28 Temmuz 2011 Perşembe

Dış ticaret cephesinde durum

Türkiye’nin ihracatı hızla artıyor. 1990’da yaklaşık 13 milyar dolar düzeyinde olan toplam ihracat 2010’da 120 milyar doları aşmış durumda. Bu iyi haber. Kötü haber ise ithalatın daha da hızlı artıyor oluşu. Toplam ithalat 1990’da 22,4 milyar dolarken dış ticaret açığı yaklaşık 9,5 milyar dolardı. 2010’da ise ithalat 177,3 milyara ve dış ticaret açığı 56,5 milyar dolara erişti. Aynı trend 2011’in ilk beş ayında da sürdü. Mayıs sonu itibarıyla 57,3 milyar dolarlık ihracata karşı 94,3 milyar dolar ithalat yapılması sebebiyle 37 milyar dolarlık dış ticaret açığı verdik. Merkez Bankası tarafından açıklanan ödemeler dengesi verilerine göre, geçen yılın (2010) ilk 5 ayında 16,8 milyar dolar düzeyinde olan cari işlemler açığı bu yıl aynı dönemde 37,3 milyar dolara ulaştı.

Türkiye ekonomisinin 2010 yılında %8,9 oranında büyüdüğü dikkate alındığında, ithalattaki bu artış şaşırtıcı değil. Çünkü yıllar itibarıyla Türkiye ekonomisinin büyüme oranlarıyla ithalat ve ihracat düzeyleri arasında dikkat çekici bir paralellik mevcut. Hatırlanacaktır; küresel krizin etkisiyle 2009 yılında ekonomimiz %4,8 küçüldüğünde, ithalat ve ihracatımız da bir önceki yıla kıyasla ciddi oranlarda (sırasıyla yaklaşık %30 ve % 23) azalmış ve dış ticaret açığımız 24,9 milyar dolarla son yılların en küçüğü olmuştu.

Türkiye ekonomisinin işleyişi büyük ölçüde ithal girdi kullanımına dayanıyor. Örneğin, 2010 yılında ara malı ithalatı toplam ithalatın %71’ini, enerji dışı ara malı ithalatı ise %64’ünü oluşturuyordu. Dış ticaret açığındaki giderek artan büyümenin bu yapısal soruna dayandığı dikkate alındığında, yapılması gerekenin Türkiye’nin hem enerji de hem de enerji dışındaki ara mallarında dışa bağımlılığının azaltılması olduğu görülüyor. Aksi hâlde bu durumun sürmesi kaçınılmaz olduğu gibi, sık sık gündeme gelen cari işlemler açığı kaygısının bertarafı mümkün değildir. İşaret edilen sorunun çözümü ise uzun vadeli bir perspektifi gerektiriyor.

Belki bu aşamada kur hareketlerine de bakmakta fayda var. Çünkü çok uzun bir süre Türk Lirası’nın yabancı paralar karşısında ‘aşırı değerlenmiş’ olduğu iddia edilirken yaklaşık son bir yıldır kurlar TL’nin aleyhine değişiyor. Kasım 2010’a göre dolar ve eurodan oluşan döviz sepeti TL karşısında yaklaşık %25 oranında değerlenmiş durumda. Bir görüşe göre bu cari açık kaygısının yatırımcıları dövize yöneltmesinden kaynaklanıyor. Bir başka görüş ise, Merkez Bankası’nın (hükümetin) bir süre önce borçlanmayı zorlaştırmaya dönük politikalar üzerinden ithalatı kısmaya çalışmasının beklenen sonucu vermemesi sebebiyle, bu kez döviz kurları üzerinden aynı sonuca ulaşma çabasına işaret ediyor. Öyle ya da böyle, büyüyen cari açık ve yükselen kurlar arasında yakın bir ilişki bulunduğu şüphesiz.

Peki ithalatın nesi kötü? Genellikle ihracat övülürken ithalat yerilir. Oysa, herşeyden evvel şunu not etmek gerekiyor: İşin özüne bakıldığında ithalat artışı refah artışı demektir. Çünkü kullanımınızdaki malların ya da hizmetlerin çokluğu refahınızı artırır. Bu, çarşıya çıkıp istediğiniz herşeyi alabilmekten farksızdır. O hâlde esas konu satın almanın ya da ‘ithalatın nasıl finanse edildiğidir’. Eğer çarşıya çıkıp hesabınızda para olmaksızın, satın aldığınız herşeyi kredi kartıyla veya borçlanarak ödüyorsanız, bunun hüsranla biten bir sonu olacaktır. Aynı durum ülkelerin ithalatı için de geçerlidir. İhracatın önemi işte bu noktada belirginleşir. İhracat, ithalat yapabilmek için döviz kazanma işidir.

Bu yazı Yeni Asır Gazetesi'nin 26 Ağustos 2011 tarihli "Ekonomi 2011" başlıklı özel sayısının 13. sayfasında yayınlanmıştır.

15 Temmuz 2011 Cuma

Rekabet gücü nasıl artar?

Elimin altında iki kitap var: İlki ‘İsrail’in Ekonomik Mucizesinin Öyküsü’ (Yazarlar: Dan Senor ve Saul Singer, Yayıncı: Doğan Kitap). İkincisi ‘Yaratıcı Sınıf Adres Değiştiriyor’ (Yazarı: Richard Florida, Yayıncı: MediaCat).

İlk kitapta, çölün ortasında ve kendisini çevreleyen bütün komşularının düşmanlığına rağmen, 1948’de kurulan İsrail’in bu kadar kısa zamanda nasıl böylesine rekabetçi teknoloji şirketleri yaratabildiği araştırılıyor. İkinci kitapta ise teknoloji ve yenilik üreten ve kabaca dünya nüfusu içinde 150 milyon kişiden oluşan “yaratıcı sınıfın” bugüne kadar en çok tercih ettiği ülke olan Amerika Birleşik Devletleri’ni niçin eskisi kadar çekici bulmadığı anlatılıyor.

Her iki kitabın ortak noktası “yaratıcılık” kavramına yaptıkları vurgu: İsrail ekonomi ve teknoloji kulvarlarında başarıyla ilerliyor; çünkü yaratıcılığı, girişimciliği, kendine güveni besleyen bir çevre yaratabilmiş durumda. Öte yandan, ABD’ni bir süper güç hâline getiren yığınla sebep arasındaki en önemlilerinden biri bu ülkenin şimdiye kadar dünyanın her yanından en yetenekli, en çalışkan ve daha da önemlisi en yaratıcı insanları kendi topraklarına çekebilmiş olması.

Şimdi gelelim bu yazının başındaki soruya: Rekabet gücü nasıl artar? Bu soruyu hem her Türk firması hem de Türkiye’de ekonomi ile ilişkili alanlarda sorumluluk üstlenen siyasetçiler, bürokratlar ve toplum önderleri kendilerine sormak ve cevaplamak zorundalar. Ve soruya cevap aranırken andığımız iki kitaptaki “yaratıcılık” vurgusuna da mutlaka yer vermeliler: Türkiye yaratıcılığa ne kadar önem veriyor? Türkiye’de okullarda ve üniversitelerde yaratıcılık (ve girişimcilik) ne kadar önemseniyor? Türkiye’de siyasetçiler ve bürokratlar yaratıcılığı özendiren veya yeşerten bir atmosfer yaratma gayreti içindeler mi? Öyle iseler ne ölçüde başarılılar? Bu sorular uzayıp gider... Benzer soruları firmalar açısından cevaplanmak üzere de sorabiliriz.

Şimdi burada durup düşünelim: Çoğunlukla kurumlardan (örneğin, devlet kurumları ya da firmalardan) söz ederken bunlar sanki bağımsız canlı organizmalarmış gibi konuşuyoruz. Oysa kurumlar insanlardan oluşuyor ve her birinin en tepesinde “sadece bir kişi” var. Belki o kişilerden biri de sizsiniz. Büyük ihtimalle bir firmanın üst düzey yöneticisisiniz. O halde lûtfen kendinize sorun: Yönetiyor olduğunuz firmada (kurumda) yaratıcılığı hâkikaten özendiriyor musunuz? Kendinize karşı dürüst olun lûtfen! Eğer cevabınız “hayır” ise niçin?

Bu konu burada bitmez; daha üzerinde konuşulması gereken yığınla yanı olduğu kuşkusuz. Fakat hemen, bu konuyu Ostim Gazetesi’nde daha önce yayınlanan yazılarımda sözünü ettiğim bir başka konuyla, ‘Türk firmalarının yurt dışında yatırım yapması konusuyla’ ilişkilendirmek istiyorum. “Rekabet gücü nasıl artar” sorusunun kendisi, rakipleriniz olduğunu söylüyor. Rakipleriniz varsa onlardan daha iyi olmak zorundasınız. Yaptığınız işi daha iyi yapmak zorundasınız. Kendinizi farklılaştırmalısınız. Rakiplerinize kıyasla bazı üstünlüklere sahip olmalısınız. Üstelik konumunuzu koruyabilmek adına sürekli yenilenmeli, gelecek trendlerini öngörebilmeli, bu trendlerin gereklerine göre bir adım öne geçebilmelisiniz. Bu istikamette söylenebilecek yığınla sözün içine gizlenmiş ve aslında hepimizin bildiği, üstelik sürekli tekrarlan “yenilik” (inovasyon) kavramına geldik yine. Evet evet, eğer rekabet gücünüzü artırmak istiyorsanız yenilik üretebilmelisiniz. Nasıl peki? Tabii ki yaratıcı insanlardan oluşan bir firma (ya da kurum) oluşturarak... Çok ama çok rekabetçi bir firma olmak istiyorsanız eğer, bir “yaratıcılık mıknatısı” yaratmalısınız. “Eee peki dış yatırım bunun neresinde” diye soruyorsunuz şimdi de değil mi?

Ne demiş atalarımız: “İlim Çin’de bile olsa gidip alınız!” Dış yatırım konusu işte tam burada: Yaratıcılık, yenilikçilik, rekabetçilik nerede ise gidip “alacaksınız”. Satın alacaksınız! Parayı bastırıp alacaksınız. Firmaysa firma, adamsa adam, çevreyse çevre. Yaratıcı sınıf neredeyse siz de orada olacaksınız. Akademik literatürde buna “stratejik varlık arayan dış yatırımlar” deniyor.

Fakat, bununla da kalmayacaksınız: Kendi firmanızın (kurumunuzun) içine yaratıcılığı yeşerten bir hava üfleyeceksiniz. Çevrenize yaratıcı, bilgili ve girişimci insanlar toplayacaksınız. “Gidip Çin’den aldıklarınızı” hâkikaten kullanabilir hâle gelmek için bunu yapmak zorundasınız. Biliyorum bu işler kolay değil. Kolay olsaydı herkes yapardı zaten. Ama unutmayalım: Refahı üreten insanın ta kendisi. Herşeyi insan yapıyor. İsrail’de çölü ormanlaştıran da insan, Türkiye’de ormanı çölleştiren de.

İsterseniz, önce adını verdiğim kitapları okuyun. Sonra? Sonrası gelecek aya...

Emin Akçaoğlu
emin.akcaoglu@ieu.edu.tr

Bu yazı Dünya Gazetesi’nin eki olarak dağıtılan OSTİM Organize Sanayi Gazetesi’nin Temmuz 2011 sayısında yayınlanmıştır.

7 Temmuz 2011 Perşembe

Gözünüz dışarıda olsun. Korkmayın eşiniz bu defa kızmaz.

Ürününüzü nereye satıyorsunuz? İç pazara mı yoksa dış pazara mı? Belki her ikisine birden. Peki cironuzun yarıdan fazlası nereden geliyor? Yurt içinden mi dışından mı? Yani ihracat yapıyor musunuz? Yapmıyorsanız bile “dış pazardan bana ne?” diyebilir misiniz? Çünkü rakipleriniz sadece yerli firmalar olmasa gerek. Çok istisnaî koşullarda bile bugün öyle olsa da yarın olamaz. Artık iç pazar – dış pazar diye bir ayrım yapmanın imkânı yok. Sadece “pazar” var. Siz başka ülkelerin pazarlarına yönelmesiniz bile yabancı firmalar sizin iç pazarınıza yöneliyorlar. O halde gözünüz dışarıda olsun.

Her geçen gün uluslararası rekabetin kızışıyor olduğunu siz benden daha iyi hissediyor olmalısınız. Çoğunuz görece küçük firmaların sahipleri ya da yöneticilerisiniz. Bazı işlerin boyunuzu aştığını düşünebilirsiniz. Ama bu doğru değil. Sadece büyük firmaların girişebileceği düşünülen bazı işleri küçükler de yapabilir. Önce firmanıza bir bakın. Ürününüz ne? En iyi yaptığınız iş ne? Mevcut ürününüzle daha ne kadar devam edebilirsiniz? Üstünüzdeki rekabet baskısı gün geçtikçe artıyor mu? Bu baskıyı yaratanlar kim? Rakipleriniz kim? Rakiplerinizin size kıyasla üstünlüklerinin kaynağı ne?

Şimdilik sadece iç piyasaya ürün satan bir firma olsanız bile uluslararası rekabet baskısını az ya da çok hissediyor olmalısınız. Eğer şimdiye kadar dışa açılmayı düşünmediyseniz, ya şimdi? Seçeneklerinizi biliyor olmalısınız: İhracat ilk akla geleni örneğin. Fakat bu noktada durup yeniden bir hususa yoğunlaşalım: Ürününüz ne? Mevcut ürününüzle daha ne kadar devam edebilirsiniz? İşte bu soru çok kritik! Daha ne kadar? Finansal verilerinize bir kez daha bakın lûtfen: Büyüme hızınız yeterli mi? Büyüyor musunuz yoksa yerinizde mi sayıyorsunuz? Sahip olduğunuz becerileri ya da yetkinlikleri geliştiriyor musunuz? Evet mi hayır mı? Büyüyorsanız, kaynağı ne? Ürün geliştirme çabanız var mı? Küçücük bir firma olsanız dahi bu soru afakî görünmesin size. Herşey yöneticinin kafasının içinde başlamıyor mu? Hani o televizyon reklamındaki gibi. Ne diyor reklamdaki işadamı? “Yıllar önce işe başladığımda ne bu ofis, ne bu insanlar vardı. Sadece bir masa ve bir sandalye!” O tek masayı ve sandalyeyi koca bir iş modeline çeviren o işadamının vizyonu değil mi? Büyük düşünün! Değeri yaratan insan: İnsan fikri, insan eli. Ama özellikle fikir: Yeni fikir. Nam-ı diğer inovasyon kavramının üzerinde hâlâ çok konuşuluyor ve muhtemelen sürekli de konuşulacak. Siz inovasyon yapıyor musunuz?

Okuduysanız hatırlarsınız: OSTİM Gazetesi’nde geçen ayki yazımda size yurt dışında firma avlamayı önermiştim. İşte yukarıda sizi bunaltan sorular yine o yazıdaki anafikre dayanıyor. Tabii bu konu özellikle küçük firmalar söz konusu olduğunda devleti de çok yakından ilgilendiriyor. Bu alanda devletin öncülüğü olmasa bile desteği gerekiyor. Devlet desteğiyle “yurt dışında firma avlamalı”. Ama niçin? Herşeyin ötesinde inovasyon için! Tasarım için! Marka değeri için. Değer zincirinde terfi etmek için. Daha sayayım mı?

Fakat maaselef, bugün bile Türk firmalarının dış yatırımları bazılarınca ‘sermaye kaçışı’ olarak değerlendiriliyor. Aslında sermaye kaçmıyor! Sermaye çıkış yolu arıyor. Rekabet gücünü artıracak bir çıkış yolu arıyor. Daha önce de yazdım; ‘sermaye kaçışı’ merkezli bir bakış açısının gerçekçi olmadığının izahı için, bu konuya Türkiye’ye giren yabancı sermayeli doğrudan yatırımlar konusuyla birlikte bakılmalı. Bu iki olgu aynı gerçekliğin farklı yüzleri biçiminde ele alınmalı. Hep vurguladığım gibi burada genellikle ‘atlanılan’ husus doğrudan dış yatırım davranışının sermaye transferinden öte bir sermaye birikim modeli olduğu gerçeğidir. Başka bir ifadeyle, dış yatırım yapan firmalar sınır ötesi yatırımlara sermaye birikimlerini büyütmek gayesiyle girişirler. Bu, doğal olarak bir rekabet stratejisidir ve gerisinde sadece ‘pazara erişim’ olabileceği gibi başlı başına ‘yatırımların finansmanı / sermayeye erişim’ ve/veya ‘sermaye benzeri aktiflere erişim’ de bulunabilir. Örneğin doğrudan dış yatırımların, Türk iş dünyasının gündemindeki ‘inovasyon’ ve ‘markalaşma’ gibi uluslararası rekabet gücüyle ilişkilendirilen diğer hususlarda mesafe alınabilmesi bakımından da bir stratejik araç olduğu hatırda tutulmalıdır. Ne mutlu ki sanayileşmiş ülkelerde doğrudan yatırım yapmak vasıtasıyla, araştırma-geliştirme, inovasyon ve markalaşma imkânlarına erişimin daha kolay mümkün olabildiği, faklı sektörlerde faal az sayıdaki Türk firması tarafından kavranılmıştır. Bu firmalar Türkiye’nin en rekabetçi firmalarıdır. Bu tür girişimlerin özellikle ‘yurt dışında firma satın alma stratejilerine’ dayandırılmasının yararlı olacağını anlamak zor değil. Ayrıca, yurt dışında firma satın alarak dış pazarlara açılmak yurt içinde yabancı sermayeli bir firma tarafından ‘satın alınma riski’nin bertarafı bakımından da fayda sağlayabilir.

Peki ya devlet desteği meselesi? Söylenecek çok söz var ve peyderpey söyleyeceğiz! Türk Eximbank’tan başlayalım mı? Türk Eximbank Türkiye’nin resmi destekli ihracat kredi kurumu. Türk firmalarının yurt dışındaki doğrudan yatırımları da bu bankanın faaliyet alanına giriyor. Türk Eximbank’ın Türk firmalarının dış yatırımlarını desteklemesinin zamanı çoktan gelmiş hatta geçmektedir. Örneğin, özellikle “dış yatırım sigortası programının” artık bir an önce uygulamaya sokulması gereklidir.

Yazı yine uzadı sanırım. O hâlde şimdilik burada keselim.

Özetle: Gözünüz dışarıda olsun!

Bu yazı Dünya Gazetesi’nin eki olarak dağıtılan OSTİM Organize Sanayi Gazetesi’nin Haziran 2011 sayısında (sayfa 18) yayınlanmıştır.

24 Mayıs 2011 Salı

Yurt dışında firma avlamalı

Kriz fırsat olabilir mi? Evet! İktisat tarihi bunun örnekleriyle doludur. Kriz bazıları için felâkettir, bazıları içinse fırsat. Dünyanın gelişmiş ülkelerinden bazıları krizin etkileriyle hâlâ boğuşuyorlar. Bazılarının felâketi başkalarının fırsatı olabilir.

Türk firmaları eklemlendikleri küresel değer zinciri üzerinde terfi etmek istiyor. Bu aslında bir zorunluluk: Eğer yaratılan nihaî değer içindeki payınızın büyümesini istiyorsanız, değer zinciri hiyerarşisinde yukarılara çıkmanız, başka bir ifadeyle terfi etmeniz şart. O hâlde firmanız rakiplerine kıyasla bazı üstünlüklere ya da avantajlara sahip olmalı. Meselâ daha üstün teknoloji, pazarlama becerisi, dağıtım zincirini kontrol gücü ya da örgütsel kapasite... Türk firmalarının kendilerini bu hususlarda geliştirmeleri gerekiyor. Hem de süratle. Peki nasıl? İşin özü öğrenmek kavramında saklı. Yeni becerilerin başkalarından öğrenilmesi ve içselleştirilmesi amaca ulaşmada belki de en kestirme yol. Öğrenmenin ve içselleştirmenin de türlü yolları var tabii… Acaba bunlardan biri, işaret edilen türden üstünlüklere sahip olan yabancı firmaların satın alınması olabilir mi? Niçin olmasın! Yurt dışında yatırım yapmak sanıldığı kadar da zor değil artık. Ve en önemlisi sadece büyük firmaların gücünün yetebileceği kadar zor değil. Görece küçük firmaların da dış yatırımcı olması bal gibi mümkün. Daha da önemlisi mümkün olduğu kadar gerekli. Bakın neden.

Profesör Dunning firmaların kendi ülkelerinden başka ülkelerde yaptıkları doğrudan yatırımları (doğrudan dış yatırımları) “pazar arayanlar”, “etkinlik arayanlar”, “kaynak arayanlar” ve “stratejik aktif arayanlar” biçiminde sınıflıyor. Bunların arasında özellikle “stratejik aktif” arayışının üzerinde durmamızda fayda var. Örneklerle açıklayalım isterseniz. Ülker 850 milyon dolar ödeyip Godiva’yı niçin satın aldı? Cevap basit: Çünkü Godiva markası Ülker için stratejik bir aktif; Batılı pazarlara açılmanın bir aracı. Bu marka değil teknoloji de olabilirdi.

Avrupa ülkeleri ciddi bir nüfus sorunuyla karşı karşıyalar. Nüfusları artmıyor hatta geriliyor. Bu durum Avrupa’nın ekonomisini de yakından ilgilendiriyor. Konu sadece sosyal güvenlik sisteminin tıkanmasından ibaret değil. Aile firmaları söz konusu olduğunda, bir firmanın yönetimini üstlenebilecek gençlerin arkadan gelmemesi hâlinde bu firmanın yaşabilmesi kolay mı? Bu durumda bir işadamı olsanız ne yaparsınız? Belki de en kolayı firmanızı satmak olurdu değil mi?

Sözün kısası özellikle Avrupa’da (ki bize hem coğrafi hem de psikolojik olarak hayli yakın) ve Amerika’da satılık firmalar var. Şu ya da bu sebeple, ya ekonomik krizin yarattığı koşullar ya da demografik baskılar altında satılık olan firmalar bunlar. İlginç olanı, bu firmalardan en azından bir bölümü Türk firmalarında bulunmayan bazı stratejik aktiflere de sahipler. O hâlde bu firmaları satın alarak küresel değer zincirinde yükselmemizi sağlayacak bazı avantajları yakalayamaz mıyız? Neden olmasın? Üstelik, Ülker ve Godiva örneğinde olduğu gibi sadece devlere özgü olmaktan ibaret de değil bu imkânlar. Elbette bu aşamada cevaplanması gereken sorular var: Birincisi finansmana dair: “Böyle bir devralma nasıl finanse edilebilir” diye sorabilirsiniz. Hiç şüpheniz olmasın ki cevap sizi bile şaşırtabilir. Finansman konusu uzun hikâye olduğu için müsaadenizle sonraki bir yazıda üzerinde duracağız.

Başka bir soru şu olabilir:” Peki nereden bulacağız bu satılık firmaları?” Aslına bakılırsa işiniz eskisinden kolay. Çoğu zaman olduğu gibi işe internette googlelayarak başlayabilirsiniz. (Misâl: Şu anda benim önümde açık olan bir sitede sadece makine ve metal sanayinde 663 satılık firmanın ilânı var.) İnternet üzerinde yapılabilecek bir ilk araştırmanın ötesinde başka yollar mevcut. Türk bankacılık sektörünün neredeyse yarısı yabancı sermayeli bankaların kontrolünde ya... (Yıllar önce bu durumun Türkiye’deki firmaların yabancılar tarafından satın alınmasını kolaylaştıracağını yazmıştım. Bu görüşümün hâlâ geçerli olduğunu düşünüyorum. Çünkü “bankacılık esasen istihbarat işidir, sanıldığı gibi para işi değil”!) Duruma şimdi fırsat olarak bakalım: Türk firmaları Türkiye’de yerleşik yabancı bankalardan, faaliyette bulundukları diğer ülkelerde satılık (kimi durumda kelepir) firmalar bulmalarını isteselerdi acaba ne cevap alırlardı? Taş attık da kolumuz mu yoruldu?

Bu söylediklerimi zaten yapıyor olan Türk firmaları var. Onlardan birinin tecrübeli patronunun anlattıkları çarpıcı: Adı bende saklı bu firma yıllar içinde geliştirdiği yöntemlerle dış pazarlarda rekabet edebilen makineler üretiyor. Fakat daha iyisini yapabilmek için ihtiyaç duyduğu teknoloji küçük bir Alman firmasının elinde. Yabancı firma teknolojisini satmıyor tabii. Bunun üzerine ilk aşamada bu firmada çalışan bazı mühendisler cazip ücret teklifleriyle “ayartılıyor”. Sonraki aşamada ise Alman firmasının “satın alınması” gündeme giriyor. İşte bu değer zincirinde yükselmenin en etkili yollarından biri.

Bugün Çin’den çok korkuluyor. Neden peki? Çünkü Çin hızla öğreniyor. Çin’in öğrenme sürecinin en önemli parçalarından biri Çinli firmaların yurt dışında firma avlıyor olmaları...

Rastgele!

Bu yazı Dünya Gazetesi'nin eki olarak dağıtılan OSTİM Organize Sanayi Gazetesi'nin Mayıs 2011 sayısında (sayfa 18) yayınlanmıştır.

21 Şubat 2009 Cumartesi

Kriz ve Kredi

Ekonomik kriz tüm dünyada gündemin bir numaralı konusu. Resesyon, durgunluk, depresyon, bunalım, buhran, işsizlik, iflas, kurtarma, önlem gibi sözcükler ise kriz sözcüğü ile birlikte sıklıkla anılan diğerleri. Türkiye’de bugüne kadar ekonomik kriz kavramının ilk akla getirdiği şey hep, döviz kurlarındaki ve faiz oranlarındaki anormal yükselişler oldu. Bu tabii henüz hafızalarda tazeliğini koruyan 1994, 2000 ve 2001 krizlerinin sonuçlarından kaynaklanıyor. Sokaktaki vatandaş ekonomik krizi önce bu yönleriyle algılasa da üretimdeki ve istihdamdaki gerilemenin bu tür etkileri izlediğini de biliyor. Fakat, bu defa karşı karşıya kalınan durum öncekilerden bir hayli farklı görünüyor. Doğru, döviz kurları bu defa da – sonradan yeniden gerilemekle birlikte – bir süre önce hızla yüzde otuz kadar arttı. Aynı trend faiz oranlarında da gözlendi. Fakat Türkiye için esas yeni olan üretim ve istihdamın bu defa önceki dönemlerden farklı bir seyir izlemesi. Çünkü bu kez Türkiye ekonomisi neredeyse tüm dünyayla eşanlı olarak bir ekonomik krize giriyor. Dolayısıyla, en gelişmişlerinden başlayarak tüm dünya ekonomilerinde belirginleşen kriz emareleri Türkiye ekonomisinde bu kez kendisini finansal göstergelerden önce, genellikle reel ekonomi diye anılan üretim ve istihdam büyüklüklerinde göstermeye başlıyor.

Türkiye ekonomisi bugün eskiye kıyasla daha çok krediye dayanıyor. Başka bir ifadeyle, Türkiye ekonomisi gittikçe Batılı sanayileşmiş ülkelere çok benzeyen bir kredi ekonomisine dönüşüyor. Bu önermeyi sayılar da doğruluyor: Türkiye’de 2000 yılında 30 milyar dolar olan toplam kredi hacmi bugün 337 milyar dolar düzeyinde ve tabii toplam kredi hacminin gayri safî millî hasılaya oranında belirgin bir artış var.

Dolayısıyla kredi kullanımına bağımlılık düzeyindeki artışa bağlı olarak, kriz dönemlerinde ortaya çıkan sorunlar bundan böyle iyice belirginleşecek. Peki neden? Bu sorunun cevabı aslında çok açık: Ekonomik kriz her şeyden evvel toplam talepte ve buna bağlı olarak da toplam üretim ve istihdamdaki daralmaya işaret eder. Eğer talep normal dönemlerde bile büyük ölçüde krediyle besleniyorsa, kriz döneminde krediler daralacağı için talepteki düşüş çok daha büyük oranlı olacak demektir. Bu durum elbette kendi kendini besleyen bir süreç içinde kredi riskinde artışı ve buna bağlı olarak da daha büyük ölçüde kredi daralmasını getirecektir. Kredi daraldıkça talep daralır. Talep daraldıkça kredi riski artar çünkü normal dönemlere kıyasla daha fazla firmanın iflası gündeme gelir. Sonra bankalar başta olmak üzere kredi verebilen tüm taraflar kredileri daha da daraltırlar. Çünkü maruz kaldıkları risk sürekli ağırlaşmaktadır. Kaldı ki bu mekanizmanın işleyişini açıklarken henüz hiç anmadığımız başka unsurlar da var. Örneğin dışşal koşullardan kaynaklanan likidite daralması gibi.

Sözün kısası, ekonomik kriz, yani ekonomik durgunluk ve daralma dönemleri hem firmalar hem de bankalar için zor dönemlerdir. Sonuçta firmaların zora girmeleri bankaları da zora sokabilir; genellikle sokar da. Çünkü ekonomik durgunluk ya da daralma dönemlerinde firmaların küçülmeleri veya iflas etmeleri, bunların bankalarına ve ilişkide bulundukları diğer firmalara karşı yükümlülüklerini yerine getirmelerini güçleştirebilir. Neredeyse tüm firmaların bankalarla borçlu-alacaklı ilişkisi içinde olmaları da sistemik riski artıran bir sonuç doğurur. Bu bakımdan firmalar bu tür zor dönemlerde bankalarla ilişkilerini bankalara her zamankinden daha fazla ihtiyaç duyduklarını akıldan çıkarmaksızın yönetmeliler.

Bu yazı Ekonometri dergisinin Mart-Nisan 2009 sayısında (sayfa 126) yayınlanmıştır.

3 Kasım 2008 Pazartesi

Başkanlık seçimlerini niçin Obama kazanacak?

Amerika Birleşik Devletleri’nde (ABD) başkanlık seçimleri birkaç gün içinde sonuçlanacak. Dünya, ABD merkezli bir malî krizle çalkalanırken bu seçim sonuçlarının ne olacağı da elbette büyük önem kazanıyor. Bence bu seçimleri Barak Obama kazanacak. Bugüne kadar siyah ırktan kimsenin adaylığa bile yükselemediği ABD’de Barak Obama’nın Demokrat Parti adayı olabilmesi dahi bu seçimlerde Obama’nın şansının ne kadar yüksek olduğunu gösteriyor.

Eğer Obama’nın başkanlık şansının olmayacağı düşünülseydi adaylığı mümkün olabilir miydi? Hillary Clinton gibi dişli bir aday adayı karşısında Obama gibi genç, tecrübesiz ve üstelik siyahî birine öne geçme fırsatı tanınır mıydı? Ya da Obama gibi biri Demokrat Parti’den adaylık sürecinde ilerlerken; Cumhuriyetçi Parti kendisine aday olarak, yaşı hayli ilerlemiş ve son derece yıpranmış Bush yönetiminin övgüsünü alan McCain’i seçer miydi? Bu soruların muhtemel cevaplarına dayanan bir tahlil belki şöyle yapılabilir: Hayır! Eğer Obama’nın Cumhuriyetçiler karşısında seçimleri kazanması mümkün görülmeseydi, Demokrat Parti içerisinde son derece güçlü bir senatörün; hele hele eski bir başkan eşi olan Hillary Clinton’ın yerine Obama’nın başkan adaylığına izin verilmezdi. Öte yandan McCain, belki küçük Bush’a karşı aday adayı olduğu sekiz yıl önceki yarışta iyi bir aday olabilecekken bu defa Cumhuriyetçi kanat için hiç de makûl ve mantıklı biri gibi görünmüyor. Amerikan siyasî sistemi ve bu sistemin dayandığı sosyo-ekonomik temeller bu yöndeki bir tahmini güçlendiriyor. Ayrıca ABD’de siyasetin ve seçim kampanyalarının nasıl finanse edildiği; hele hele seçim süreçlerinde medyanın kazandığı önemin boyutu da dikkate alındığında durup düşünmek gerekiyor. Başka bir ifadeyle, öncelikle ‘the American establishment’ın yani ABD’ye hâkim olan yerleşik sosyo-ekonomik kurumsal yapının başkanlık seçiminin nasıl sonuçlanmasını tercih edeceği düşünülmeli. Çöplerden bile oy pusulaları çıkan Kasım 2000'deki başkanlık seçimlerinin Florida’daki beş yüz küsur oy farkına dayanarak Amerikan Yüksek Mahkemesi’nin kararıyla kesinleştiği, üstelik bu yolla seçilen başkanın bütün dünyanın çehresini değiştirmeye giriştiği geçen sekiz yılın, dünyada birilerinin dehşetli ızdırabı pahasına başka birilerine büyük servetler kazandırdığı dikkate alındığında, bu ‘tercih’in önemi belirginleşiyor.

Şimdi bu tercihin muhtemel sebeplerinden en önemlisine eğileyim: ABD son yıllarda dünya üzerindeki ‘yumuşak gücünü’ büyük ölçüde yitirmiştir. ABD her ne kadar, son derece büyük bir iktisadî, siyasî ve askerî dünya gücü olmakla birlikte, herhangi bir güç gibi meşruiyet içinde hareket etmeye ya da en azından meşruiyet içinde hareket ettiği kanısını yaratmaya mecburdur. Bu ABD’nin dünyada sevilmesi, saygı görmesi, sonuçta kolay hareket etmesi için gereklidir. Oysa ABD’nin son yıllarda uyguladığı politikalar bu ülkeye karşı, başka ülkelerin vatandaşları arasında ciddî tepki toplamaktadır. Sözü edilen tepki Amerika’nın yumuşak gücünün gerilemesiyle sonuçlanmıştır. O halde iktisadî, siyasî ve askeri gücüne rağmen ABD yumuşak gücünü yeniden kazanmak zorundadır. Cumhuriyetçi Parti’nin Bush başkanlığındaki son sekiz yılı, bu gücün büyük ölçüde yitirilmesine sebep olduğu gibi McCain’nin de bu gücün yeniden kazanılması yönünde, dünya kamuoyu üzerinde olumlu tesir yaratabileceğine dair hiçbir belirti görünmüyor.

Oysa Demokrat Obama herşeyden evvel bir siyahî genç adam. Konuşma tarzı ve söyledikleri McCain’inkinden çok farklı. Üstelik ABD’de geleneksel olarak daha soldaymış gibi duran Demokrat Parti’nin adayı. Başka ülkelerin yurttaşlarıyla, hatta ABD’de yaşayan yabancılarla konuştuğunuzda ‘kara oğlan’ diye anılan bu genç adamın sempati topladığını görmek güç değil. Fakat dikkat edelim, Obama dahi söylediklerinde çoğu zaman ileride neyi yapıp neyi yapamayacağı kaygısıyla hareket ediyormuş izlenimi veriyor.

ABD’nin böyle giderse bedelini bir hayli ağır ödeyeceği yumuşak gücün yitirilmesi sürecini tersine çevirebilmek için, bir değişikliğe büyük ihtiyaç duyduğu gerçeğini Amerikan toplumunun hakîm çevrelerinin görmemesi mümkün değil.

Tartışmanın ayrıca son malî krizin bu ülkede gerçekleştirilmesini zorladığı iktisadî politika değişikliği ile ilişkili bir yönü de var. Yeni dönemde uygulanacak politikaların niteliği, daha Bush dönemi tamamlanmadan açığa çıktı bile. Yeni dönem, neoliberalizmin sonlandığı, devlet müdahalesinin yoğunlaştığı ve devlet kapitalizminin belirginleştiği bir dönem olacak gibi görünüyor. Bu politikaların uygulanması bakımından Cumhuriyetçiler yerine Demokratların tercih edilmesi de şaşırtıcı olmayacak.

Öte yandan, unutulmamasında fayda olan çok önemli bir konu daha var: ABD’yi yöneten hükûmetler başkanların ve siyasî partilerin kimliklerinden daha çok, sisteme hâkim olan grupların, çoğunlukla da çokuluslu ABD şirketlerine hükmedenlerin nüfuzu altında olsalar gerek. Obama’nın başkanlığı da bu gerçeği değiştirmeyecektir. Tersine, Obama’nın başkanlığına belirttiğim sebeplerle bizzat bu çevrelerce ihtiyaç duyuluyor. Sözün kısası, galiba ABD, başkanlık seçimleri yoluyla dahi süper gücünü muhafazanın yollarını arıyor. Yine de yeni dünyanın eskisinden çok farklı olacağı iyice belirginleşti bile...

Not: Yumuşak güç kavramı için bkz. Joseph S. Nye, Yumuşak Güç - Dünya Siyasetinde Başarının Yolu, Elips Yayınları, (Türkçesi) 2005.

1 Eylül 2008 Pazartesi

Kredi riski artıyor mu?

Batılı bankalar zor günler yaşarken Türk bankacıları rahat ve huzurlu görünüyorlar. Örneğin kredi kartları, tüketici kredileri ve konut kredileri söz konusu edildiğinde işler hiç de fena değil; üstelik daha alınacak çok mesafe var.

Oysa dünya, özellikle de Batı dünyası sanki bambaşka bir ekonomik dönemi yaşıyor. ABD’de eşik altı ipotekli konut kredisi piyasalarında başlayan sarsıntının finansal sistemde yarattığı çalkalanmanın ekonominin diğer kesimleri üzerindeki etkileri gittikçe belirginleşiyor. IMF’nin tahminlerine göre bu çalkantının sadece finansal kesimde yarattığı tahribatın 1 trilyon dolara yaklaşması mümkün. Bu süreçte çıldıran petrol ve gıda fiyatları, dünyanın pekçok bölgesinde yakın geleceğin çok da huzurlu geçmeyeceğini gösteriyor. Bunun da ötesinde durgunluk ve hatta durgunluk içinde artan enflasyon ya da teknik tabirleri kullanarak resesyon ve stagflasyon olguları bugün Batılı ekononomilere yön verenlerin en önemli gündem maddeleri. Örneğin Türkiye’nin ihracatının yarısından fazlasını yaptığı Avrupa Birliği ekonomisinde ciddi yavaşlama eğilimleri, buna bağlı olarak da şirketlerin küçülerek ve maliyet kalemlerini azaltarak tedbir alma çabaları olduğunu biliyoruz.

Türkiye ekonomisinin büyüme hızında da yavaşlama gözleniyor. Ekonomik büyüme oranı 2001 yılında bu yana ilk kez 2007 yılında yüzde 5’in altında kaldı. Bu yavaşlama eğilimi Merkez Bankası’nın imalat sanayii işyerlerinin ekonomik gelişmelere ilişkin değerlendirmelerini belirlediği ve beklentilerini ölçtüğü İktisadi Yönelim Anketi’nin Temmuz ayı sonuçlarında da gözleniyor. Anket sonuçları, son üç aydaki toplam sipariş miktarı, toplam istihdam ve gelecek üç aydaki üretim hacmi ve ihracat sipariş miktarı ile mevcut toplam sipariş miktarı, sabit sermaye yatırım harcaması ve mamul mal stok miktarına dair durum ve beklentilerde kötüleşmeye işaret ediyor.

Peki Türkiye ekonomisinin aktörleri dünya ekonomisindeki gelişmeleri göz ardı edebilirler mi? Evet finansal göstergelerden bazıları iyi görünüyor. Örneğin döviz kurları hâlâ son derece düşük düzeylerde seğrediyor. Faiz oranlarındaki yükseliş ise kabul edilebilir seviyelerde. Bu şartlar altında, enflasyondaki artış bile sanki kimseyi ürkütmüyor. Yıllarca iki basamaklı kronik enflasyona alışmış bir ülkenin vatandaşları için birazcık enflasyon hiç de ürkütücü değil sanki. Nihayetinde tüm dünyada gıda ve enerji fiyatlarının son derece yükseldiği bir dönemde, ithal enerjiye dayalı bir ekonomi için maliyet enflasyonu kaçınılmaz olduğuna göre ne beklenebilir ki – mi demeli?

Son yıllarda hızla düşen enflasyonun gerisindeki en önemli unsurun döviz kurlarındaki düşüş olduğunu; öte yandan ekonomimizin üretken yapısının çok yüksek oranlarda ithal girdi kullanımına (ve hatta bağımlılığına) dayandığını ve bu süreçte carî açığın neredeyse 50 milyar dolara dayandığını bildiğimize göre? Döviz kurlarındaki düşüş ise herşeyden daha çok yüksek faiz hadlerine dayanıyor ise? Üstelik, her nekadar bankacılık kesiminin döviz pozisyonundaki açık önceki kriz dönemlerine kıyasla çok daha makûl seviyelerde olsa da bankacılık ve finansal hizmetler dışındaki sektörlerde faaliyet gösteren firmaların yurt dışından ve içinden döviz cinsinden borçlarak çok büyük bir açık pozisyon taşır hâle geldiklerini bildiğimize göre, Türkiye hâlâ bir başka gezegendeymişcesine davranmayı sürdürebilir mi? Ekonomi yazarları carî açığın sürdürülebilirliğini; yurt dışından para geldikçe ve açık finanse edilebildikçe sorun olup olmadığını tartışadursunlar; finanse edilmeden carî açık verilemeyeceği ve eğer bir şekilde kırılma noktasına gelinirse, döviz kurlarının bugünkü seviyelerini koruyamayacağı yakın tarihteki tecrübelerle sabit. Türkiye’de daha önce defalarca yaşanan bu tür bir sürecin beraberinde zincirleme bir ‘kredi krizine’ yol açabileceği; dolayısıyla, bankacılık kesiminin kendi ‘makul’ açık pozisyonuna rağmen, reel kesimin ‘makul sınırlarını’ çoktan aşan açık pozisyonundan kaynaknan riski de üstlendiği hatırda tutulmalı.

Bu gelişmeler İstanbul Sanayi Odası (İSO) tarafından her yıl tekrarlanan 500 büyük sanayi kuruluşu araştırmasına bakıldığında da görülebiliyor. İSO’nun araştırmasına göre bu şirketlerin enflasyondan arındırıldığında yüzde 27,5 düzeyinde gerçekleşen bu yılki kâr artışının gerisinde ‘düşük kur-yüksek faiz’ olgusu bulunuyor. Başka bir ifadeyle, kârdaki artış üzerinde, şirketlerin düşük faiz oranlarıyla döviz cinsinden borçlanıp yüksek faizli YTL araçlara yatırarak, kurdaki düşüşün de ilâve katkısıyla çok yüksek ‘kambiyo kârı’ elde etmelerinin etkisinin büyük olduğu açık. Çünkü 500 büyük kuruluşun üretim ve satışları kârdaki büyümenin çok gerisinde.

Ya da hane halkı borç yükündeki duruma bakalım: Merkez Bankası verilerine dayanarak Anka Ajansı tarafından yapılan değerlendirme, 2004-2007 döneminde hane halkının toplam harcanabilir geliri ancak yüzde 55,8 oranında artarken, borcunun yüzde 258 arttığını gösteriyor. Bu borcun yaklaşık yüzde 40’ını konut ve taşıt kredileri gibi teminatı sağlam krediler oluştururken kalanı, aynı ölçüde güçlü teminata dayanmayan tüketici kredileri ve kredi kartı borçları. Ve maalesef borcunu ödeyemeyenleri sayısı gün geçtikçe artıyor: 2008’in ilk çeğreğinde geçen yılın aynı dönemine kıyasla yüzde 88’in üstünde artış var.

Evet yaşanan esasında, Türkiye ekonomisinin yapısal dönüşümüdür. Daha çok borca ve borçla uyarılan tüketime dayanan ve gittikçe Batılı ekonomilere benzeyen bir ekonomik yapı bu. Artısı eksisi elbette tartışılabilir. Fakat açık olan husus, ekonomik durgunluk, enflasyon ve carî açıktan kaynaklanan kırılganlık kaygılarının arttığı bir dönemde risklerin nasıl daha iyi yönetileceğidir. Bankacılar şimdi en çok bunu düşünmeli...

Bu yazı daha önce Banka & Sigorta Dergisi'nin [BEST – Bireysel Emeklilik ve Sigorta Tanıtım Dergisi’nin ilâvesi] 15 Ağustos 2008 sayısında yayınlanmıştır.