9 Ekim 2025 Perşembe

The Role of Culture in Economic Development - Case Studies from Former Empires

This book draws together interdisciplinary perspectives from economic history, cultural economics and cross-cultural management to analyse the impact of culture on the economic trajectories of former empires.

Chapters in the book explore the role of cultural values in shaping the institutional frameworks influencing economic development, focusing on a global selection of case studies that share a common imperial heritage. The empires reviewed consist of: The Netherlands, the Ashanti, Spain, Austria-Hungary, Germany, Turkey, France, Great-Britain, Japan and Russia. The focus on former empires enables the book to provide fascinating comparative and historical analysis of the ways in which different countries gained, justified and lost imperial power over time, and the ways in which their global influences remain today. Each contribution draws on the Steyr Intercultural Management Model (SIMM) to analyse cultural values in their broadest sense, while maintaining awareness of the limitations in defining 'culture' in different historical periods and nations. The volume also offers a unique integration of historical and cultural economic approaches that will be of interest to scholars across a range of fields.


https://link.springer.com/book/10.1007/978-3-031-94491-8

https://link.springer.com/content/pdf/bfm:978-3-031-94491-8/1

27 Mart 2024 Çarşamba

Günün en güzel zamanı

sabah erken 
altını hazırladıktan sonra 
getirirsin 
otururum 
oturursun 
kulpunda parmak mahmur 
suskun 
sesiz bir yudum 
sonra bir yudum daha 
ne kadar meşgul de olsa kafa 
içte derin bir huzur 
işte günün en güzel zamanı budur

izmir, yirmi yedi mart iki bin yirmi dört 
 © Emin Akçaoğlu

25 Mart 2024 Pazartesi

Kalabalıklar ve yalnızlık üzerine

Yalnızlık üzerine söz söylemeden önce kalabalıkları anlatmak gerekir. İnsanların büyük çoğunluğu yalnızlığı hiç sevmez. Bu sebeple, en ücra köşelere kaçıp tek başına yaşamayı tercih eden kişiler nadirdir. Onların dışında hemen herkes toplum içinde, kalabalık yerlerde yaşamayı tercih eder. Bunun türlü sebepleri olduğu ileri sürülebilir. Herşeyden evvel toplum içinde yaşamak hayatı kolaylaştırır. Kalabalıklar güçlüdür! Güvenlik sağlar. Tarihte insanın ve toplumun gelişme süreçleri düşünüldüğünde; bireylerin ve tabii kavimlerin birbirlerinin saldırılarından korunabilmek için kalabalık topluluklar içinde olmak istemelerini anlamak kolaydır. Eli silah tutan ‘ilave’ bir adam güvenlik hissini artırır. Kalabalıkların gücü türlü boyutlarda tartışılabilir.

Sadece çok sayıda insanın aynı yerde toplanması bile değer yaratır. Kent merkezlerinde nüfusun en yoğun aktığı meydanlar, caddeler ya da sokaklar; mülk fiyatlarının, kiraların ya da alınan satılan ürünlerin fiyatlarının genellikle en yüksek olduğu yerlerdir. Ticari değeri en yüksek binalar, kenarından gelip geçen insan sayısının en fazla olduğu geçiş güzergâhlarındadır. Kalabalıkların arazi rantının belki de biricik sebebi olduğu düşünülebilir. Büyük bir topluluk içinde yaşamanın başka faydaları da vardır.

Bir üretim tesisinin kapasitesinin büyük olması genellikle, daha küçük kapasiteli bir tesise kıyasla birim başına üretim maliyetini düşürür. Bu durum ‘sabit sermaye’ maliyetinin birim başına dağılmasından kaynaklanır ve ölçek ekonomisi olarak adlandırılır. Dolayısıyla, kalabalıkların bir coğrafya parçasında toplanması, orada altyapının daha ekonomik ve erişilebilir olmasını temin eder. Yolların; kanalizasyon, su, elektrik, doğalgaz ve telefon şebekelerinin; kısacası altyapı maliyetinin çok sayıda insan arasında paylaşılması, bu tür büyük yatırımları kolaylaştırır. Kentlerin kurulmasının sebeplerinden biri herhalde bu olsa gerektir.

Ayrıca, insanlar bir araya geldiklerinde işbölümü ve ticaret de kolaylaşır. Pazar yerleri insanların toplandıkları alanlardan ibarettir. Teknolojinin gelişmesiyle fiziksel pazar yerlerinin yerini dijital pazar yerleri almaya başlayınca; en büyük kalabalıkları toplayabilenler en çekici pazarlar olmuşlardır. Bu durumun başka bir örneği, iletişim hizmeti sunan şirketlerin durumudur. En büyük telefon şirketleri, dijital iletişim platformları, sosyal medya platformları en büyük kalabalıkları cezbedenlerdir. Bazılarının ‘ağ etkisi’ ya da ‘network etkisi’ dedikleri şeydir bu! İnsanlar büyük kalabalıklara katılmayı isterler. Çünkü böylelikle daha çok insana erişmek mümkündür. Bu tür dijital aracılar bir süre sonra ‘doğal tekeller’ konumuna gelir ve rakip tanımazlar. Çünkü sistem bir kez oturduğunda dijital evrende bile kalabalıklar yer değiştirmekte hayli tembeldir.

Aynı alanda faaliyet gösteren işyerleri genellikle aynı bölgelerde yerleşirler. Örneğin bir cadde yan yana lokantalarla, barlarla ya da kafelerle dolar. Rakiplerin olduğu bir cadde üzerine yerleşmektense, başka kimsenin yerleşmediği bir cadde üzerinde işyeri açmak ilkin bazılarına daha cazip görünebilir! Fakat fiili durum önemli bir gerçeğe dayanır: Aynı bölgedeki rakipler, rakip oldukları kadar birbirlerinin destekçisidir. Dolu bir restoranda boş masa bulamayan bir müşteri, evine dönmektense hemen yandaki restoranlarda boş masa var mı diye bakacaktır. Bu tür yığılmaların başka yararları da vardır: İşten ayrılan çalışanlar, aynı bölgedeki bir başka işyerinde çalışmaya başlayabilir; ya da personeli iş bırakan patronlar kancayı yandaki rakibin personeline takabilir. Burada ‘ekosistem’ kavramına da değinmeliyim! Bir araya gelen insanlar ya da insan topluluları (örneğin, firmalar ve başka her türlü organizasyon) bir bölgeye yığıldıklarında bir ekosistem yaratırlar. Organize sanayi bölgelerinin kurulmasının gerisindeki mantık, bölgedeki firmaların bir ekosistem oluşturmaları beklentisine dayanır. Bu tür sistemlerde her unsur sisteme birşeyler verip sistemden birşeyler alır. Deniz altındaki mercan kayalıkları da böyledir. Buralar inanılmaz sayıda rengârenk canlının iç içe yaşadıkları alanlardır.

İnsan topluluklarının en küçük birimi ‘ailedir’. Çekirdek aile; anne, baba ve çocuklardan oluşur. Büyük anneleri, büyük babaları, kardeşleri, kuzenleri de içeren geniş aile yapıları da mevcuttur. Aile topluluğu ‘güven’ duygusuyla iç içe olduğu için sıklıkla iş hayatına da uzanır. Hem dünyada hem de Türkiye’de irili ufaklı pekçok şirket aile şirketidir. Aile siyasi örgütlerde bile yer edinebilir. Monarşik örgütlenmelerin tamamı aileye dayanır. Krallıklar ve zenginlikler aileler etrafında inşa edilirken; kırsal kesimde tarım ve hayvancılıkla hayatını kazanan çok çocuklu ailelerin bir çeşit ekonomik örgütlenme modeli olduğu düşünülmelidir. Gelecek kaygısından güvenliğe; bedelsiz işgücü ihtiyacından bebek ölümlerinden kaynaklanabilecek risklerin bertaraf edilmesine kadar yığınla sebebi vardır çok çocuklu aileler kurmanın. Bu sadece köylerde değil kentlerde de böyledir. Konu aile olduğunda bile, yine insanın yalnız kalmama tercihi, hatta yalnız kalma korkusu belirginlik kazanır.

Kısacası, insanların ve insan toplulukları olan organizasyonların ekseriyeti kalabalık ortamları tercih ederler. Çoğu zaman bu, sadece bir tercih değil bir zorunluluktur. Kentler bu sebeple gittikçe büyümektedir.

Söyledim; yalnızlık üzerine söz söylemeden önce kalabalıkları anlatmak gerekir. Oysa insan, doğası gereği ‘özde’ yalnızdır. Kalabalıklar içindeyken de yalnızdır! Ailesi de olsa yalnızdır. Annesinin, babasının, kardeşlerinin, karısının, kocasının, çocuklarının ve tüm yakınlarının yanında da yalnızdır. İnsan yalnız doğar; yalnız ölür. Doğarken ya da ölürken başında yüzlerce insan olsa da yalnızdır. İnsan ne kadar yalnız olduğunu, sevdiği bir insanı kaybettiğinde daha iyi anlar! Kaybedilenin ‘yalnız’ gidişi; insana kendisinin de ne kadar yalnız olduğunu öğretir.

Günümüzde büyük kentlerde, çokkatlı apartmanlarda, iğne atılsa yere düşmeyecek caddelerde bile; insanın yalnızlığı artmaktadır. Aynı apartmanda ya da çevresi çitle çevrili sitede yaşayıp da sabahları karşılaştıklarında birbirlerine sadece “günaydın” bile diyemeyen kalabalıkların içinde insanın yalnızlığı göze batar.

Belki de bu sebeple, akıllı telefonun küçücük ekranına sıkışmaktadır insan. Belki bu yüzden apartman dairelerinde kedi köpek besleyenlerin sayısı bu kadar artmıştır. Belki sokak hayvanlarını besleyenlerinki de yalnızlıklarını giderme arayışıdır. Belki bu yüzden milyonlarca insan özel hayatının ayrıntılarını dijital mecralarda gözler önüne sererek ilgi görme çabasındadır.

İnsan özde yalnızdır! Çok büyük kalabalıkların içinde bile kendi içine döndüğünde yanızlık hissinin verdiği sızıyı için için hissetmektedir. Bu sızıyı gidermek için ne yaparsa yapsın, yalnızlık hissinden bütünüyle kurtulması imkansızdır. Bunun en temel sebebi herhalde ‘benlik’ olsa gerektir. Ben olmak hep biz olmanın önüne geçer. Ailenin bu kadar baskın bir konumu olmasının merkezinde bile benlik vardır.

Başkalarıyla konuşmaya çok ihtiyaç duyar insan. Anlatmak ister. Kimi anlatmaktan çok dinlemeyi sever gibi görünse de aslında hemen herkeste bir anlatma ihtiyacı vardır. Bunun temel sebebi de yalnızlık hissinin verdiği acıyı dindirmektir. Kendi içindeki konuşmanın, başkalarıyla sürdürülmek istenmesi yalnızlık hissinin azaltılması içindir. İnsan aslında sürekli anlatır; konuşur durur. En çok kendisiyle konuşur. Hiç çekinmeden... Tereddütsüz... Sansürsüz... Aklına geldiği gibi... Çünkü yapayalnızdır.

 © Emin Akçaoğlu, Mavişehir, 25 Mart 2024

11 Şubat 2024 Pazar

Gerçek ve algılanan gerçeklik üzerine

Gerçek ya da eski dildeki karşılığıyla hakikat nedir? Türk Dil Kurumu’nun Türkçe sözlüğünde gerçek kelimesinin anlamları on maddede sıralanıyor. Bunlardan sadece bazıları bu denemenin konusuyla doğrudan ilgili. Örneğin, gerçek “[y]alan olmayan, doğru olan şey[dir]; [b]ir durum, bir nesne veya bir nitelik olarak var olan, varlığı inkâr edilemeyen, olgu durumunda olan[dır]; [d]oğadaki gibi olan, doğayı olduğu gibi yansıtan[dır]; [d]üşünülen, tasarımlanan, imgelenen şeylere karşıt olarak var olan[dır]”. Oxford sözlüğü ise kavramı şöyle tanımlıyor: “[Gerçek] el ile tutulup göz ile görülecek biçimde tam anlamıyla var olan, varlığı hiçbir biçimde yadsınamayan, bir durum, bir olgu, bir nesne ya da bir nitelik olarak var olan; kendisi gibi olan, aslına uygun bulunan, yapay olmayan[dır].”

Benim gerçek tanımım ise çok yalın: Gerçek ‘olandır’! Dolayısıyla gerçek, ona dair ‘algılardan’ bağımsızdır; objektiftir. Kim nasıl görürse görsün, kim ne derse desin, kim nasıl tanımlarsa tanımlasın; gerçek ‘olandır’; ‘o’ ne ise odur. Ona dair söylenenlerden bağımsızdır. Nesneldir.

Burada ‘algı’ kavramını özellikle vurguladım! Çünkü bütün bu söylediklerim akla ‘algı’ kavramını da getirmelidir. Benim anladığım hâliyle gerçek ‘ona dair’ kimin ne düşündüğünden, ne söylediğinden bağımsız; ne ise ‘o’ olduğuna göre; ‘ona dair’ söylenenlerin veya onun nasıl görüldüğünün ‘öznel’ bir yanı olabilir.

Bu şu anlama gelir: Eğer üzerinde konuşulan gerçek, bazıları tarafından ‘dürüstçe’ diğerlerinin tanımladığından farklı tanımlanıyorsa bunun sebebi olsa olsa tanımlayanların algılarının ‘öznel’ oluşundan kaynaklanır. Aslında bu da son derece doğaldır. Çünkü insan kendi doğası gereği kimi durumda (ya da çoğu durumda) algılarının esiridir. İnsan herşeyi kendi filtrelerinin izin verdiği biçimde görme ya da değerlendirme eğilimindedir. O filtreler kişinin nerede, hangi aileye doğduğundan başlayarak; öğrenimine, inançlarına, tecrübesine bağlıdır. Her insan kendi hayatının ürünüdür. Dolayısıyla ‘gerçek’ tek ve aynı olsa da; her insan için ayrı ayrı ‘gerçeklikler’ olabilir. Bu sebeple şunu iddia etmek güç olmayacaktır: Çoğu zaman herkesin gerçeği gerçekten az ya da çok sapabilir. Bu durum “Biri doğdu” ya da “Biri öldü” denebilecek kadar somut durumlarda asgari ölçüde olsa da bazı başka konularda daha yüksek düzeylerde kendisini gösterebilir.

İnsan doğasının bu yönünün, insan tarafından keşfi hiç de yeni değildir. İnsanın bu zaafiyeti çağlar boyunca birileri tarafından kullanılmıştır. Gerçekleşeni değiştirmek mümkün olamayacağına göre, gerçeklik algısını değiştirerek insanları yönlendirmek her zaman mümkün olmuştur. Bunun türlü yöntemleri vardır. Bu yöntemlerin genel adını koyarken kimi ‘halkla ilişkiler’ kimiyse ‘propaganda’ kavramlarını kullanmayı tercih etmiştir. Başka isimler de bulunabilir. Mesela ‘reklam’ da denilebilir. Bu söylediklerime karşı çıkanlar olabilir. Fakat sağduyu sahibi okuyucu ‘düşündüğünde’ kendi değerlendirmesini çok daha sağlıklı yapacaktır.

Öyleyse, insanın ya da insanların gerçeklik algılarıyla uğraşmanın gereği nedir? Neden bazıları bazı başkalarının gerçeklik algılarını değiştirmek isterler? Bu sorunun cevabı çok basittir: Bunu kendi menfaatleri gereği yaparlar. Neden? Çünkü hayatın pek çok alanında kişiler arasında ya da kişilerden oluşan topluluklar arasında sonu gelmez bir ‘müzakere’ süreci yürür. Bu müzakerelerin esas amacı karşı tarafı ‘ikna’ etmektir.  İkna beraberinde ‘rızayı’ getirir. İkna ve rızayla sonuçlanan her müzakere süreci bir anlaşma doğurur. Her anlaşma bir tür 'bölüşme' ilişkisidir bir bakıma: Kimi kimi ikna ettiği, neyin nasıl paylaşılacağına dairdir.

Elbette iknanın türlü yöntemleri olabilir. Bunlardan biri zor kullanmaktır. Fakat zorla ikna en pahalı olanıdır ve üstelik zor her durumda kullanılamaz. Maliyeti en düşük ikna yöntemi ise gerçekten sapan bir gerçeklik algısının yaratılmasıdır. Diğer tarafın - olabildiğince - 'gönlünün yapılmasıdır'. İnsanlık tarihi bunun örnekleriyle doludur. Bu konuyu başka denemelerde bambaşka yönleriyle yeniden düşüneceğim.

Bu denemenin özeti şudur: Gerçek ve algılanan gerçeklik daima aynı şeyler değildir; algılanan gerçeklik değiştirilebilir ama gerçek değiştirilemez.

Emin Akçaoğlu, Mavişehir, 11 Şubat 2024

7 Şubat 2024 Çarşamba

Biriktirmek ve miras üzerine

İnsan ‘biriktirir’. Neyi biriktirir insan? Kişiden kişiye değişir neyin biriktirileceği. Kimi pul biriktirir mesela. Kimi biblo biriktirir. Kimi fincan biriktirir. Bu kişiler koleksiyonerlerdir ve farklı objeleri biriktirirler. Koleksiyonerlik farklı sebeplere dayanabilir. Kimi sadece zevk için, kimi ticari kaygılarla, kimi itibar için biriktirir; kimisi koruyup sonraki kuşaklara bırakmak ister biriktirdiklerini.

Bazıları para, servet, sermaye biriktirir. Biriken para geleceğe dönük güvence olma sınırını aşmışsa eğer; artık sermaye birikimi evresine ulaşılmış demektir. Aslında bir bakıma tüm insanlık tarihi, sermaye birikiminin tarihidir. Çağlar boyunca önce sermaye biriktirilmiş; ardından biriken tahrip edilmiştir. Savaşların tarihi bunu anlatır. Savaş sadece binlerin, milyonların ölümüyle sonuçlanmaz. Bütün bunların yanı sıra yüzyıllar hatta binyıllar boyunca biriktirilenlerin yerle bir edilmesiyle de sonuçlanır. Başka bir ifadeyle bazen insan önce biriktirir sonra yok edip yeniden biriktirir.  

Dolayısıyla biriktirmek; örneğin sermaye biriktirmek, sadece bireysel bir eylem değildir. Toplum ya da toplumsal organizasyonlar da biriktirir. Devlet de! Örneğin devlet de sermaye biriktirir. Zaten tüm organizasyonlar örgütlü insan toplulukları olduklarına göre, esas olan aslında insandır; insanın davranışıdır.

Dedim ya devlet de sermaye biriktirir: Altyapı sermaye birikiminin iyi bir örneğidir. Yollar, köprüler, kamu binaları zaman içinde birikir. Bu tür yapılara bakıldığında, sermayenin zaman içinde nasıl biriktiği somutlaşır. Savaşlarda hasımlar birbirinin altyapısını tahrip etmeye çalışır. Savaşta birikenlerin yok edilmesi çoğunlukla bu amaca dayanır. Eğer sermaye başkasınınsa ve sahip olanların elinden şu ya da bu şekilde alınamıyorsa; yok edilmesi de bir seçenektir.

Özel sermaye birikimi de aynıdır. Birikir, birikir… Zaman gelir ya el değiştirir ya da yok edilir. Örneğin, şirketler kurulur; sonra daha büyükleri kurulur… Fabrikalar, binalar, filolar kurulur. Sonra gün gelir; bunlar ya el değiştirir ya da yok olur. Bunun için her zaman savaşlara gerek kalmaz. Ekonomik devinimler bu sonucu yaratır bazen.

Bazen doğal afetler yıkar, yok eder herşeyi! Deprem gibi... Tarih haritadan silinen kentlerle doludur.

Fakat insan sadece sermaye biriktirmez. Daha doğrusu sadece maddi varlıklar biriktirmez. Başka şeyler de biriktirir. Evet, bazıları sermaye biriktirmeyi çok önemser ve nasıl biriktireceğini de gayet iyi bilir. Bazısı ise maddi birikimi pek de önemsemez; ya da bazı başka şeyleri biriktirmek kadar önemsemez. Onlar sevgi biriktiren, dostluk biriktiren, bilgi biriktiren, iyilik biriktiren, duygu biriktiren, düşünce biriktiren, itibar biriktiren veya tecrübe biriktirenlerdir.  Öyle ya da böyle zaten; az ya da çok hepsini birlikte biriktirmek eğilimi yaygındır ya da insan doğasına daha uygundur. Kimi birini diğerinden daha çok önemsese bile hemen herkes az ya da çok saydıklarımdan bazılarını birlikte biriktirir veya biriktirmeye gayret eder.

Söyledim ya, aslında bütün insanlık tarihi biriktirmek üzerine kuruludur. Bugün üzerinde yaşadığımız dünyada hayatımızı anlamlı kılan, kolaylaştıran, güzelleştiren, yaşamı daha iyi anlamamızı sağlayan ne varsa; bizden önce yaşayanların bugüne kadar biriktirdikleridir. Hatta bazen tersini söylemek bile mümkün; kimi durumda hayatı zorlaştıran ne varsa onlar da bir birikim sürecinin ürünüdür. Böyle bakınca, şunu söylemek de mümkündür: Yaşamda elimizde ya da zihnimizde ne varsa çoğunlukla bunların çok büyük bölümü bize daha önceki kuşakların biriktirip miras bıraktıklarıdır. Çevremize baktığımızda insan eli değmiş ne görüyorsak hepsi böyledir. Kısacası aslında neyimiz varsa hepsi mirastır; önceki kuşakların bize bıraktıklarıdır!

Yemek tariflerini düşünelim mesela. Hele hele Türkiye gibi onlarca uygarlığın kavşağında binlerce yıldır insanların gelip geçtiği, yerleşip terk ettiği bir coğrafyada yemek kültürünün ne kadar zengin olduğunu düşündüğümüzde gelip geçen tüm o insanların sadece bu alandaki mirasının ne kadar büyük olduğu ortada.

Bütün diller de miras değiller mi? Önceki kuşaklardan bugüne ulaşan bütün bilgiler, düşünceler, sanat eserleri, inançlar… Hepsi miras değil mi? Bizim olduklarını sandığımız düşüncelerimiz bile aslında önceki kuşakların mirasıdır çoğunlukla.

Söyledim: İnsan yaşadıkça biriktirir. Biriktirebilmek çaba gerektirir. Ne biriktirilirse biriktirilsin çaba şarttır. Dolayısıyla biriken bir bakıma aslında emektir! Çaba ya da emek de tek başına yeterli değildir tabii! Bir o kadar gerekli olan başka bir şey daha vardır: Zaman! Biriktirebilmek zaman gerektirir. Ancak zaman içinde biriktirmek için emek harcanmışsa oluşur birikim.

Daha önce de değindim: Biriktirilenler her zaman ‘iyi’ şeyler olmak zorunda değildir. Çöp de biriktirir insan örneğin. Zehir biriktirir. Dünyayı biriktirdikleriyle zehirler. Örneğin hava kirliliği de önceki kuşakların biriktirip bize bıraktırdıklarındandır.

Acı da birikir; öfke de kin de! Savaşlar bir tarafın galibiyetiyle sonuçlanırken bir diğerinin acılarının, kininin, nefretinin, önyargılarının birikmesine sebep olabilir. Bunlar da miras olarak kalır gelecek kuşaklara. Kimisi bunlar üzerinden toplumsal bellekte anılar, duygular, düşünceler biriktirir.

Bunlardan başka biriktirilenler de vardır tabii: Örneğin kurallar birikir. Değer yargıları birikir kuşaktan kuşağa aktarılarak.

Kimi bu toplumsal belleği önemser ve hayatı(nı) buna göre tanzim eder. Kimiyse bütün bu birikimi göz ardı eder ve tekrar biriktirmeye yeltenir.

Kısacası, insan yaşadıkça biriktirir ve biriktirdiklerini sonraki kuşaklara miras bırakır. Elimizde, zihnimizde, çevremizde ne varsa; iyisiyle kötüsüyle her şey önceki kuşakların bize mirasıdır. Bizim bugün biriktirdiklerimiz de bizden önceki kuşakların biriktirdiklerinin üzerine eklenmektedir, sonraki kuşaklara devredilmek üzere.

O halde şu soru sorulmaya değer: “İnsan yaşadıkça ne(ler) biriktirmeli?”

Emin Akçaoğlu, Mavişehir, 7 Şubat 2024

29 Ocak 2018 Pazartesi

Döngüsel ekonomi ve çevre: İki kere kâr! / Emin Akçaoğlu

Bu yazı fotoğraflı olsun istedim ve yazının içine aşağıdaki üç fotoğrafı da ekledim. Çünkü bazen bir fotoğraf karesi sayfalarca yazının anlatamadığını anlatabiliyor.

İlk iki fotoğraf Almanya’nın güneyindeki küçük bir kentten, Würzburg’dan.

Würzburg’un nüfusu 130 bin. Sıradan küçük bir Alman kenti ve tabii tertemiz, pırıl pırıl. İçinden Main nehri geçiyor. Main’ın kıyıları da tertemiz. Kentin eski taş köprüsü (Alte Mainbrücke) sadece yayaların ve bisikletlilerin kullanımına açık. Bu köprü özellikle de hava iyi olduğunda bir buluşma yeri. İnsanlar gelip köprü üzerinde sohbet ediyor, günün yorgunluğunu atıyor, kent kültürünün bir parçası olarak şarap içiyor. Manzarayı seyrediyor, gelip geçen nehir gemilerine bakıyor, şarkı söyleyip gitar çalıyor. Bu tür mekânları irili ufaklı yüzlerce Avrupa kentinde görmek mümkün.

Üçüncü fotoğraf ise İzmir Mavişehir’den.

Mavişehir’de deniz kıyısı da bir buluşma yeri. Burada da kimileri müzik yapıyor. Kimisi birasını, rakısını, çayını yudumluyor. Spor yapanlar, yürüyüşe çıkanlar, ailesiyle piknik yapanlar, bisiklete binenler… Körfezin güzelliği muhteşem… Doğa harikası… Biraz ötede kuş cenneti… Burada olabilmek çok büyük ayrıcalık… Ama… Ya denizin kıyısı? Ya denizin dibi?

Üçüncü fotoğraf, kıyıdan bakıldığında deniz altında neler görebileceğinize dair çarpıcı bir fikir veriyor. Neler görmüyorsunuz ki kıyıda ya da deniz dibinde. Bir yanda muhteşem bir güzellik; yosunlar, balıklar, başka deniz canlıları. Ama öte yandan; şişeler, teneke kutular, naylon poşetler… Kıyının hâlini hiç anlatmaya bile gerek yok!

Düşününce şaşırtıcı olan sadece kirlilik, bilinçsizlik, düşüncesizlik, sonraki kuşaklara ihanet de değil. Bir şey daha var: Umursamazca fırlatılıp atılan şişelerin, kutuların, hatta naylon torbaların aslında parasal değeri de var. Yani kirlilik ve israf yan yana…

Bu görüntü ne Mavişehir’e ne de İzmir’e özgü. Maalesef ülkemizin hemen hemen her yanı aynı durumda ve gidişat daha da kötüye işaret ediyor. Bu durumun gerisinde bir “kültür” sorunu var.

Dolayısıyla konumuz netleşmeye başlıyor: Çevre kirliliği ve “döngüsel ekonomi”. Çevre kirliliği üçüncü fotoğrafta biraz olsun görünüyor.

Döngüsel ekonomi kavramı ise son zamanlarda sıkça duyulmaya başlansa da bu konudan toplumun yeterince haberdar olduğu söylenemez.

Döngüsel ekonomi modeli, doğrusal ekonomi modelinin tersi. Doğrusal ekonomide her şey sıfırdan üretiliyor; kullanılıyor ve kalanı çöp oluyor. Oysa döngüsel ekonomi modelinde geri dönüşüm esas ve bir uçta başlayıp diğer uçta biten bir üretim-tüketim kurgusu yerine kendi kendini besleyen; olabildiğince az “çöp” yaratan bir sistem var. Hatta uzun vadede hedef “çöp üretmeyen tüketim”.

Kısacası, döngüsel ekonomide amaç tüketimden arta kalan maddeleri geri dönüşüme sokarak ekonomiye yeniden kazandırılmalarını sağlamak. Geri dönüşüm kavramı yıllardır, Türkiye dâhil pek çok ülkenin gündeminde. İzmir’de de geri dönüşüm işinde çalışan firmalar bile var. Sokaklarda kâğıt, cam ve plastik şişe toplayanlar bile kendilerini “geri dönüşüm işçisi” diye tanıtmayı tercih ediyor.

Oysa “döngüsel ekonomi” kavramı artık sıradanlaşmış “geri dönüşüm” kavramından daha öte bir aşamaya işaret ediyor. Bu kavramın gerisinde “bir yaşam felsefesi” var “bir kültür” var.

Zaten döngüsel ekonomiyi, toplumun bu alandaki bilinç düzeyini yükseltip, yaygın kültürünün bir parçası hâline getirmedikçe benimsemeniz ve başarılı kılmanız imkânsız.

Almanya döngüsel ekonominin dünyadaki öncülerinden. Ülkedeki çevre bilinci zaten onlarca yıldır çok yüksek. Son yirmi yıldır da tüm ekonomik sistem döngüsel ekonominin gereklerine göre tasarlanmış durumda.

Almanya doğal kaynakları zengin bir ülke değil. Özellikle makine, petrokimya ve ilişkili sektörlerde devasa bir hammadde ithalatçısı. Döngüsel ekonomi uygulamasındaki başarısıyla hammadde ihracatını zaman içinde aşağıya çekmeyi başarmış. İleride daha da büyük mesafe almayı hedefliyor.

Bir yanda dışa daha az bağımlı ve kullandığını sürekli yeniden üretime sokabilen bir Alman sanayii; diğer yanda tertemiz Alman kentleri, kırları, nehir kenarları var.

Alman turizm sektörü de bizimkinden çok daha fazlasını kazanıyor. Görünen o ki bizde toplumun geneli çevre temizmiş, kirliymiş dert etmiyor belli ki. Fakat turizm endüstrisi için bu konu hayati.

Bakın çevre kirliği, sürdürülebilirlik, doğanın muhafazası, sahi olunan çevrenin gelecek nesillere aktarılması gibi çok önemli konulara değinmedim bile.

Başta da söylediğim gibi uzun uzun anlatmaya ne gerek var? Fotoğraflar yetiyor. Görüntüler anlatıyor ve hem de benden daha iyi.

Bu yazı ilk kez Gerçekİzmir internet haber portalında 29 Ocak 2018 Pazartesi günü yayınlanmıştır.


24 Nisan 2016 Pazar

'İyi yönetim’ – ‘kötü yönetim’ - 1

Ostim Gazetesi’nin Haziran 2014 sayısında firmayı bir kutuya benzeterek kutunun içinde bulunan kaynaklara dikkat çekmiştim. Bu yazıda ise firma denilen kutunun içindeki kaynakları kullanarak ‘değer’ yaratılması ya da ‘kâr’ elde edilmesi sürecindeki en önemli unsura dikkat çekeceğim. Bu unsurun kendisi de kutunun içindeki kaynaklardan biri olmakla birlikte diğer kaynaklar üzerinde nüfuz sahibidir. Yazının başlığı da kopya verdiği için sanırım tereddütsüz ‘yönetim’ unsurundan söz ettiğimi anladınız.
 
‘Yönetim becerisi’ firmanın içindeki en önemli kaynaktır. Neden peki? İki aşçı düşünelim; aynı türde ve aynı miktarda malzemeyi kullanarak helva yapacak olsunlar. Biri aşçılıkta diğerinden daha iyi, daha tecrübeli, daha yetenekli, daha becerikli olsun. Helvalar pişsin. Normal şartlar altında beklentimiz iyi aşçının helvasının diğerinden daha leziz olacağı yönündedir; değil mi? Fakat dedim ya: Malzeme aynı malzeme; miktar aynı miktar. Hatta bazı durumlarda iyi aşçı daha azıyla bile daha iyi iş çıkarır. Fark nereden kaynaklanır?
 
Beş temel soruyla başlayalım: Yönetim nedir? Personel yönetimi nedir? İş yönetimi nedir? Yönetici ne iş yapar? Yöneticinin firma (ya da organizasyon) içindeki en önemli işlevi nedir? Bu sorular ilk bakışta cevaplanması çok kolaymış gibi görünmekle birlikte üzerlerinde dikkatle düşünüldüğünde ilk izlenimin doğru olmadığını anlamak an meselesidir. Hemen burada bir ayrıma daha dikkat çekelim: Organizasyonun (ve çalışanların) yönetimi ile ‘iş yönetimi’ de aynı şey değildir.
 
Her ne kadar işletme yönetimi (ya da kamu yönetimi) okulları olsa da haddimi aşıp özellikle “iş yönetiminin okulu olmadığını” ileri süreceğim. Bu iddiamın doğruluğu pek çok iyi yöneticinin bu tür okullardan mezun olmayışından bellidir. Dolayısıyla onları iyi yönetici yapan mezun oldukları okulun ötesinde bir şeyler olsa gerektir.
 
Yeniden “yöneticinin firma içindeki en önemli işlevine” dönelim. Bu işlev ‘karar verme’ işlevidir. Yönetici karar veren kişidir. O halde “iyi yönetici doğru karar veren yönetici” iken “kötü yönetici yanlış karar veren yöneticidir.” Elbette her yöneticinin ‘her zaman’ doğru ya da yanlış karar vermesi beklenemeyeceğine göre bu önermede “genellikle isabetli karar verme becerisini” esas almak gerekir. ‘İsabet’ kavramı kendi içinde üstü örtülü biçimde ‘gelecek’ ve ‘belirsizlik’ kavramlarını da barındırıyor. Çünkü gelecek belirsizdir ve yönetici belirsizlik altında geleceği etkileyecek öyle kararlar vermelidir ki o kararlar sonrasında gerçekleşen yeni durumda, verilen kararın doğruluğu açığa çıksın. Doğruluktan kastımız ne? Karar doğru ise durumun gereklerine uygun; bu gereklere cevap verebilir niteliktedir. Örneğin, bir iş kararı diğer koşullar aynı kalmak kaydıyla firmanın kâr elde edebilmesini mümkün kılıyor ise doğru demektir. (Burada her hâlükârda kârlılığın firma için “iyi” olduğunu ileri sürdüğüm anlaşılmasın sakın. Öyle durumlar olabilir ki bugünkü kârlılık gelecekteki kârlılığın baş düşmanı olabilir!)
 
Aşçı ve helva örneğine geri dönecek olursak; tavaya ne kadar tereyağı koyacağınız bir karardır. Yağı ne kadar kızartacağınız bir karardır. Yağın üzerine ne kadar un koyacağınız; unu ne süreyle ve ne ölçüde harlı bir ateşte kavuracağınız bir karardır. Kavrulmuş unun üzerine ne miktarda şerbet dökeceğiniz de bir karardır. Bu kararların ‘isabeti’ helvanın yapımı tamamlandığında ortaya çıkar. Helvanın kıvamı ve lezzeti tutmuşsa verdiğiniz kararların isabetli olduğu söylenecektir. Aksi hâlde adınız aşçı da olsa; aşçılık mesleğini muhafaza edebilseniz bile kararlarınız isabeti hep sorgulanacaktır. Mutfak sizin mutfağınız yani firma sizin firmanız olsa bile!
 
Üstelik birine yemek yapmayı öğretmek çok da zor olmasa bile birine ‘iş yönetmeyi’ öğretmek; başka bir tabirle “iş hayatında isabetli karar verme becerisini kazandırmak” sanılabileceği kadar kolay değildir. (Burada ‘personel yönetimiyle’ ‘iş yönetimi’ ayrımına tekrar dikkat çekmek istiyorum.) Bu sebeple olsa gerek ki her organizasyonda çok sayıda yönetici olmakla birlikte iyi yönetici sayısı ne kadar az! Yönetimin yeterince iyi olmaması firma kutusunun içindeki kaynakların iyi kullanılamaması sonucunu getirir. Rekabet gücü perspektifiyle bakıldığında ‘iyi yönetim – kötü yönetim’ ayrımı rekabet gücü yüksek olan ve olmayan firmalar arasındaki ayrımın belirginleştiği yerdir.
 
İyi yönetici olmak ya da olmamak arasındaki hayatî farklılığı kavrayabilmek için kişinin kendisinin çabası şarttır. Birileri size bu konuda yığınla söz söyleyebilir. İşletme fakültelerinin kuruluş gerekçesi ve kitapçı raflarını işgal edende binlerce kitabın varlık sebebi de budur zaten. Fakat yönetmek iddiasındaki kişinin kendisi bu husus üzerinde derinlemesine “düşünmedikten sonra ne işletme fakülteleri ne de yönetim kitapları işe yarar.
 
Bu yazının burada bitmediği başlığından bile belli! Sonraki yazıda sorunu biraz daha derinlemesine ele alacağız.

'İyi yönetim’ – ‘kötü yönetim’ - 2

Ostim Gazetesi’nin Ağustos 2014 sayısında kaldığımız yerden devam edelim. Dedik ki ‘yönetim becerisi’ firmanın içindeki en önemli kaynaktır. Çünkü firma içindeki diğer kaynakların etkin biçimde kullanılması yönetimin kalitesine bağlıdır. Rekabet gücü perspektifiyle bakıldığında ‘iyi yönetim – kötü yönetim’ ayrımı rekabet gücü yüksek olan ve olmayan firmalar arasındaki ayrımın belirginleştiği yerdir. Bundan sonra bazı temel soruları cevaplama çabasına giriştik ve bir temel farklılığa dikkat çektik: Organizasyonun ve çalışanların yönetimi ile ‘iş yönetimi’ de aynı şey değildir.

Yöneticilik sorumluluğunu üstlenmeye istekli olan birinin yönetim becerilerini geliştirme çabasına çok erken dönemlerde girişmesi; daha yönetim kademelerine gelmeden çok önce bile iyi bir yöneticiden neler bekleneceğini en başta kendi yöneticilerini izleyerek ve değerlendirerek derinlemesine düşünmesi gerekir. Aksi hâlde büyük ihtimalle iyi bir yönetici olabilmesi çok mümkün olmayacaktır. Pek çok organizasyonda o kadar çok kötü yönetici bulunmaktadır ki bu doğrultudaki bir çaba için kullanılabilecek malzeme çoktur. Eğer yönetici adayı şanslı ise ve dolayısıyla kendi üstleri iyi yöneticilerse, bu defa iyi örneklerden yararlanmak kolaylaşacaktır. Bu yazıda ‘organizasyonun ve çalışanların yönetimi’ konusuna odaklanalım.

Yönetim kademelerinde bulundukları için kendilerini yönetici zannetmekle birlikte gerçekte yönetim işinin ciddiyetini kavrayamamış olanlar kendi altlarında çalışan insanlara ‘insanca’ davranmazlar. Çalışanları hakkında verdikleri kararlarda ‘insan olmanın gereklerini’ dikkate almazlar. Bu durumda çalışanlardan verimli olmalarını ve organizasyona gerçek anlamda katkı sağlamalarını beklemeleri nafiledir. Bu durumun ülkemizde hem kamu sektöründe hem de özel sektörde çok örneği bulunmaktadır.

Bu tür yöneticiler insanların kötü niyetli, tembel ya da beceriksiz olduklarını düşünürler. Şüphesiz çalışanlar arasında bu tür insanların bulunması tamamıyla doğaldır; çünkü toplumun genelinde bulunan her türde insanın farklı organizasyonların içine şu ya da bu şekilde ‘sızlamalarından’ daha doğal bir şey olamaz. Öyleyse iyi yöneticiden her şeyden evvel işe adam alırken kötü niyetli, tembel ya da beceriksiz olanları organizasyona almamaları beklenir.

Diyelim ki yönetici kötü niyetli ve kaytarıcı çalışanları işe kendisi almadığı hâlde onlarla çalışmak zorunda olsun. Bu tür hâllerin çözümünde bile türlü varsayımlardan hareket edilerek çözüme varılabilir. Örneğin organizasyonlarda her türlü kişiliğe uygun pozisyonlar bir şekilde bulunabilir; ya da kişilerin kendileriyle ‘gerektiği gibi’ konuşularak, çalışıyor oldukları kuruluşa katkılarının yine kendilerince ve alenen sorgulamaları beklenilebilir. Bu tür denemelerin fayda sağlamaması durumunda ve eğer mümkünse çalışanın işine son verilmesi elbette kaçınılmaz olacaktır.

Bu ‘son seçenek’in herkesçe bilinmesinde fayda olmakla birlikte; çalışanların çoğunun kötü niyetli, tembel ya da beceriksiz oldukları varsayımıyla, insanlar hakkında pek de insanî olmayan kararlar veren bir yönetici, çalışanların kendilerini organizasyonlarına bağlı hissetmeyeceklerini, geleceklerini orada görmeyeceklerini, organizasyonun uzun dönemli çıkarlarıyla kendi bireysel çıkarlarını bir görüp buna uygun davranmayacaklarını bilmelidir.

Sonuçta çoğu insan maddi kaygılarla çalışsa da yine insanların çoğunluğu ihtiyaçları doğrultusunda ‘asgari’ sayacakları bir parayı elde ettikten sonra ‘işyerinde huzur’a odaklanırlar. Huzur konusu çok önemlidir! İnsanlar huzursuzluğu sevmezler. Huzur kavramının içinde iş güvenliği elbette önemli yer tutar. Fakat daha önemlisi çalışanların üstleriyle ve emsalleriyle aralarındaki uyumdur. Özellikle yöneticilerle uyum çok önemlidir. Uyum ifadesi de kendi içinde çok farklı anlamları barındırmaktadır. Bunların en belirginleri adalettir, güvendir, saygı görmektir, değer verilmektir, destek almaktır. İyi yönetici çalışanlarının da yine kendisi gibi bir insan olduklarını bilir; bilmek zorundadır. Kendisini onların yerine koyar; koymak zorundadır. Bazıları buna ‘empati’ der. BU gerçeği fark edemeyen yönetici, iyi yönetici olamaz.

Bütün bunlar aslında sadece sağduyu ile anlaşılabilecek konulardır. Dolayısıyla bir bakıma bu hususlar sanki herkesçe bilinen şeylermiş gibi düşünülebilir. Herhangi bir yöneticiye sorulduğunda bu söylediklerimizi kendisinin de bildiğini söyleyecektir. Oysa durumun hiç de öyle olmadığı iyi yönetici sayısının azlığından bellidir. Başkalarına güven vermeyen birine güvenilmesi; saygı göstermeyen birine saygı gösterilmesi; değer vermeyen birine değer verilmesi mümkün değildir. Hele hele adil olmayan birinin, kendisinin astları da olsalar başkalarından saygı, değer ve destek görmesi ve güvenilmeyi beklemesi hiç mümkün değildir.

Çalışanlarını iyi yönetemeyen birinden ‘işi iyi yönetmesi’ de hiç beklenemez. Çünkü işi yapacak olanlar zaten çalışanlardır! Motivasyonu düşük çalışanlar yeterince çalışmazlar.

Malum; yazı henüz bitmedi…

'İyi yönetim’ – ‘kötü yönetim’ - 3

Ostim Gazetesi’nin Eylül 2014 sayısında kaldığımız yerden devam edelim. Önceki yazıda çalışanların yönetimi ile iş yönetimi aynı şey değildir deyip çalışanların yönetimi konusuna odaklandık. Bu yazıda ise iş yönetimi konusuna odaklanıp konuyu kapatalım. Fakat daha önce önceki konuyla ilişkili olarak mutlaka not etmemiz gereken son birkaç husus daha var.

Bunlardan birincisi; adil, güvenilen, saygı uyandıran, değer verilen bir yöneticinin çalışanlarını yönetmekten ziyade onlara liderlik ettiğinin vurgulanması gereğidir. Başka bir ifadeyle iyi yönetici hangi düzeyde çalışıyor olursa olsun liderlik becerileri güçlü olan biridir ve rol modeli olarak görülür.

İkinci önemli husus da bu konuyla ilintilidir ve yöneticilerin çalışanlarının hayatlarını önemli ölçüde etkilediğidir. Bu etki sadece iş ortamıyla sınırlı da değildir. İyi yönetici kendisiyle çalışanları geliştirir, önlerini açar, yetiştirir, geleceğe hazırlar. Kötü yönetici ise çalışanlarını köreltir, önlerini kapatır, gelişmelerini engeller. İyi yönetici kendisine güvenir, cesurdur, kompleksizdir, kendisiyle barışıktır. Dolayısıyla, iyi yöneticiyle iletişim kolaydır. Kötü yönetici korkaktır, kendisine güvenmez, komplekslidir; iletişimi sıkıntılıdır. Daha önce de söylediğim gibi insan yönetimini beceremeyen birinden işi iyi yönetmesi beklenemez. Şimdi iş yönetimi faslına odaklanalım.

İş yönetimi konusu ele alındığında, ilkin işletmenin ya da kuruluşun ölçeğini ve yöneticinin organizasyonun hiyerarşisi içindeki konumunu bilmek gerekir. Ölçek büyüdükçe yöneticinin pozisyonuna dair ayrım belirginleşir. Küçük ölçekli bir işletme yapısında tepe yöneticisi bile teknik ayrıntılara vakıf olmak zorundadır. Oysa büyük ölçekli bir işletmede, tepe yöneticisinin teknik becerilerinden daha çok kavramsal algısının çapı ve insan ilişkilerindeki başarısı önem kazanır. Kavramsal algının çapı ‘görebilmek’ ile ilgilidir. İş yönetimi söz konusu olduğunda yönetici ‘karar verici’ sorumluluğuna vurguyla ‘ötesini görebilen kişidir’. Buradaki ‘öte’ kavramının içinde elbette ‘gelecek’ vardır. Verilen karar belirsizlik içinde oluşturulur. İş kararları akla gelebilecek her şeyin bilindiği bir ortamda verilemez. Belirsizlik iş hayatının doğasındadır ve belirsizlik içinde risklerle karşılaşılması olasıdır. Bu bir bakıma, radarın icadından önce mayın döşenmiş bir denizde yolunu bulma çabasına benzetilebilir. İş hayatında radarın yerini kısmen tutabilecek enstrümanlar olsa da radar kadar güçlü olanı yoktur. Gelecek belirsizdir. (Ve işin aslı ‘iyi ki belirsizdir’ çünkü aksi durumda iş hayatı diye bir şey olmazdı.) Dolayısıyla ‘riskin açığa çıkması’ benzetme ile ‘mayına çarpılmasına’ ya da genel olarak ‘başarısız olma’ hâline karşılık gelir. Verilen karar yanlış ise başarısızlık kaçınılmazdır. İş hayatında kararın konusu işi ilgilendiren herhangi bir şey olabilir. Bu bir yatırım tercihi, finansman tercihi, pazara girmek ya da girmemek yönünde bir tercih veya kimlerin işe alınacağına dair bir tercih olabilir. O hâlde karar vericinin belirsizlik içinde ötesini görebilme becerisi, kararının ‘isabetini’ belirleyecektir. Bu bağlamda düşünüldüğünde iş yönetiminde iyi bir yönetici herkesin göremediğini görerek belirsizlik içinde doğru kararları verebilen kişidir.

Belirtilen şartlar altında hiyerarşik konumuna da bağlı olarak yöneticinin teknik, kavramsal ve beşeri becerileri bir bütünlük içinde önem kazanır. Aşağı kademelerde daha çok teknik beceriler ama belirgin ölçülerde diğerleri de gereklidir. Yukarılara çıkıldıkça kavramsal ve beşeri becerilerin bileşim içindeki ağırlığı artar.

Dolayısıyla, iyi bir üst düzey yönetici adayı meslek hayatına başladığında önce bir teknisyen olarak kendisini hazırlamalı; fakat beşeri becerilerinin gelişimiyle birlikte geniş ve derin bir perspektifle geneli de görebilmek üzere kendisini yetiştirmelidir. Bu süreç dikkatle gözlemlemeyi (başkalarının tecrübelerinden yararlanmayı), geniş ölçüde okumayı (başkalarının tecrübelerinden yararlanmayı), birebir yaşamayı (doğrudan kişisel tecrübe edinmeyi) ve hepsiyle birlikte derin düşünmeyi gerektirir. Okunarak, gözlemlenerek ve yaşanarak öğrenilenler üzerinde gerçekten düşünülmedikçe öğrenilme süreci tamamlanmış olmaz. Bu durum karar verme süreçlerinde açığa çıkacaktır.

Defalarca vurguladığım gibi başında bulunduğu işi ya da kuruluşu iyi yönetebilen bir yönetici büyük çoğunlukla isabetli karar alan yöneticidir. Bir işletme bir gemiye benzetilirse eğer, iyi yönetici gemisini öngörülen limana (örneğin karlı büyüme hedefine) ulaştırmak için doğru rotayı çizen (rekabet stratejisini belirleyen) ve gemisini bu rotada tutabilen (stratejiyi hayata geçirebilen) kaptan gibidir. Rota üzerinde fırtınayla (örneğin ekonomik durgunluk) ya da korsanlarla (örneğin haksız rekabet) karşılaşma ihtimali her zaman vardır. İyi kaptan harita okumasını da, geminin tayfasını hizada tutmasını da, havadaki kokuyu almasını da, gerektiğinde gemiyi kurtarmak için yükün bir kısmını denize dökmesini de veya korsanlarla mücadele ya da müzakere etmesini de bilir.

21 Ekim 2014 Salı

Firma bir kutudur! Peki içinde ne var?

Bence firma bir kutudur. Bu kutunun içinde çeşitli varlıklar ya da kaynaklar vardır. Bu kutuda değer yaratılır. Değer yaratma sürecinde kutunun dışından alınan ‘şeyler’, kutunun içinden geçerken ‘dönüşür’ ve dışarı çıkan ‘şeyler’in toplam değerinin içeri girenlerin toplamından daha büyük olması beklenir. Bu beklenti kutunun varlık sebebidir zaten. Yaratılan değer, değer yaratılırken kullanılan başlangıç değerinden daha büyükse kutu da büyür. Eğer durum tersi ise; yani, yaratılan değer kullanılan şeylerin toplam değerinden daha küçük ise bir süre sonra kutu boşalır; boş kutu olur. Kutunun boşalma sürecinde kutuya ya da kutunun sahibine kimsenin güveni kalmazsa, kutu piyasa dışında kalır ki buna ‘iflas’ denir. Dolayısıyla ‘iflas’ her şeyden öte bir güven meselesidir. ‘Güven’ konusu aslında başlı başına ele alınması gereken bir meseledir.


Şimdi gelelim kutunun içinde ne olduğuna. Dedik ki ‘kutunun içinde çeşitli varlıklar ya da kaynaklar vardır’. Nedir bu ‘varlıklar’ ya da ‘kaynaklar’? Kutunun içinde ne varsa hepsini gruplandırdığımızda karşımıza üç grup çıkar. Bunlar birincisi gözle görülebilen, elle tutulabilen kaynaklar grubudur. Mesela binalar bu gruptadır. Makinalar, büro malzemeleri, arabalar falan filan hepsi bu grupta yer alırlar. İkinci grupta görünmeyen kaynaklar vardır. Bunlar markalar, patentler, faydalı modeller gibi kaynaklara karşılık gelir. Bu tür kaynaklar genellikle yasal koruma altındadır. Fikrî ve sınaî mülkiyet haklarıyla cisimleşirler. Üçüncü grup biraz daha karmaşık bir gruptur. Bunlar da gözle görülemezler, elle tutulamazlar. Üstelik yasalarca da korunamazlar. Bu gruba ‘kabiliyetler grubu’ denmelidir. Örneğin firma denen kutunun o güne kadar oluşturduğu iş bağlantıları, iş yapma usulleri, kutunun içindeki becerili insanların becerileri, bu insanların birbirleriyle ilişkileri, birbirlerine ne kadar güvendikleri, kutunun dışındakilerin kutuya ve kutuya hükmeden insanlara ne derece güvendikleri gibi bir yığın unsuru içinde barındırır bu grup.


Firma denilen kutu elbette bir yerde durur. Kutunun bulunduğu yerin bir raf olduğunu düşünelim. O rafa ‘piyasa’ denir ve muhtemelen rafta birden fazla kutu bulunur. Rafın önünden müşteriler geçer. Bu geçiş esnasında her kutu görücüye çıkmış gibidir. Her kutu rafta öne geçmek ister. Bu çabaya ‘rekabet’ denir. Bazı kutular daha çok ilgi çeker. Bunlar ‘rekabetçi’ kutulardır. Öne geçebilen, ilgi çekebilen kutulara bu özelliklerini neyi verdiğini anlayabilmek için yapılması gereken bir kez daha kutunun içine bakmaktır. ‘Peki içinde ne var ki?’ diye sormaktır.


Kutunun içindeki üç grup kaynağın tamamı rekabet gücü için gereklidir. Hangi grubun ne ölçüde gerekli olduğunu kutunun üzerinde durduğu rafın türü, yani ‘sektör’ belirler. Eğer kutu ağır sanayi rafında duruyorsa, birinci gruptaki gözle görülen elle tutulan kaynaklar hayatîdir. Yok eğer, kutu ilaç ve kimyasallar rafında ise ikinci grup önem kazanır. Fakat her durumda, rafın türünden bağımsız olarak üçüncü grup unsurlar emsalsiz bir yerdedir. Çünkü kutunun içinde her ne varsa, tüm bunları kullanışlı hâle getiren ve hatta çoğu durumda bunları inşa eden üçüncü gruptaki kaynaklardır. Dolayısıyla kutulara rekabet gücünü veren temel unsurun bir bakıma ‘kabiliyetler’ olduğunu söylemek fazla iddialı bulunmamalıdır. Kutunun kabiliyetleri bir bakıma kutunun içindeki ‘insanlar’ın kabiliyetleridir. O insanların ne bildikleri, nasıl örgütlendikleri, kendi aralarındaki ilişkiler, nasıl öğrendikleri hayatîdir. Eğer o insanlar kutudan çıkıp giderlerse geriye kalan kutuya ‘boş kutu’ bile denilebilir; içinde her ne kadar başka şeyler kalmış olsa bile. Ankara Sanayi Odası Başkanı Sayın Nurettin Özdebir’in 15 Mayıs 2014’teki TOSYÖV toplantısında yaptığı konuşmada söylediği gibi “Çalışanlar bir firmadan ayrıldıklarında geride sadece kullanılmış binalar, kullanılmış makinalar, kullanılmış büro malzemeleri kalır. Çalışan bir işletmeye değerini verenler işte o insanlardır”.

8 Nisan 2013 Pazartesi

Küreselleşme ‘ekonomik kalkınmayı’ unutturdu mu?

Küreselleşme kelimesi her an herkesin dilinde. Arama motoru Google’ın yardımıyla internette küreselleşme kelimesi arandığında 960 bin sayfada bu kelimenin kullanıldığı görülüyor. Kelimenin İngiliz İngilizcesiyle yazılan şekli globalisation arandığında çıkan sonuç sayısı 12,5 milyon. Kelime Amerikan İngilizcesindeki yazılışıyla (globalization) arandığında sonuç 46,5 milyon sayfa. Peki ama dünya sıklıkla söylendiği gibi gittikçe küreselleşiyor mu? Bir başka ifadeyle, ülkeler arasındaki sınırlar – en azından – ekonomik ilişkiler anlamında hakikaten önemini yitiriyor mu? Didem Eryar Ünlü’nün haberinden bazı cümleler okuyalım: Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin ve Güney Afrika’dan oluşan BRICS ülkelerinin son zirvede ortak bir kalkınma bankası kurmaya karar vermeleri uluslararası alanda büyük yankı buldu. Bu gelişmeyi kötü bir haber olarak niteleyen Fransız finans devi Coface, IMF ve Dünya Bankası’na alternatif oluşturacak bu girişimi, gelişen ekonomilerde korumacılığın yükselişi olarak değerlendirdi. Yükselen ekonomilerde korumacılık eğiliminin güçlendiğini savunan Coface uzmanlarına göre, bu ekonomiler bir yandan daha bağımsız bir büyüme gösterirken, bir yandan kendilerini dış etkenlerden koruma eğilimi taşıyorlar. Coface göstergesine göre Arjantin 180, Rusya 136 koruma önlemiyle ilk sıraları alırken, Türkiye en az koruma uygulayan ülkeler arasında bulunuyor. […] Bu arada gelişmiş ekonomiler korumacı önlemler açısından yükselen ekonomileri geride bırakıyorlar. Bu ülkelerde uygulanan önlem sayısı 90 ile 115 arasında değişiyor.” Bu haber tek başına bile küreselleşme kelimesini kimse dilinden düşürmediği hâlde durumun genellikle sanıldığı ya da söylendiği gibi olmadığını anlamak için yeterli görünüyor. Şimdi bu resmin içine ‘kalkınma’ kavramını daha doğrusu ‘kalkınma sorununu’ koymaya çalışalım. İktisat öğrencilerine ekonomik kalkınmanın, ekonomik büyümeyle aynı şey olmadığı öğretilir. Elbette ekonomik kalkınma ekonomik büyümeyi gerekmekle birlikte, büyüme kalkınmayı garantilemez. Ekonomik kalkınma bir ekonominin niteliksek dönüşümünü gerektirir. Bu tür bir dönüşüm büyüme olmaksızın gerçekleşemez ama büyüme de her durumda niteliksek dönüşüm getirmez. Dolayısıyla kalkınma müdahale gerektiren bir süreçtir; kendiliğinden gerçekleşmez. Bugüne kadar dünyanın herhangi bir yerinde, herhangi bir ülkesinde kendiliğinden yaşanan ve başarıya ulaşan bir kalkınma süreci tarihin herhangi bir döneminde görülmemiştir. Bugün azgelişmiş ülkelere ‘piyasanın serbest bırakılması yoluyla’ kalkınmanın zaman içinde kendiliğinden geleceğini vazeden sanayileşmiş ülkeler de bu sözüme dâhildir. Bu tür ülkelerin ekonomik kalkınma süreçleri kendi devletlerinin öncülüğünde sektörel tercihlerle, teşviklerle ve önlemler aşama aşama hayata geçirilmiştir. Küreselleştiği iddia edilen bir dünyada ekonomik kalkınmanın azgelişmiş ülkeler için eskisinden çok daha zor olduğunu kabul etmek gerekiyor. Çünkü bugün bundan yetmiş yıl öncesinde dünya üzerinde bulunmayan türden ulusötesi örgütlenmeler vasıtasıyla, azgelişmiş ülkelerin kendi ekonomik politikalarını uygulayabilmeleri önünde ciddi kısıtlamalar var. Üstelik çokuluslu şirketler üzerinden farklı ülkelerin ekonomileri dünya ölçeğinde bir diğerine eklemlenmiş durumda. Böyle bir yapının içinde ‘kalkınmacı politikaların’ uygulanması eski dönemlere kıyasla elbette kolay değil. Fakat yine de ekonomik kalkınma önceliğinin hükümetlerin gündeminden düşmemesi gerekiyor. Üstelik yukarıdaki haber, etkileri dünya ölçeğinde açığa çıkan ekonomik krizin de bir sonucu olarak BRICS diye anılan güçlü azgelişmiş ülkelerin liderliğinde yeni bir dönemin başladığını gösteriyor. Bu anlamda Türkiye’de Kalkınma Bakanlığı adını taşıyan bir bakanlığın mevcudiyeti bile sevindirici. Daha önce de belirttiğim gibi kalkınma sürecinin kendiliğinden ve sadece piyasanın işleyiş mekanizmalarına terkedilemeyeceği çok açık. Piyasa mantığı çoğu zaman yön belirleme yetisinden uzak ve kısa vadeli bir perspektifi getiriyor. Yaşanılan kriz dahi, bu perspektifin sakıncalarına işaret eden ipuçlarıyla dolu. Oysa kalkınmacı politikalar uzun vadeli stratejik bir perspektifi gerektiriyor. Ülkelerin üretim faktörü donanımları değiştirilemez bir nitelik taşımıyor. Uzun vadeli stratejik bir perspektifin gereği de zaten ‘faktör donanımının değiştirilmesi’ ihtiyacında belirginleşiyor. Başka bir ifadeyle eğer emeğin ucuz olduğu bir ülkeyseniz emek yoğun sektörleri kendiniz için tek seçenek olarak görmeniz, geleceğinizi heba etmekten başka bir şey değil. Bu aşama, daha önce de bu köşede yazdığım gibi ‘akıllı olmayı’ zorunlu kılıyor. İşte Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin ve Güney Afrika gibi ülkelerin yaptığı da bu zaten: Akıllı olmak. Kendi akıllarıyla hareket etmek. Kendilerine akıl verenlerin verdikleri akılların gerisinde yatan ‘hakiki’ niyetleri tahlil etmek. Fransız Coface’ın uzmanlarına göre BRICS ülkelerinin ortak bir kalkınma bankası kurmaya karar vermeleri kötü bir haber olabilir tabii ama o takdirde sorulması gereken ilk soru şu olmalı: Kimin için kötü?

Çinliler ‘yüzde 51’ şartına uymazken uyumamak

21 Mart 2013 Perşembe günkü Dünya gazetesinin manşetteki haberi: “Çinliler ‘yüzde 51’ şartına uymuyor. – Ankara Metrosu ihalesini kazanan Çinli firma CSR’nin ilk teslim tarihine az bir süre kalmasına rağmen yüzde 51 yerli katkı şartına şimdiye kadar uymadığı belirlendi. Çinlilerin yerli firmaları yok saydığını vurgulayan Anadolu Raylı Ulaşım Sistemleri Kümelenmesi Başkanı Prof. Dr. Ziya Burhanettin Güvenç, bu zamana kadar sadece bir küme üyesiyle yalnızca bir kez görüşüldüğünü dile getirdi. […] OSTİM Başkanı Orhan Aydın da ‘yüzde 51’in sonuna kadar takipçisi olacaklarını kaydetti.” Anlaşılan o ki Çinliler ‘yüzde 51’ şartına uymuyor ama OSTİM’deki sanayici de uyumuyor! Burhanettin Güvenç ve Orhan Aydın’ın Çinli firma CSR’ye verdikleri tepkinin diğer sanayici kuruluşları ve hatta işçi kuruluşları tarafından da sonuna kadar desteklenmesi gerekiyor. Peki niçin? Bu sorunun cevabını Cambridge Üniversitesi’nde çalışan Koreli iktisatçı Ha-Joon Chang’ın çevirmeni olduğum kitabı Sanayileşmenin Gizli Tarihi içinden birkaç paragrafı okuyarak vermeye çalışalım. *** “[Robinson Crusoe ve Moll Flanders gibi ünlü romanların da yazarı olan Daniel Defoe 1728’de yayınlanan İngiliz Ticaretinin Bir Planı adlı kitabında (bundan böyle kısaca ‘Bir Plan’ olarak anılacaktır.)] […] VII. Henry ve I. Elizabeth tarafından korumacılığın, sübvansiyonların, tekel haklarının dağıtımının, devlet destekli sınaî casusluğun ve devlet müdahalesinin diğer araçlarının; dönemin Avrupa’sında bilinen en yüksek teknolojiye sahip olan İngiliz yünlü kumaş endüstrisini geliştirmek için nasıl kullanıldığını anlatır. Tudor devrine kadar İngiltere, ithalatını finanse edebilmek için ham yün ihracatına dayanan, nisbeten geri kalmış bir ekonomiydi. Yünlü kumaş imalât sanayii Alçak Ülkeler’de (bugünkü Belçika ve Hollanda), özellikle de Flaman kentleri Bruges, Ghent ve Ypres’de yoğunlaşmıştı. İngiltere ham yünü ihraç ediyor ve makul bir kâr elde ediyordu. Fakat yünü elbiselere nasıl dönüştüreceklerini bilen diğer ülkeler çok daha büyük kârlar elde ediyorlardı. Bu başkalarının yapamadığı zor işleri yapabilenlerin daha çok kâr edebileceği bir rekabet yasasıydı ve VII. Henry’nin 15’inci yüzyılın sonunda değiştirmek istediği bir durumdu. “Defoe’ye göre, VII Henry yünlü kumaş imalâtına uygun yerlerin belirlenmesi için kraliyet memurlarını gönderdi. Kendisinden önceki kral III. Edward gibi Alçak Ülkeler’den beceri sahibi işçileri kaçırttı. VII. Henry ham maddenin yurt içinde ilâve işleme tâbi tutulmasını özendirmek için ham yün ihracatı üzerindeki vergiyi de yükseltti ve hatta geçici olarak ihracını yasakladı. 1489’da ilâve işlemeyi yurt içinde özendirmek için üretimi tamamlanmamış giyim eşyasının ihracını da yasakladı. Oğlu VIII. Henry aynı politikayı sürdürdü ve tamamlanmamış giyim eşyasının ihracını 1512’de, 1513’te ve 1536’da yasakladı. “Defoe’nin vurguladığı gibi VII. Henry’nin İngiliz imalâtçılarının Alçak Ülkeler’deki ileri rakiplerini nasıl hızla yakalayabilecekleri gibi kuruntuları yoktu. Kral, İngiliz sanayii işlenmesi gereken yünün miktarıyla baş edilebilecek ölçüde geliştiğinde, sadece ham yün üzerindeki vergileri artırdı. Henry daha sonra, İngiltere’nin ürettiği tüm yünü işleme kapasitesine sahip olmadığı açığa çıkınca koyduğu yasağı hızla geri çekti. Hakikâten, Bir Plan’a göre I. Elizabeth’in hükümdarlığının ortasına, 1578’e kadar; VII. Henry’nin 1489’da ‘ithal ikâmeci endüstrileşme’ politikasını başlatmasından yaklaşık 100 yıl sonra İngiltere, ham yün ihracını tamamıyla yasaklamaya yetecek büyüklükte üretim kapasitesine sahip oldu. Bununla birlikte, ihracat yasağının birkez konmasıyla Alçak Ülkeler’de hammaddeden yoksun kalan rakip imalâtçılar felâkete sürüklendiler. “VII. Henry tarafından uygulamaya sokulan ve kendisini izleyenler tarafından sürdürülen politikalar olmaksızın – bütünüyle imkânsız olmasa bile – İngiltere’nin bir hammadde ihracatçısından, Avrupa’nın o zamanki ölçülerinde, yüksek teknolojiye dayanan bir sınaî merkeze dönüşmesi çok zor olacaktı. Bu, sanayi devrimini besleyen çok büyük hammadde ve gıda ithalatını finanse eden ihracat kazançlarının büyük bölümünü sağladı. Bir Plan, kapitalizmin temel söylencesi olan, ‘İngiltere başarılı olmuştur çünkü diğer ülkelerden önce refaha giden doğru yolu – yani serbest piyasayı ve serbest ticareti – bulmuştur’ söylencesini paramparça etmiştir. “İktisat hocaları tarafından genellikle ‘rasyonel iktisadî adamın’ katıksız örneği olarak kullanılan Daniel Defoe’nin kurmaca kahramanı Robinson Crusoe, neoliberal serbest piyasacı iktisadın kahramanıdır. Bu iktisatçılar, Crusoe’nun yalnız yaşamasına rağmen her zaman ‘iktisadî’ kararlar vermek zorunda olduğunu ileri sürerler. Crusoe maddi tüketim ve boş zaman isteğini tatmin etmek için ne kadar çalışacağına karar vermek zorundadır. Rasyonel bir adam olarak amacına erişmek için kesinlikle asgari ölçüde çalışır. Varsayalım, Crusoe daha sonra yakın bir adada tek başına yaşayan başka bir adamla karşılaşsın. Bu iki adam birbirleriyle nasıl ticaret yapacaklardır? Serbest ticaret teorisi diyor ki bir piyasanın işe dâhil edilmesi, Crusoe’nun durumunun doğasını temelden değiştirmeyecektir. Hayat büyük ölçüde Crusoe’nun kendi ürünü ve komşusununki arasında bir değişim oranı belirlemeye ihtiyaç duymasına dair ilâve husus dışında eskisi gibi sürer. Rasyonel bir adam olarak Crusoe doğru kararlar vermeyi sürdürecektir. Serbest piyasacı iktisatçılara göre, bunun böyle olması tam olarak bizim serbest piyasaların işlemesinde Crusoe’ya benzememiz sebebiyledir. “Defoe’nin Plan’ının delillerle desteklediği iktisat bilimi türü Robinson Crusoe iktisadının tam tersidir. Bir Plan’da Defoe İngiliz yünlü kumaş imalâtını geliştiren şeyin serbest piyasa değil, devlet korumacılığı ve sübvansiyonlar olduğunu açıkça ortaya koyar. Ülkesinin etkin bir ham yün üreticisi olduğu ve böyle kalması gerektiğine dair piyasadan gelen sinyallere karşı çıkarak, VII. Henry bu tür hoşa gitmeyen gerçekleri kasten çarpıtmıştır. Böylelikle, İngiltere’yi nihayetinde önde gelen bir endüstriyel ülkeye dönüştüren süreci başlatmıştır. İktisadî kalkınma günlük yaşayan Robinson Crusoe gibi kişilerden daha ziyâde VII. Henry gibi geleceği inşa eden kişileri gerektirir.” *** Uzun lafın kısası: Yerli sanayii geliştirmek sözde ‘serbest piyasa’ yoluyla ‘kendiliğinden’ olacak iş değil. Bunun tarihteki yüzlerce örneğinden sonra, bizzat bugünün Çin’i tarafından izlenen politikalar tarafından bir kez daha önümüze konduğu tartışmasız bir gerçek. O halde Ankara Metrosu örneğindeki ‘yüzde 51’ şartının yerine getirilmesi sadece bu proje kapsamında değil, Türk sanayiinin geleceğinin şekillendirilmesi yönünde bir politika tercihinin belirginleştirilmesi bakımından büyük önem taşıyor. Dolayısıyla hem Türk sanayicilerin hem de hükümet ve bürokrasinin bu konuda ortak hareket etmesi gerekiyor; ki sadece Çinli CSR’ye değil tüm dünyaya ‘uyumadığımızı’ gösterebilelim.

8 Mart 2013 Cuma

Güven değer yaratır mı?

Bankacılık konusunda ders verirken öğrencilerime ya da dinleyicilerime ilk sorduğum soru şudur: “Bankacılık ne işidir?” Cevaplar neredeyse her zaman “Bankacılığın para işi olduğu” yönündedir. Bu cevabı yanlış saymasam da doğru cevap saymam. Bu defa dinleyiciler sorarlar: “O halde bankacılık ne işidir?” diye. Bunun üzerine kendilerine “Bankacılık bilgi işidir. Kredibilite bilgisi işidir. Kredibilitenin tahlili işidir. Çünkü bankacılık güven işidir” derim. Arkasından da kendilerine ‘güven’ kavramının ne kadar önemli olduğunu; Latince’de ‘cred’ kelimesinin ‘güven’ anlamına geldiğini, bugün pek çok başka dilde olduğu gibi Türkçe’de de kullanılan ‘kredi’ ve ‘kredibilite’ kelimelerinin ‘cred’ kelimesine dayandığını anlatırım. Kısacası ‘güven’ çok önemli bir kavramdır. Sadece bankacılıkta değil ticaretin her alanında çok büyük önem taşır. Üstelik bununla da sınırlı değildir güvenin önemi. Güven insanlar arası akla gelebilecek her türlü ilişkide emsalsiz bir öneme sahiptir. En kısa ve yalın tabirle güven ‘sözünü tutmaktır’. Bugün ekonomik sistemin işleyişinde ‘para’ diye bildiğimiz araç da ‘senet’ diye bildiğimiz araç da ve bunların benzerleri de işin özüne inildiğinde ‘söz vermekten’ başka bir şey değildir aslında. Dolayısıyla yazının başlığına dönersek eğer: Evet, güven değer yaratır! Güvensizlik ise potansiyel değer yaratma imkanlarını bitirir. Fransis Fukuyama geçtiğimiz dönemde “tarihin sonuna gelindiğini” ileri süren Japon asıllı bir Amerikalı akademisyendir. Bu düşüncesine katılmamakla birlikte Fukuyama’nın güven kavramı üzerindeki ilginç düşüncelerinin benim bu alandaki düşüncelerimin şekillenmesinde etkisi olduğunu inkâr edemem. Fukuyama toplumları ‘güven toplumları’ ve ‘güven toplumu olmayanlar’ gibi iki kaba grupta tasnif ediyor. Ona göre daha ziyade Kuzeyli toplumlar, örneğin Amerika Birleşik Devletleri, İngiltere ile Kanada, Avustralya ve Yeni Zelanda gibi anadili İngilizce olan diğer Anglosakson ülkeleri ve Almanya, Hollanda ile İskandinav ülkeleri gibi ülkeler ‘güven toplumları’ grubuna dâhillerken; Fransa, İtalya, İspanya gibi Akdeniz havzası ülkeleriyle Uzak Doğu ülkeleri ‘güven toplumu olmayanlar’ grubuna dâhiller. Fukuyama bu savını ispatlamak için bu ülkelerdeki sermaye birikim süreçlerini örnek gösteriyor ve güven toplumlarında çok ortaklı sermaye şirketlerinin çok eski tarihlerde kurulabildiğini, bu ülkelerde sermaye piyasalarının çok eski tarihlerden bu yana büyük gelişme gösterdiğini; buna karşılık karşı gruptaki ülkelerde büyük şirketlerin ya devlet eliyle kurulduğunu ya da büyük aile şirketleri biçiminde örgütlendiklerini ileri sürüyor. Örnek doğru mu? Her ne kadar ilk bakışta bütünüyle doğru görünse de bu tartışmalı bir konu tabii. Türkiye’nin durumu da Fukuyama tarafından özellikle ele alınmış olmasa da bu yaklaşıma paralel görünüyor. Ülkenin en büyük şirketleri ya zamanında devlet eliyle kurulmuş KİT (kamu iktisadi teşebbüsü veya teşekkülü) olarak hayatına başlamış kuruluşlar ya da aile şirketleri. Konunun örneklenmesine ilişkin olan bu yanı başka tartışmaları gerektirse de sanırım belirgin olan şu ki Türk toplumunu oluşturan bireyler birbirlerine yeterince güvenmiyorlar ya da güven vermiyorlar. Bu durumu kavramak için sadece ticari konular çevresinde dolanıp durmaya da gerek yok üstelik. Gündelik hayatımızın sağlayabileceği o kadar çok örnek var ki siz bu satırları okurken aklınıza onlarcasının geldiğini tahmin etmem zor değil. Trafikte araba kullanırken niçin bu kadar sinirleniyoruz sizce? Bizim kadar korna çalan kaç toplum var acaba – en azından sanayileşmiş Batı ülkelerinde? Bankalarda ve benzeri diğer kurum ve kuruluşlarda ‘kuyruk-matik’ de diyebileceğimiz ‘sıra numarası alma’ makinelerinin kullanımına kadar yaşananları hatırlar mısınız? Daha sıradan örnekleri dillendirmeme sanırım gerek kalmadı artık. Anlaşılan o ki biz maalesef bir güven toplumu değiliz ve bunun en büyük sakıncası da ‘organize’ olamamak biçiminde belirginleşiyor. İnsan toplumu değer yaratırken organize olmak zorunda. Dolayısıyla karşınızdakine güvenebilmeniz daha büyük değer yaratabilmeniz bakımından önem taşıyor. Biliyorum; bütün toplumlarda hakimler, avukatlar ve mahkemeler var. Eğer tüm insanlar sözlerini tutsalardı bu meslek gruplarına bu ölçüde ihtiyaç duyulmazdı. Zannediyorum bizde mahkemelere duyulan ihtiyaç – diyelim – sanayileşmiş Batılı ülkelerdekinden daha fazla. Bu süreçlerde harcanan zaman, yaratılamayan değer daha fazla. Bu kapsamda anayasa konusu da belki akla gelmesi gereken hususlardan. Malum; bizde anayasa tartışması hiç bitmemiştir. Oysa hep söylenir ya İngiltere’nin yazılı bir anayasası yoktur bile. Yaklaşık altı yıl yaşadığım İngiltere’de anayasa konusunun tartışıldığını hiç duymadım. Bizim sadece bu tartışmalar esnasında kaybettiğimiz zaman ve enerjinin boyutları üzerinde düşünmeyi size bırakıyorum. Ya da ‘Gözü dönüp eşini öldüren adam’ tiplemesinin bizim ülkemizde olduğu kadar; üstelik bu çağda, artık ‘tipik’ sayılabilecek bir düzeye eriştiği kaç medeni ülke var acaba? Bu adamlardaki güvensizlik kime peki? Eşlerine mi yoksa kendilerine mi? Bu da ayrı bir yazı konusu olabilir sanırım. Sadede gelelim: Güven değer yaratır! Hem de çok. Ve güven ‘ahlaka’ dayanır!

Nasıl zengin oluruz?

Ne istiyoruz? Zenginleşmek istiyoruz. Yeni teknolojilerin yardımıyla artan refahtan daha fazla pay almak istiyoruz. Dünyanın farklı kategorilere ayrılan ülke grupları arasında zengin ülkeler grubunda yer almak istiyoruz. Bundan daha doğal bir şey olmasına da imkân yok. Elin ‘gavuru’ bu kadar zengin, bu kadar güçlü bu kadar hâkimken kendi bulunduğumuz yeri beğenmiyor; çoğunlukla eski günlerimizi iç geçirerek yâd ediyoruz. Demek ki zenginleşmek kadar güçlenmek de istiyoruz. Biliyoruz ki zenginlik ve güç bir arada geliyor. Biliyoruz ki zenginler daha güçlüler. İki kıta arasındaki geçiş noktasında bulunan ve binlerce yıldır onlarca kavmin göçüne sahne olmuş, kendi döneminde buralardan haberdar herkesin ilgisi çekmiş ve çekmekte olan bu bereketli topraklar böylesine iştah kabartırken ve sürekli birilerinin kavga çıkarmak için fırsat kolladığı bir ortamda ne yaparız da zengin oluruz? Bütün bunları düşündükçe aklıma gelen ilk şey akıllı olmak gerektiği. Akıllı olmalıyız ve aklımızı doğru yerde kullanmalıyız. Bu devirde her devirde olduğu gibi bilginin para ettiği aşikâr. Bilginin ‘değer’ olduğunu, değeri insanın yarattığını biliyoruz. Değer yaratanın insan oluşu gibi ‘sorun’ yaratanın da insan olduğunu biliyoruz. Çoğu zaman yaşlanan Avrupa’nın yanı başındaki ülkemizde genç nüfusumuzla övünüyoruz. Sanki gençlik iyi beslenmedikçe, iyi eğitilmedikçe, değer üretmeye hazır hâle getirilmedikçe kendiliğinden kendi geleceğini inşa edebilirmiş gibi. Akıllı olmalıyız: Türk ulusunun binlerce yıldır bu topraklarda yaşayan onlarca halkın kültürel mirasına sahip olduğu gerçeğinden hareketle, barışın huzur ve zenginlik için ne kadar hayati olduğunu hiç unutmamalıyız. Akıllı olmalıyız: İyi yetişmiş insanların değer üreteceğini, zenginlik yaratacağını hep hatırda tutmalı; elimizdeki en büyük kaynak olan insan kaynağını yüksek niteliklerle donatarak gerçek bir kaynak hâline getirmenin seçeneksiz olduğunu iyi anlamalıyız. Akıllı olmalıyız: Tarihi iyi okumalı, anlamalı, okutmalı, anlatmalıyız. Hangi ülkelerin nasıl zengin olduklarını onların bize söylediklerine şüpheyle yaklaşarak yeniden araştırmalıyız. Akıllı olmalıyız: Bugünün dünyasında – her zaman da olduğu gibi zaten – daha büyük değer yaratan yetenekli insanların dünyanın belli bölgelerinde, belli kentlerinde toplandıklarını görmeliyiz. Bazılarının “yaratıcı sınıf” sıfatıyla tanımladıkları bu insanların niçin oralarda toplandıklarını; yaşamak için niçin o kentleri ya da ülkeleri tercih ettiklerini anlamalıyız. Sonra da kendimize şu soruyu sormalıyız: Aralarında Türkiye’nin bulunduğu bazı ülkeler o ülkelere ya da kentlere en iyi yetişmiş insanlarını neden kaptırıyorlar? Beyin göçü denilen olgu niçin bizim aleyhimize işliyor? Yetenekli insanları ya da bir başka tabirle ‘yaratıcı sınıfı’ çekmek için biz neler yapabiliriz? Akıllı olmalıyız: “En hakiki mürşitin ilim ve fen olduğunu” hep akılda tutmalı ve ‘acaba Atatürk neden böyle söylemiş’ diye düşünmeliyiz. Akıllı olmalıyız: Aptalca sorulara zekice cevaplar üretmeye çalışmak yerine zekice sorular sormalı; aptalca sorularla ve aptalca cevaplarla zaman kaybetmemeliyiz. Akıllı olmalıyız: Elimizde ne var ne yok bilmeliyiz. Topraklarımızın altında ve üstünde değer ve refah yaratabilecek ne varsa bilmeliyiz ve bunları kullanmak konusunda çok hassas olmalıyız. Akıllı olmalıyız: Zenginlik ve refah üretirken en kıt bulunan şeyin (‘üretim faktörü’ demeli belki) ‘iyi yönetim’ olduğunu hep akılda tutmalıyız. İyi yöneticiler aramalıyız. İyi yöneticiler yetiştirmeliyiz. İyi yöneticilerle çalışmalıyız. Doğru kararların sağlayabileceği yararlar ile yanlış kararların verebileceği zararları gözden geçirmeli; yanlış kararların getireceği en büyük kaybın telafisi imkânsız olan zaman kaybı olacağını asla unutmamalıyız. Kısacası, kötü yönetimin maliyetinin çok ağır olacağını hep hatırlamalıyız. Akıllı olmalıyız: Eleştirel düşünmeliyiz. Sorgulamalıyız. Dünyanın zengin ülkelerini örnek almalı; onların nasıl zenginleştiklerini sorgulamalı; hatalarından ders almalı, tecrübelerinden yararlanmalıyız. Zengin olmak için, daha iyi yaşamak için, huzur için, barış için sadece akıllı olmalıyız!

Yeniden ‘Ulusal İhracat Kredi Kurumları’

Küresel ekonomik kriz hem gelişmiş hem de gelişmekte olan ülkelerin gayri safi milli hasılalarında belirgin düşüşlere yol açmış; buna bağlı olarak uluslararası ticaret hacmi belirgin biçimde daralmıştır. Bu durumun en önemli sebebi kriz koşulları sebebiyle küresel talepteki daralmadır. Bu noktada talebin alım gücü ile beslenmesi ve ticaretin finansmanı konusu gündeme girmektedir. Finansal krizi tetikleyen banka ve diğer finansal kuruluşlarının iflaslarının yarattığı güven bunalımı uluslararası ticaretin finansmanında kullanılan kaynakları kısıtlamıştır. Kriz dönemlerinde uluslararası ticaretin finansmanı zorlaşmaktadır. Bunun en önemli sebebi, krizin kredi riskindeki artış algısını güçlendirmesi ve ticaretin tarafları arasındaki güven ilişkisinin tesisini ya da sürdürülmesini zorlaştırmasıdır. Bu çerçevede kriz dönemlerinde ticari işlemlerin finansmanı daha kısıtlı olmakta ve ayrıca finansman maliyeti – artan risk sebebiyle – ciddi ölçüde yükselmektedir. Finansman maliyetlerindeki yükseliş; ekonomik faaliyetlerin tüm taraflarında temerrüt riskinin (borç yükümlüklerinin zamanında ve tam olarak yerine getirilememesi) arttığı yönündeki algı değişikliğine, borçlanma süreçlerinde kullanılan teminat unsurlarının fiyatlarındaki ciddî düşüşlere ve bu hususlarla bağlantılı olarak bankaların ve diğer finansal kuruluşların finansman maliyetlerinin yükselmesine dayanmaktadır. Ayrıca, başta ABD ve AB’nin önde gelen ülkelerinden başlayarak pek çok ülkede zor duruma düşen bankaların kamu kaynakları kullanılarak kurtarılması, uluslararası ticaretin finansmanında kullanılan kaynakların daralmasının ve ticaret finansmanının pahalılaşarak zorlaşmasının bir başka etkenidir. Bilindiği gibi likidite daralması (finansman kaynaklarının azalması) faiz oranlarını yükseltmekte ve finansman maliyetini artırmaktadır. Faiz hadlerindeki genel yükşeliş uluslararası ticaretten kaynaklanan alacakların finansmanının da pahalılanmasıyla sonuçlanmaktadır. Risk algısındaki negatif değişme bankaların firmalara kredi kullandırırken seçiciliğini artırmıştır. Kaldı ki küresel kriz bankalar arasındaki kredilendirme işlemlerinde dahi bir güven bunalımı yaratmıştır. Güçlenen güvensizlik ve faiz hadlerindeki genel yükseliş uluslararası ticarette satıcı firmaların vadeli (kredili) satışlarda daha çekingen davranmalarına ve daha yüksek oranlarda vade farkı istemelerine sebep olmaktadır. Dolayısıyla, güven bunalımı sadece finansal kurumların (bankaların) birbirlerini kredilendirirken ya da firmaları kredilendirirken çekingen davranmalarıyla sonuçlanmamakta; bunlara ek olarak, vadeli ticarette reel sektör firmaları da birbirlerini kredilendirmekte çekingenleşmekte ve satışlarını peşin ödeme veya akreditif gibi yöntemlere dayandırmaya temayül etmektedirler. Bu davranış tarzı temerrüt tecrübelerinin sıklaştığı dönemlerde doğal olarak özellikle yaygınlaşmaktadır. Sonuçta uluslararası ticaretin zorlaşması sonraki aşamada, kendileri doğrudan ihracat ya da ithalat yapmayan firmaların faaliyetlerini dahi daraltıcı etkiler yaratmakta ve finansal krizler kendi kendini besleyen döngüsel süreçleri başlatmaktadır. Kısacası, dünya ticaretindeki daralma şarşırtıcı değildir ve bu durumun en önemli sebeplerinden biri uluslararası ticaretin finansmanındaki daralmadır. Öte yandan, uluslararası tedarik zincirlerinin geçmişe kıyasla çok büyük ağırlık kazanması uluslararası ticaretin kesintisiz işleyebilmesi bakımında ticaretin finansmanın önemini de artırmıştır. Üretim sistemlerinin geldiği aşamada, her ölçekteki firma ihracatçı ya da ithalatçı konumunda başka ülkelerdeki firmalarla ilişki içindedir. Örneğin Türkiye’nin ithalatının çok önemli bir kısmının aramal ya da yatırım malı ithalatından kaynaklanmaktadır ve ülkenin ihracatı ancak bu malların ithalatı ile sürdürülebilmektedir. Eğer ihracatçılar ve ithalatçılar güvensizlik veya alım gücü yetersizliği gibi sebeplerle birbirleriyle ticaret yapmıyor ya da yapamıyorlarsa uluslararası ticaretin artması beklenemez. Benzer şekilde bankalar, risk algılarındaki güçlenme sebebiyle kredi vermekte isteksiz davranıyorlarsa, borç verilebilecek fonların bollaştırılması dahi toplam kredi tutarını arttıramayacak ve ticaret hacmini genişletemeyecektir. Bununla birlikte, ticaretin finansmanında esas sorunun sadece finansman bulmaktan öte ‘katlanılabilir’ maliyet düzeylerinde finansman bulmak olduğu vurgulanmalıdır. Dolayısıyla, sadece ticaretin finansmanı için ihtiyaç duyulan fonların miktarına odaklanan bir yaklaşımın da başarı şansı düşüktür. Yukarıda özetlenen şartlar altında küresel kriz, devlet müdahalesinin ve bütçe kaynaklarının kullanımı yoluyla piyasalarda ‘alım gücü yaratılmasının’ özellikle daralma dönemlerinde ne kadar önemli olduğunu bir kez daha gündeme getirmiştir. Ekonomik krizin etkileri altında ulusal ekonomilere devlet müdahalesinin arttığı görülmektedir ve krizin sonlanmasından sonra da çeşitli ülkelerde ulusal düzeyde daha müdahaleci ekonomi politikalarının izlenmesi beklenmektedir. Küresel krizle birlikte ekonomik milliyetçilik görece yükselmiştir ve bu durumun kriz sonrasında da etkilerini sürdürmesi şaşırtıcı olmayacaktır. Sanayileşmiş ülkelerdeki özel sermayeli finansal kuruluşların yaşadıkları olumsuz tecrübeler (örneğin iflaslar ya da kamusal kaynaklarla iflasların engellenmesi), uluslararası ticaretin finansmanında kamusal sermayeli finansal kuruluşların özellikle de resmi ihracat kredi kurumlarının önemini arttırmaktadır. Bu kurumların geleneksel rolü yukarıda özetlenen sıkıntıların aşılmasına katkı sağlamak bakımından ticareti ve doğrudan dış yatırımları desteklemek ve kolaylaştırmaktır. Başka bir ifadeyle, ticaret ve finansmanda güven sorununun aşılması, ticareti daraltan ve buna bağlı olarak ekonomiyi küçülten etkilerin sınırlandırılabilmesi bakımında resmi ihracat kredi kurumları ‘yeniden’ büyük önem kazanmışlardır. Bu doğrultuda, piyasalardaki güvensizliği gidermek bakımından kamusal otoritelerin direktifleriyle resmi ihracat kredi kurumları aracılığıyla ihracat kredi sigortası ve doğrudan dış yatırım sigortası başta olma üzere, çeşitli kredi, garanti ve sigorta programlarının kullanımının yaygınlaştırılması gerekli görülmektedir. İhracat kredi kurumları dünyada ilk kez Birinci Dünya Savaşı’nı izleyen ekonomik çöküş döneminde Avrupa ülkelerinde ortaya çıkmışlardır. Dünyadaki ilk ihracat kredi kurumu İngiltere’de 1919’da kurulan ECGD’dir (Export Credit Guarantee Department). Bu kurumların amacı başlangıçtan beri kendi ülkelerinde yerleşik firmaların ihracatlarını ya da doğrudan dış yatırımlarını desteklemektir. Böylelikle kendi ülkelerinin dış ticaret ve cari işlemler dengelerine katkı sağlamış olmaktadırlar. Bu kuruluşlar esas itibarıyla, kendi faaliyet alanlarındaki piyasa aksaklıklarını gidermeyi hedeflemektedirler. Burada ‘piyasa aksaklığı’ kavramıyla, üstlenilmesi gereken riskin çok yüksek olması veya iş hacminin çok küçük olması sebebiyle özel sektör firmalarının girmekten kaçındıkları sigortalama veya kredilendirme işlemlerininin normal piyasa koşulları altında – kolaylıkla – yapılamamasına işaret edilmektedir. Dolayısıyla, resmi ihracat kredi kurumları ilk ortaya çıktıkları dönemden bu yana kendi faaliyet alanlarındaki özel sektör firmalarına rakip rolünü değil de tersine bu firmaların açıkta bıraktıkları faaliyet aralıklarını tamamlayan kuruluşlar rolünü benimsemişlerdir. Bu kurumların temel amacı piyasa koşullarında faaliyet gösteren özel sektör kontrolündeki finansal kuruluşların giremediği ölçüde riskli işlemlerini yapılabilmesini sağlayarak, kendi ülkelerinin ihracatını ve doğrudan dış yatırımlarını desteklemek yoluyla ülkelerinin dış ticaret ve genel olarak ödemeler dengesine katkı sağlamaktır. İhracat kredi kurumları kendi ülkelerinin ihracatını ve dış yatırımlarını kendi ülkelerinin firmaların lehine kredi, garanti ve sigorta imkânları sunarak desteklerler. Farklı yapılarda örgütlenen ihracat kredi kurumlarından bazıları sadece sigorta ve garanti gibi gayrinakdî finansman araçlarına yoğunlaşmakta bazıları ise Eximbanklar biçiminde örgütlenerek nakdî ve gayrinakdî enstrümanları birlikte kullanırlar. Bu işlemlerde kullanılacak finansal kaynaklar da hem kendi ülkelerinin devlet bütçesinden hem de piyasa koşullarında yerli ya da yabancı kaynaklardan borçlanmak suretiyle temin edilirler. Fakat bu kurumların sağladıkları hizmetlerin özünde doğrudan doğruya finansman kaynağı olmanın ötesinde bir ‘enformasyon kaynağı’ olmaları bulunmaktadır. Başka bir ifadeyle bu kurumlar ihracatçılar, yatırımcılara ve dış ticaret ya da yatırım faaliyetlerine finansman sağlayan bankalara yurt dışındaki alıcılara ya da borçlulara ilişkin enformasyon ve teknik destek de sağlarlar. Kısacası ihracat kredi kurumları üstlendikleri fonksiyonun esası dikkate alındığında dış ticaret ve dış yatırımlarla bağlantılı olarak maruz kalınan kısa, orta ve uzun vadeli risklerin en iyi biçimde yönetimine katkı sağlarlar; en azından kendilerinden beklenen temel işlev budur. Yukarıda da ifade ettiğim gibi küresel kriz, devlet müdahalesinin ve bütçe kaynaklarının kullanımı yoluyla piyasalarda ‘alım gücü yaratılmasının’ ne kadar önemli olduğunu bir kez daha gündeme getirmiştir. Ayrıca bu dönemde ‘kredi riskinin yönetimi’ ‘eski güzel günlerde’ olduğundan çok daha güç hâle gelmiştir. Dolayısıyla bu şartlar altında, uluslararası ticaretin finansmanında kamusal sermayeli resmi ihracat kredi kurumlarının önemli rolü yeniden belirginleşmektedir.

8 Ocak 2013 Salı

Değişim üzerine

Her şey değişiyor.  Değişmeyen ne var? Hiçbir şey! Dünya değişiyor. Dünya hem kendi kendine değişiyor hem de onu insanoğlu değiştiriyor. Depremler oluyor. Yer kayıyor. Yerkürenin yüzeyi değişiyor. Denizlerin tabanı değişiyor. İnsan kazıyor, yarıyor, tüketiyor, kirletiyor. Atmosfer değişiyor.

Dünyanın içinde yol aldığı evren de değişiyor. On beş milyar yıl öncesinde gerçekleşen Büyük Patlama’dan bu yana evrenin büyüdüğü söyleniyor. Yaşlı dünyamız evrenin içindeki binlerce galaksiden birinin içinde sıradan bir yıldız olan güneşin etrafında dönüyor. Güneş de kendi etrafında dönüyor; başka yıldızların etrafında da dönüyor tabii. Bir bakıma evrenin kenar mahallelerinden birinde yerleşik olan güneş de gün gelecek sönecek. Dünya kararacak.

Zaman ilerliyor. Mevsimler birbirini izliyor. Şimdi kış. Ocağın ikinci haftası. Yağmur ve kar. Sonra bahar. Ardından güneş toprağın nemini alacak. Sonra yaz ve sonbahar gelecek. Şimdi ağaçlar kuru; yapraklar kuru. Döküldüler. Rüzgâr döktü çoğunu. Fakat mevsim değiştiğinde tomurcuklar açacak yeniden. Yapraklar çıkacak önce; sonra yeniden kurumayı bekleyerek.

Biz, insanlar da farklı değiliz. Değişiyoruz. Her anlamda değişiyoruz. Ana rahmine düştüğümüzde sadece iki hücrenin birleşmesiyle hayata başlıyoruz. Sonra gün geçmiyor ki değişmeyelim. Önce cenin, sonra fetüs, sonra bebek oluyoruz. Sonra çocuk, genç ve yetişkin. Her geçen an bedenimiz değişiyor. Duygularımız değişiyor. Düşüncelerimiz değişiyor. Algılarımız değişiyor. Her geçen gün ölüme biraz daha yaklaşıyoruz. Ölü beden başka hayatlara kaynaklık ediyor. Bedenimiz toprağa karışıyor. Başka canlara besin oluyor. Böceklere… Ağaçlara… Otlara besin oluyor bedenimiz. Bir kelebeğinkiyle kıyaslandığında sanki asırlarca yaşıyor gibiyiz ama ömrümüz o kadar kısa ki!

Yaş ilerledikçe yaşlandığımızı söylüyoruz çevremizdeki insanlara. Bu biraz üzüntü biraz da şikâyetin ifadesi. Oysa yaşlanmak ne güzel şey! Çünkü sadece yaşayan yaşlanıyor. Ölüm yaşamın kaçınılmaz sonu. Ölüm doğum kadar doğal ve sıradan. Eğer ölümlü olmasaydı, insan insan olabilir miydi? İnsanı insan yapan biraz da ölümlü olması; öyle değil mi?

Yaşam genellikle kendi gündelik seyri içinde akıp gider. Gündelik hayatın içinde esas önem taşıyan ‘şimdiki zaman’dır. Bugündür. Hatta bu andır. Geçmiş ya da gelecek gündelik akışta – hele akış da hızlıysa – hatırımıza gelmez bile. Aslında şimdiye odaklanmak çoğu zaman iyidir. Şimdiye odaklandığımızda değişimi de çok fazla sorgulamayız. Bu sebeple çocukların ne kadar hızlı büyüdüklerini, ne kadar çok değiştiklerini onları aralıklarla görenler daha iyi anlar. Fakat bazen düşüncelere dalarız ve geçmişi ya da geleceği, sıklıkla düşündüğümüzden daha çok düşünürüz. İşte öyle zamanlarda kendimizi biraz daha iyi tanırız. Kendimizi tanımak; kendimizi bilmek!

Kendimizi evrenin merkezinde görürüz çoğu zaman. Galileo’ya kadar kendini evrenin merkezinde gören insanoğlu (en azından bazıları), bunun doğru olmadığını kabullenmekte ne kadar zorlanmış. Evrenin merkezinde değil de kenar mahallelerden birindeki sıradan bir yıldızın çevresinde dönüp duran küçücük ve sıradan bir gezegenin üstündeki minicik bir varlık olan insan, sanırım, sarsılmış sıradanlığını fark ettiğinde.

İnsanlığın tecrübesinde olduğu gibi birey olarak da aynı travmayı yaşayabiliyoruz. Çocukken kardeşlerimiz, akranlarımız aramıza katıldığında her şeyin merkezinde olmadığımızı yavaş yavaş anlamaya başlıyoruz. Değişiyoruz. Evriliyoruz. Bedenimizin değişmesi gibi duygularımız ve düşüncelerimiz de değişiyor. Hatta belki kişiliğimiz de. Bizi biz yapan da değişimin ta kendisi bence. Değiştikçe bazı şeyleri daha iyi anlayabiliyoruz.

Atalarımızın geçmişi; insanoğlunun atalarının geçmişi yani, milyonlarca yıl öncesine gidiyor. En önemli atamız homo erectus diye adlandırılan dik insan. İki milyon yıl önce iki ayağının üzerinde durmaya başlayan homo erectus’tan bu yana çok değiştik. Önce homo sapien olduk yani akıllı insan. Sonra daha da akıllandık ve homo sapien sapien olduk. Yani akıllı akıllı insan. Bugün homo sapien sapieniz güya ama bence daha alacak çok yolumuz var. Daha çok değişmemiz, evrilmemiz gerekiyor. Değişmeliyiz ama gelişerek değişmeliyiz.

Evriliyoruz. Değişiyoruz. Bu topraklar, üzerinde onlarca uygarlığın yeşerdiği ve yok olup gittiği topraklar. İki milyon sekiz yüz bin yıl önce ilk insanlar Afrika’da ortaya çıktıktan sonra; Anadolu’ya gelenler, insanlık âleminin en hızlı değişenleri olmuşlar. İlginçtir: Atalarımız iki milyon sekiz yüz bin yıl önce ortaya çıktıkları hâlde son on bin yıla kadar değişim görece yavaşça yürümüş. Son on bin yıl; hatta son beş bin yıl çok hızlanmış değişimimiz. Son iki yüz elli yılı düşünelim birlikte: Değişim özellikle teknolojik anlamda nasıl inanılmaz ölçülere ulaşmış, değil mi?

Fakat yaşadıklarımdan ve okuduklarımdan anladığım bir şey var ki zaman zaman değişim ileriye değil geriye doğru da olabiliyor. Belki yeniden iki yerine dört ayak kullanmaya kalkışacak kadar değil. Fakat özellikle aklımızı kullanma konusunda geriye doğru gidebiliyoruz bazen. Örneğin ‘akıl tutulmaları’ yaşanabiliyor. İçinde bulunduğumuz çağda ‘akıl tutulması’ kavramını sıkı sık düşünmek zorunda hissediyorum kendimi.

İnsanın insana zulmü hâlâ bitmiş değil örneğin. Savaşlar hâlâ tatsız bir dünya gerçeği. Hâlâ ilkel zamanlarımızdaki özelliklerimizi içimizde barındırıyoruz. Güya akıllıyız fakat, aklımızı ne için ve ne kadar kullanıyoruz; bu şüpheli.

Bütün bunlar üzerinde çok uzun süre konuşulabilecek kadar karmaşık konular. Fakat son derece basit bir kavram gibi görünen ‘değişim’ konusu bende bütün bu düşünceleri uyandırıyor. Örneğin, toplumların değişimi de aklıma gelen hususlardan bir tanesi…

Kişiler gibi toplumlar da değişiyor. Bu, kimi zaman yavaş, kimi zaman hızlı oluyor. Daha önce de söyledim ya; bireylerde olduğu gibi gündelik hayatın akışı içinde toplumlar da değişimi çoğunlukla iyi algılayamayabiliyorlar. Aslında bazen sonradan ‘tarihî kırılma dönemi’ diye anılan dönemlerde bile böyle oluyor bu. Olayların üzerinden on yıllar, yüz yıllar geçtikten sonra, kendi zamanında son derece sıradan görünen bir dizi değişimin nasıl kırılmalara yol açtığı daha bir belirginleşiyor.

Kısacası bence dünya tarihi, uygarlık tarihi, insanlık tarihi, ne derseniz deyin ya da meselâ bir ülkenin, bir toplumun tarihi aslında ‘değişimin tarihi’dir!

Üstelik değişmek de iyi bir şey bence. En azından bazı durumlarda. En azından bazıları için. Fakat değişmek bu kadar kaçınılmaz olmasaydı bile ben değişmeyi tercih ederdim. Bence insan değişmeyi kendisi istemeli. İyiye doğru değişmeyi, gelişmeyi istemeli. Gelişmek, bugün olduğunuzdan daha öteye geçmek demek; daha ileriye gitmek demek. Ben şahsen değişmek, gelişmek istiyorum. Daha gelişmiş bir insan olmak istiyorum. Meselâ kendimi daha iyi tanımak istiyorum. Hayatın anlamını kavramak istiyorum. Hakikati arıyorum. Siz hakikati buldunuz mu bilmiyorum; ben hâlâ arıyorum. Daha yolun en başında olduğumu hissediyorum. Herhalde ölünceye kadar da sürecek bu arayışım.

Diyebilirsiniz ki “Değişim konusunu konuşurken hakikat kavramı üzerinde durmanın ne gereği var?” Bence var. En azından bunların ilişkili konular olduklarını düşünüyorum. Örneğin, şu soruları sormam lazım. Hakikat de zamanla değişebilir mi; ya da kişiye göre değişebilir mi mesela? Yoksa hakikat zamandan, mekândan, kişilerden bağımsız ‘mutlak’ mıdır?

Aklımız bize tanrının verdiği en önemli niteliğimiz. Bizi diğer bütün canlılardan ayıran özelliğimiz akıl. Aklım bana ‘kayıtsız şartsız’ kabul edebileceğim herhangi bir doğru olamayacağını söylüyor. Biraz önce değişimle hakikatin ne ilgisi olduğunu tartışırken söylemeye çalıştığım asıl buydu işte. Burada ilk akla gelen sorulardan biri, kişinin “dogmalar karşısındaki tutumunun ne olduğu”, değil mi? Öyleyse dogma ne? Doğruluğu tartışılmaksızın kabul edilen, asla eleştirilemeyen, her şart altında kesin ve değişmez sayılan görüştür dogma. Dogma olan görüş akıl süzgecinden geçirilmez. Dogma olan görüş mutlak olarak doğrudur. Dogma olan görüş tartışılamaz, eleştirilemez, yargılanamaz ve asla değişmez. Hep aynıdır! Eğer herhangi bir görüşe burada belirttiğim biçimde yaklaşılıyorsa o görüş dogmadır. Öyleyse değişime bakışımızla dogmalara yaklaşımımız arasında da bir bağ olsa gerek.

14 Şubat 2012 Salı

Sanayileşmenin Gizli Tarihi

Dünya ekonomisi, tarihi bir kırılma döneminden geçiyor. Sanayileşmiş ülkeler belki de daha önce benzeri görülmemiş bir sarsıntı içinde kendi çıkış yollarını bulmaya çalışırlarken, konuyla ilgilenenlerin tümü için iktisat tarihi okumak son derece faydalı olabilir. İktisat tarihi sadece iktisat öğrencilerini değil ekonomik sistemin işleyişinde rolü olan herkesi; elbette iş adamlarını ve profesyonel yöneticileri de yakından ilgilendiriyor. En azından, ilgilendirmeli! İlgilendirmeli çünkü, iktisat tarihinin karanlık dehlizlerinde bugüne ışık tutabilecek ve yarın için gerçekçi bir vizyon oluşturulmasına katkı sağlayabilecek yığınla ders var. Türkiye bir yandan küresel krizin etkilerini asgariye indirebilmek için gayret gösterirken, bir yandan da sonraki aşamada öne geçebilmek, atılım yapabilmek için ne yapabileceğini tartışıyor. Örneğin, yerli otomobil veya girdi tedarik sistemi projeleri bunlardan ilk akla gelen ikisi. Girdi temininde dışa bağımlılığın aşılması, kronikleşen cari açık sorunun çözümü için şart. Yerli otomobil üretimi ise bir bakıma Türkiye ekonomisindeki yapısal dönüşüm kaygısının sembolü olarak kamuoyunun gündeminde. İşte bütün bu konular ele alınırken başkalarının tecrübelerinden yararlanmak hayatiyet kazanıyor. Pekâlâ, başkalarının tecrübelerine dair bilmemiz gereken nedir o hâlde? Bu önemli soruya cevap arayan başkaları da var. Örneğin, Cambridge Üniversitesi Ekonomi Fakültesi’nden Koreli kalkınma iktisatçısı Doçent Dr. Ha-Joon Chang. Ha-Joon Chang son yirmi beş yılını sanayileşme, kalkınma ve küreselleşme konuları üzerinde ders vererek ve yazarak harcamış bir akademisyen. Bu konular üzerinde düzinelerce makalesi ve on üç kitabı bulunan Dr. Chang’ı uzun bir süredir şahsen tanıyorum. Ha-Joon’un yıllar önce İngilizce aslını okuduğum orijinal adı Bad Samaritans, yani ‘Kötü Samiriyeliler’ olan kitabı, sanayileşerek kalkınmak isteyen gelişmekte olan ülkeler için ufuk açıcı nitelikte. Bu kitabı İngilizce aslına erişimi olmayanların da okuyabilmesi için – yığınla meşguliyetimin arasında – Sanayileşmenin Gizli Tarihi adı altında Türkçe’ye çevirdim. Çeviri Epos Yayınları tarafından yayınladı. Sanayileşmenin Gizli Tarihi’ni sanayicilerin, özellikle de OSTİM’deki gibi son derece sınırlı kaynaklarına rağmen çok büyük işleri başarma azmine sahip küçük ve orta ölçekli işletmelerin başındaki girişimcilerin ve yöneticilerin mutlaka okumaları gerektiğini düşünüyorum. Chang kitabında, kendi tabiriyle Kötü Samiriyeliler’in, yani zengin Batılı ülkelerin ve Güney Doğu Asya’dan Japonya, Singapur, Hong Kong ile Kore’nin nasıl sanayileştiklerini bütün cepheleriyle ortaya koyuyor. Hem de bu konuda doğru olmadığı hâlde doğruymuşcasına ve sıklıkla tekrarlanan hususları tüm çıplaklığıyla deşifre ederek. Bunu yaparken öylesine çarpıcı ve ikna edici argümanlar ileri sürüyor ki okuyucu ‘safsata’nın nasıl ‘gerçek’mişçesine sunulduğunu gördüğünde hayrete düşüyor. Kitap özellikle devletin ekonomideki rolünün yeniden sorgulanması için çok yararlı örnekler sunuyor. Örneğin, Türkiye’de yerli bir otomobil üretimi tartışılırken Japonya’nın Toyota ve Kore’nin Hyundai konusundaki tecrübeleri son derece öğretici. Toyota’nın, Hyundai’nin veya Nokia’nın adlarının anıldığı paragraflarda zengin ülkeler grubuna geç katılan ülkelerin sanayileşmeyi aslında büyük ölçüde devletin türlü biçimlerdeki desteğiyle başardıklarını görüyorsunuz. İngiltere’nin, Fransa’nın, Almanya’nın veya eski bir İngiliz sömürgesi olan Amerika Birleşik Devletleri’nin sanayileşme süreci de kitapta ayrıntısıyla anlatılıyor. ‘Bebek endüstrilerin korunması’ tezinin gerçekteki mucidi Alexander Hamilton tarafından uygulamaya konulan politikaların modern ABD’nin yaratılmasındaki rolünü öğrenince sarsılıyorsunuz. Kendileri ‘korumacı’ politikalar vasıtasıyla zenginleşenlerin şimdi gelişmekte olan ülkelere ‘serbest ticaret’ methiyesi düzdüklerini anlayınca samimiyetlerinden şüphe ediyorsunuz. Bu sayfalarda daha önce de yazdığım gibi mevcut kriz, günümüzde gelişmekte olan ülkelere akıl hocalığı yapmayı seven sanayileşmiş ülkelerin, kendi menfaatleri söz konusu olduğunda başkalarına önerdiklerinden çok farklı politikalar uyguladıklarını gösteriyor. O hâlde, sanayileşme politikamızı şekillendirirken sanayileşmiş ülkelerin tarihsel süreç içerisinde kendi sanayileşme politikalarını nasıl şekillendirdiklerini kılı kırk yararak incelememiz gerekiyor; doğruyla yalanı, propagandayla bilimi ayırt ederek tabii. Son olarak not etmek istediğim husus şu: Türkçe baskıya bir önsöz yazıp yazamayacağını sorduğumda Ha-Joon bana “Türkiye hakkında pek az bilgisi olduğunu” söyledi. Oysa metinde Türkiye’nin adı sadece birkaç kere geçtiği hâlde bu kitabın Türkiye hakkında yazıldığını düşünmemek neredeyse imkânsız! Emin Akçaoğlu emin.akcaoglu@ieu.edu.tr Bu yazı Dünya Gazetesi’nin eki olarak dağıtılan OSTİM Organize Sanayi Gazetesi’nin Şubat 2012 sayısında yayınlanmıştır.