin tecrübeli patronunun anlattıkları çarpıcı: Adı bende saklı bu firma yıllar içinde geliştirdiği yöntemlerle dış pazarlarda rekabet edebilen makineler üretiyor. Fakat daha iyisini yapabilmek için ihtiyaç duyduğu teknoloji küçük bir Alman firmasının elinde. Yabancı firma teknolojisini satmıyor tabii. Bunun üzerine ilk aşamada bu firmada çalışan bazı mühendisler cazip ücret teklifleriyle “ayartılıyor”. Sonraki aşamada ise Alman firmasının “satın alınması” gündeme giriyor. İşte bu değer zincirinde yükselmenin en etkili yollarından biri.

Bugün Çin’den çok korkuluyor. Neden peki? Çünkü Çin hızla öğreniyor. Çin’in öğrenme sürecinin en önemli parçalarından biri Çinli firmaların yurt dışında firma avlıyor olmaları...

Rastgele!

Bu yazı Dünya Gazetesi'nin eki olarak dağıtılan OSTİM Organize Sanayi Gazetesi'nin Mayıs 2011 sayısında (sayfa 18) yayınlanmıştır.