8 Mart 2013 Cuma

Nasıl zengin oluruz?

Ne istiyoruz? Zenginleşmek istiyoruz. Yeni teknolojilerin yardımıyla artan refahtan daha fazla pay almak istiyoruz. Dünyanın farklı kategorilere ayrılan ülke grupları arasında zengin ülkeler grubunda yer almak istiyoruz. Bundan daha doğal bir şey olmasına da imkân yok. Elin ‘gavuru’ bu kadar zengin, bu kadar güçlü bu kadar hâkimken kendi bulunduğumuz yeri beğenmiyor; çoğunlukla eski günlerimizi iç geçirerek yâd ediyoruz. Demek ki zenginleşmek kadar güçlenmek de istiyoruz. Biliyoruz ki zenginlik ve güç bir arada geliyor. Biliyoruz ki zenginler daha güçlüler. İki kıta arasındaki geçiş noktasında bulunan ve binlerce yıldır onlarca kavmin göçüne sahne olmuş, kendi döneminde buralardan haberdar herkesin ilgisi çekmiş ve çekmekte olan bu bereketli topraklar böylesine iştah kabartırken ve sürekli birilerinin kavga çıkarmak için fırsat kolladığı bir ortamda ne yaparız da zengin oluruz? Bütün bunları düşündükçe aklıma gelen ilk şey akıllı olmak gerektiği. Akıllı olmalıyız ve aklımızı doğru yerde kullanmalıyız. Bu devirde her devirde olduğu gibi bilginin para ettiği aşikâr. Bilginin ‘değer’ olduğunu, değeri insanın yarattığını biliyoruz. Değer yaratanın insan oluşu gibi ‘sorun’ yaratanın da insan olduğunu biliyoruz. Çoğu zaman yaşlanan Avrupa’nın yanı başındaki ülkemizde genç nüfusumuzla övünüyoruz. Sanki gençlik iyi beslenmedikçe, iyi eğitilmedikçe, değer üretmeye hazır hâle getirilmedikçe kendiliğinden kendi geleceğini inşa edebilirmiş gibi. Akıllı olmalıyız: Türk ulusunun binlerce yıldır bu topraklarda yaşayan onlarca halkın kültürel mirasına sahip olduğu gerçeğinden hareketle, barışın huzur ve zenginlik için ne kadar hayati olduğunu hiç unutmamalıyız. Akıllı olmalıyız: İyi yetişmiş insanların değer üreteceğini, zenginlik yaratacağını hep hatırda tutmalı; elimizdeki en büyük kaynak olan insan kaynağını yüksek niteliklerle donatarak gerçek bir kaynak hâline getirmenin seçeneksiz olduğunu iyi anlamalıyız. Akıllı olmalıyız: Tarihi iyi okumalı, anlamalı, okutmalı, anlatmalıyız. Hangi ülkelerin nasıl zengin olduklarını onların bize söylediklerine şüpheyle yaklaşarak yeniden araştırmalıyız. Akıllı olmalıyız: Bugünün dünyasında – her zaman da olduğu gibi zaten – daha büyük değer yaratan yetenekli insanların dünyanın belli bölgelerinde, belli kentlerinde toplandıklarını görmeliyiz. Bazılarının “yaratıcı sınıf” sıfatıyla tanımladıkları bu insanların niçin oralarda toplandıklarını; yaşamak için niçin o kentleri ya da ülkeleri tercih ettiklerini anlamalıyız. Sonra da kendimize şu soruyu sormalıyız: Aralarında Türkiye’nin bulunduğu bazı ülkeler o ülkelere ya da kentlere en iyi yetişmiş insanlarını neden kaptırıyorlar? Beyin göçü denilen olgu niçin bizim aleyhimize işliyor? Yetenekli insanları ya da bir başka tabirle ‘yaratıcı sınıfı’ çekmek için biz neler yapabiliriz? Akıllı olmalıyız: “En hakiki mürşitin ilim ve fen olduğunu” hep akılda tutmalı ve ‘acaba Atatürk neden böyle söylemiş’ diye düşünmeliyiz. Akıllı olmalıyız: Aptalca sorulara zekice cevaplar üretmeye çalışmak yerine zekice sorular sormalı; aptalca sorularla ve aptalca cevaplarla zaman kaybetmemeliyiz. Akıllı olmalıyız: Elimizde ne var ne yok bilmeliyiz. Topraklarımızın altında ve üstünde değer ve refah yaratabilecek ne varsa bilmeliyiz ve bunları kullanmak konusunda çok hassas olmalıyız. Akıllı olmalıyız: Zenginlik ve refah üretirken en kıt bulunan şeyin (‘üretim faktörü’ demeli belki) ‘iyi yönetim’ olduğunu hep akılda tutmalıyız. İyi yöneticiler aramalıyız. İyi yöneticiler yetiştirmeliyiz. İyi yöneticilerle çalışmalıyız. Doğru kararların sağlayabileceği yararlar ile yanlış kararların verebileceği zararları gözden geçirmeli; yanlış kararların getireceği en büyük kaybın telafisi imkânsız olan zaman kaybı olacağını asla unutmamalıyız. Kısacası, kötü yönetimin maliyetinin çok ağır olacağını hep hatırlamalıyız. Akıllı olmalıyız: Eleştirel düşünmeliyiz. Sorgulamalıyız. Dünyanın zengin ülkelerini örnek almalı; onların nasıl zenginleştiklerini sorgulamalı; hatalarından ders almalı, tecrübelerinden yararlanmalıyız. Zengin olmak için, daha iyi yaşamak için, huzur için, barış için sadece akıllı olmalıyız!

Yeniden ‘Ulusal İhracat Kredi Kurumları’

Küresel ekonomik kriz hem gelişmiş hem de gelişmekte olan ülkelerin gayri safi milli hasılalarında belirgin düşüşlere yol açmış; buna bağlı olarak uluslararası ticaret hacmi belirgin biçimde daralmıştır. Bu durumun en önemli sebebi kriz koşulları sebebiyle küresel talepteki daralmadır. Bu noktada talebin alım gücü ile beslenmesi ve ticaretin finansmanı konusu gündeme girmektedir. Finansal krizi tetikleyen banka ve diğer finansal kuruluşlarının iflaslarının yarattığı güven bunalımı uluslararası ticaretin finansmanında kullanılan kaynakları kısıtlamıştır. Kriz dönemlerinde uluslararası ticaretin finansmanı zorlaşmaktadır. Bunun en önemli sebebi, krizin kredi riskindeki artış algısını güçlendirmesi ve ticaretin tarafları arasındaki güven ilişkisinin tesisini ya da sürdürülmesini zorlaştırmasıdır. Bu çerçevede kriz dönemlerinde ticari işlemlerin finansmanı daha kısıtlı olmakta ve ayrıca finansman maliyeti – artan risk sebebiyle – ciddi ölçüde yükselmektedir. Finansman maliyetlerindeki yükseliş; ekonomik faaliyetlerin tüm taraflarında temerrüt riskinin (borç yükümlüklerinin zamanında ve tam olarak yerine getirilememesi) arttığı yönündeki algı değişikliğine, borçlanma süreçlerinde kullanılan teminat unsurlarının fiyatlarındaki ciddî düşüşlere ve bu hususlarla bağlantılı olarak bankaların ve diğer finansal kuruluşların finansman maliyetlerinin yükselmesine dayanmaktadır. Ayrıca, başta ABD ve AB’nin önde gelen ülkelerinden başlayarak pek çok ülkede zor duruma düşen bankaların kamu kaynakları kullanılarak kurtarılması, uluslararası ticaretin finansmanında kullanılan kaynakların daralmasının ve ticaret finansmanının pahalılaşarak zorlaşmasının bir başka etkenidir. Bilindiği gibi likidite daralması (finansman kaynaklarının azalması) faiz oranlarını yükseltmekte ve finansman maliyetini artırmaktadır. Faiz hadlerindeki genel yükşeliş uluslararası ticaretten kaynaklanan alacakların finansmanının da pahalılanmasıyla sonuçlanmaktadır. Risk algısındaki negatif değişme bankaların firmalara kredi kullandırırken seçiciliğini artırmıştır. Kaldı ki küresel kriz bankalar arasındaki kredilendirme işlemlerinde dahi bir güven bunalımı yaratmıştır. Güçlenen güvensizlik ve faiz hadlerindeki genel yükseliş uluslararası ticarette satıcı firmaların vadeli (kredili) satışlarda daha çekingen davranmalarına ve daha yüksek oranlarda vade farkı istemelerine sebep olmaktadır. Dolayısıyla, güven bunalımı sadece finansal kurumların (bankaların) birbirlerini kredilendirirken ya da firmaları kredilendirirken çekingen davranmalarıyla sonuçlanmamakta; bunlara ek olarak, vadeli ticarette reel sektör firmaları da birbirlerini kredilendirmekte çekingenleşmekte ve satışlarını peşin ödeme veya akreditif gibi yöntemlere dayandırmaya temayül etmektedirler. Bu davranış tarzı temerrüt tecrübelerinin sıklaştığı dönemlerde doğal olarak özellikle yaygınlaşmaktadır. Sonuçta uluslararası ticaretin zorlaşması sonraki aşamada, kendileri doğrudan ihracat ya da ithalat yapmayan firmaların faaliyetlerini dahi daraltıcı etkiler yaratmakta ve finansal krizler kendi kendini besleyen döngüsel süreçleri başlatmaktadır. Kısacası, dünya ticaretindeki daralma şarşırtıcı değildir ve bu durumun en önemli sebeplerinden biri uluslararası ticaretin finansmanındaki daralmadır. Öte yandan, uluslararası tedarik zincirlerinin geçmişe kıyasla çok büyük ağırlık kazanması uluslararası ticaretin kesintisiz işleyebilmesi bakımında ticaretin finansmanın önemini de artırmıştır. Üretim sistemlerinin geldiği aşamada, her ölçekteki firma ihracatçı ya da ithalatçı konumunda başka ülkelerdeki firmalarla ilişki içindedir. Örneğin Türkiye’nin ithalatının çok önemli bir kısmının aramal ya da yatırım malı ithalatından kaynaklanmaktadır ve ülkenin ihracatı ancak bu malların ithalatı ile sürdürülebilmektedir. Eğer ihracatçılar ve ithalatçılar güvensizlik veya alım gücü yetersizliği gibi sebeplerle birbirleriyle ticaret yapmıyor ya da yapamıyorlarsa uluslararası ticaretin artması beklenemez. Benzer şekilde bankalar, risk algılarındaki güçlenme sebebiyle kredi vermekte isteksiz davranıyorlarsa, borç verilebilecek fonların bollaştırılması dahi toplam kredi tutarını arttıramayacak ve ticaret hacmini genişletemeyecektir. Bununla birlikte, ticaretin finansmanında esas sorunun sadece finansman bulmaktan öte ‘katlanılabilir’ maliyet düzeylerinde finansman bulmak olduğu vurgulanmalıdır. Dolayısıyla, sadece ticaretin finansmanı için ihtiyaç duyulan fonların miktarına odaklanan bir yaklaşımın da başarı şansı düşüktür. Yukarıda özetlenen şartlar altında küresel kriz, devlet müdahalesinin ve bütçe kaynaklarının kullanımı yoluyla piyasalarda ‘alım gücü yaratılmasının’ özellikle daralma dönemlerinde ne kadar önemli olduğunu bir kez daha gündeme getirmiştir. Ekonomik krizin etkileri altında ulusal ekonomilere devlet müdahalesinin arttığı görülmektedir ve krizin sonlanmasından sonra da çeşitli ülkelerde ulusal düzeyde daha müdahaleci ekonomi politikalarının izlenmesi beklenmektedir. Küresel krizle birlikte ekonomik milliyetçilik görece yükselmiştir ve bu durumun kriz sonrasında da etkilerini sürdürmesi şaşırtıcı olmayacaktır. Sanayileşmiş ülkelerdeki özel sermayeli finansal kuruluşların yaşadıkları olumsuz tecrübeler (örneğin iflaslar ya da kamusal kaynaklarla iflasların engellenmesi), uluslararası ticaretin finansmanında kamusal sermayeli finansal kuruluşların özellikle de resmi ihracat kredi kurumlarının önemini arttırmaktadır. Bu kurumların geleneksel rolü yukarıda özetlenen sıkıntıların aşılmasına katkı sağlamak bakımından ticareti ve doğrudan dış yatırımları desteklemek ve kolaylaştırmaktır. Başka bir ifadeyle, ticaret ve finansmanda güven sorununun aşılması, ticareti daraltan ve buna bağlı olarak ekonomiyi küçülten etkilerin sınırlandırılabilmesi bakımında resmi ihracat kredi kurumları ‘yeniden’ büyük önem kazanmışlardır. Bu doğrultuda, piyasalardaki güvensizliği gidermek bakımından kamusal otoritelerin direktifleriyle resmi ihracat kredi kurumları aracılığıyla ihracat kredi sigortası ve doğrudan dış yatırım sigortası başta olma üzere, çeşitli kredi, garanti ve sigorta programlarının kullanımının yaygınlaştırılması gerekli görülmektedir. İhracat kredi kurumları dünyada ilk kez Birinci Dünya Savaşı’nı izleyen ekonomik çöküş döneminde Avrupa ülkelerinde ortaya çıkmışlardır. Dünyadaki ilk ihracat kredi kurumu İngiltere’de 1919’da kurulan ECGD’dir (Export Credit Guarantee Department). Bu kurumların amacı başlangıçtan beri kendi ülkelerinde yerleşik firmaların ihracatlarını ya da doğrudan dış yatırımlarını desteklemektir. Böylelikle kendi ülkelerinin dış ticaret ve cari işlemler dengelerine katkı sağlamış olmaktadırlar. Bu kuruluşlar esas itibarıyla, kendi faaliyet alanlarındaki piyasa aksaklıklarını gidermeyi hedeflemektedirler. Burada ‘piyasa aksaklığı’ kavramıyla, üstlenilmesi gereken riskin çok yüksek olması veya iş hacminin çok küçük olması sebebiyle özel sektör firmalarının girmekten kaçındıkları sigortalama veya kredilendirme işlemlerininin normal piyasa koşulları altında – kolaylıkla – yapılamamasına işaret edilmektedir. Dolayısıyla, resmi ihracat kredi kurumları ilk ortaya çıktıkları dönemden bu yana kendi faaliyet alanlarındaki özel sektör firmalarına rakip rolünü değil de tersine bu firmaların açıkta bıraktıkları faaliyet aralıklarını tamamlayan kuruluşlar rolünü benimsemişlerdir. Bu kurumların temel amacı piyasa koşullarında faaliyet gösteren özel sektör kontrolündeki finansal kuruluşların giremediği ölçüde riskli işlemlerini yapılabilmesini sağlayarak, kendi ülkelerinin ihracatını ve doğrudan dış yatırımlarını desteklemek yoluyla ülkelerinin dış ticaret ve genel olarak ödemeler dengesine katkı sağlamaktır. İhracat kredi kurumları kendi ülkelerinin ihracatını ve dış yatırımlarını kendi ülkelerinin firmaların lehine kredi, garanti ve sigorta imkânları sunarak desteklerler. Farklı yapılarda örgütlenen ihracat kredi kurumlarından bazıları sadece sigorta ve garanti gibi gayrinakdî finansman araçlarına yoğunlaşmakta bazıları ise Eximbanklar biçiminde örgütlenerek nakdî ve gayrinakdî enstrümanları birlikte kullanırlar. Bu işlemlerde kullanılacak finansal kaynaklar da hem kendi ülkelerinin devlet bütçesinden hem de piyasa koşullarında yerli ya da yabancı kaynaklardan borçlanmak suretiyle temin edilirler. Fakat bu kurumların sağladıkları hizmetlerin özünde doğrudan doğruya finansman kaynağı olmanın ötesinde bir ‘enformasyon kaynağı’ olmaları bulunmaktadır. Başka bir ifadeyle bu kurumlar ihracatçılar, yatırımcılara ve dış ticaret ya da yatırım faaliyetlerine finansman sağlayan bankalara yurt dışındaki alıcılara ya da borçlulara ilişkin enformasyon ve teknik destek de sağlarlar. Kısacası ihracat kredi kurumları üstlendikleri fonksiyonun esası dikkate alındığında dış ticaret ve dış yatırımlarla bağlantılı olarak maruz kalınan kısa, orta ve uzun vadeli risklerin en iyi biçimde yönetimine katkı sağlarlar; en azından kendilerinden beklenen temel işlev budur. Yukarıda da ifade ettiğim gibi küresel kriz, devlet müdahalesinin ve bütçe kaynaklarının kullanımı yoluyla piyasalarda ‘alım gücü yaratılmasının’ ne kadar önemli olduğunu bir kez daha gündeme getirmiştir. Ayrıca bu dönemde ‘kredi riskinin yönetimi’ ‘eski güzel günlerde’ olduğundan çok daha güç hâle gelmiştir. Dolayısıyla bu şartlar altında, uluslararası ticaretin finansmanında kamusal sermayeli resmi ihracat kredi kurumlarının önemli rolü yeniden belirginleşmektedir.

8 Ocak 2013 Salı

Değişim üzerine

Her şey değişiyor.  Değişmeyen ne var? Hiçbir şey! Dünya değişiyor. Dünya hem kendi kendine değişiyor hem de onu insanoğlu değiştiriyor. Depremler oluyor. Yer kayıyor. Yerkürenin yüzeyi değişiyor. Denizlerin tabanı değişiyor. İnsan kazıyor, yarıyor, tüketiyor, kirletiyor. Atmosfer değişiyor.

Dünyanın içinde yol aldığı evren de değişiyor. On beş milyar yıl öncesinde gerçekleşen Büyük Patlama’dan bu yana evrenin büyüdüğü söyleniyor. Yaşlı dünyamız evrenin içindeki binlerce galaksiden birinin içinde sıradan bir yıldız olan güneşin etrafında dönüyor. Güneş de kendi etrafında dönüyor; başka yıldızların etrafında da dönüyor tabii. Bir bakıma evrenin kenar mahallelerinden birinde yerleşik olan güneş de gün gelecek sönecek. Dünya kararacak.

Zaman ilerliyor. Mevsimler birbirini izliyor. Şimdi kış. Ocağın ikinci haftası. Yağmur ve kar. Sonra bahar. Ardından güneş toprağın nemini alacak. Sonra yaz ve sonbahar gelecek. Şimdi ağaçlar kuru; yapraklar kuru. Döküldüler. Rüzgâr döktü çoğunu. Fakat mevsim değiştiğinde tomurcuklar açacak yeniden. Yapraklar çıkacak önce; sonra yeniden kurumayı bekleyerek.

Biz, insanlar da farklı değiliz. Değişiyoruz. Her anlamda değişiyoruz. Ana rahmine düştüğümüzde sadece iki hücrenin birleşmesiyle hayata başlıyoruz. Sonra gün geçmiyor ki değişmeyelim. Önce cenin, sonra fetüs, sonra bebek oluyoruz. Sonra çocuk, genç ve yetişkin. Her geçen an bedenimiz değişiyor. Duygularımız değişiyor. Düşüncelerimiz değişiyor. Algılarımız değişiyor. Her geçen gün ölüme biraz daha yaklaşıyoruz. Ölü beden başka hayatlara kaynaklık ediyor. Bedenimiz toprağa karışıyor. Başka canlara besin oluyor. Böceklere… Ağaçlara… Otlara besin oluyor bedenimiz. Bir kelebeğinkiyle kıyaslandığında sanki asırlarca yaşıyor gibiyiz ama ömrümüz o kadar kısa ki!

Yaş ilerledikçe yaşlandığımızı söylüyoruz çevremizdeki insanlara. Bu biraz üzüntü biraz da şikâyetin ifadesi. Oysa yaşlanmak ne güzel şey! Çünkü sadece yaşayan yaşlanıyor. Ölüm yaşamın kaçınılmaz sonu. Ölüm doğum kadar doğal ve sıradan. Eğer ölümlü olmasaydı, insan insan olabilir miydi? İnsanı insan yapan biraz da ölümlü olması; öyle değil mi?

Yaşam genellikle kendi gündelik seyri içinde akıp gider. Gündelik hayatın içinde esas önem taşıyan ‘şimdiki zaman’dır. Bugündür. Hatta bu andır. Geçmiş ya da gelecek gündelik akışta – hele akış da hızlıysa – hatırımıza gelmez bile. Aslında şimdiye odaklanmak çoğu zaman iyidir. Şimdiye odaklandığımızda değişimi de çok fazla sorgulamayız. Bu sebeple çocukların ne kadar hızlı büyüdüklerini, ne kadar çok değiştiklerini onları aralıklarla görenler daha iyi anlar. Fakat bazen düşüncelere dalarız ve geçmişi ya da geleceği, sıklıkla düşündüğümüzden daha çok düşünürüz. İşte öyle zamanlarda kendimizi biraz daha iyi tanırız. Kendimizi tanımak; kendimizi bilmek!

Kendimizi evrenin merkezinde görürüz çoğu zaman. Galileo’ya kadar kendini evrenin merkezinde gören insanoğlu (en azından bazıları), bunun doğru olmadığını kabullenmekte ne kadar zorlanmış. Evrenin merkezinde değil de kenar mahallelerden birindeki sıradan bir yıldızın çevresinde dönüp duran küçücük ve sıradan bir gezegenin üstündeki minicik bir varlık olan insan, sanırım, sarsılmış sıradanlığını fark ettiğinde.

İnsanlığın tecrübesinde olduğu gibi birey olarak da aynı travmayı yaşayabiliyoruz. Çocukken kardeşlerimiz, akranlarımız aramıza katıldığında her şeyin merkezinde olmadığımızı yavaş yavaş anlamaya başlıyoruz. Değişiyoruz. Evriliyoruz. Bedenimizin değişmesi gibi duygularımız ve düşüncelerimiz de değişiyor. Hatta belki kişiliğimiz de. Bizi biz yapan da değişimin ta kendisi bence. Değiştikçe bazı şeyleri daha iyi anlayabiliyoruz.

Atalarımızın geçmişi; insanoğlunun atalarının geçmişi yani, milyonlarca yıl öncesine gidiyor. En önemli atamız homo erectus diye adlandırılan dik insan. İki milyon yıl önce iki ayağının üzerinde durmaya başlayan homo erectus’tan bu yana çok değiştik. Önce homo sapien olduk yani akıllı insan. Sonra daha da akıllandık ve homo sapien sapien olduk. Yani akıllı akıllı insan. Bugün homo sapien sapieniz güya ama bence daha alacak çok yolumuz var. Daha çok değişmemiz, evrilmemiz gerekiyor. Değişmeliyiz ama gelişerek değişmeliyiz.

Evriliyoruz. Değişiyoruz. Bu topraklar, üzerinde onlarca uygarlığın yeşerdiği ve yok olup gittiği topraklar. İki milyon sekiz yüz bin yıl önce ilk insanlar Afrika’da ortaya çıktıktan sonra; Anadolu’ya gelenler, insanlık âleminin en hızlı değişenleri olmuşlar. İlginçtir: Atalarımız iki milyon sekiz yüz bin yıl önce ortaya çıktıkları hâlde son on bin yıla kadar değişim görece yavaşça yürümüş. Son on bin yıl; hatta son beş bin yıl çok hızlanmış değişimimiz. Son iki yüz elli yılı düşünelim birlikte: Değişim özellikle teknolojik anlamda nasıl inanılmaz ölçülere ulaşmış, değil mi?

Fakat yaşadıklarımdan ve okuduklarımdan anladığım bir şey var ki zaman zaman değişim ileriye değil geriye doğru da olabiliyor. Belki yeniden iki yerine dört ayak kullanmaya kalkışacak kadar değil. Fakat özellikle aklımızı kullanma konusunda geriye doğru gidebiliyoruz bazen. Örneğin ‘akıl tutulmaları’ yaşanabiliyor. İçinde bulunduğumuz çağda ‘akıl tutulması’ kavramını sıkı sık düşünmek zorunda hissediyorum kendimi.

İnsanın insana zulmü hâlâ bitmiş değil örneğin. Savaşlar hâlâ tatsız bir dünya gerçeği. Hâlâ ilkel zamanlarımızdaki özelliklerimizi içimizde barındırıyoruz. Güya akıllıyız fakat, aklımızı ne için ve ne kadar kullanıyoruz; bu şüpheli.

Bütün bunlar üzerinde çok uzun süre konuşulabilecek kadar karmaşık konular. Fakat son derece basit bir kavram gibi görünen ‘değişim’ konusu bende bütün bu düşünceleri uyandırıyor. Örneğin, toplumların değişimi de aklıma gelen hususlardan bir tanesi…

Kişiler gibi toplumlar da değişiyor. Bu, kimi zaman yavaş, kimi zaman hızlı oluyor. Daha önce de söyledim ya; bireylerde olduğu gibi gündelik hayatın akışı içinde toplumlar da değişimi çoğunlukla iyi algılayamayabiliyorlar. Aslında bazen sonradan ‘tarihî kırılma dönemi’ diye anılan dönemlerde bile böyle oluyor bu. Olayların üzerinden on yıllar, yüz yıllar geçtikten sonra, kendi zamanında son derece sıradan görünen bir dizi değişimin nasıl kırılmalara yol açtığı daha bir belirginleşiyor.

Kısacası bence dünya tarihi, uygarlık tarihi, insanlık tarihi, ne derseniz deyin ya da meselâ bir ülkenin, bir toplumun tarihi aslında ‘değişimin tarihi’dir!

Üstelik değişmek de iyi bir şey bence. En azından bazı durumlarda. En azından bazıları için. Fakat değişmek bu kadar kaçınılmaz olmasaydı bile ben değişmeyi tercih ederdim. Bence insan değişmeyi kendisi istemeli. İyiye doğru değişmeyi, gelişmeyi istemeli. Gelişmek, bugün olduğunuzdan daha öteye geçmek demek; daha ileriye gitmek demek. Ben şahsen değişmek, gelişmek istiyorum. Daha gelişmiş bir insan olmak istiyorum. Meselâ kendimi daha iyi tanımak istiyorum. Hayatın anlamını kavramak istiyorum. Hakikati arıyorum. Siz hakikati buldunuz mu bilmiyorum; ben hâlâ arıyorum. Daha yolun en başında olduğumu hissediyorum. Herhalde ölünceye kadar da sürecek bu arayışım.

Diyebilirsiniz ki “Değişim konusunu konuşurken hakikat kavramı üzerinde durmanın ne gereği var?” Bence var. En azından bunların ilişkili konular olduklarını düşünüyorum. Örneğin, şu soruları sormam lazım. Hakikat de zamanla değişebilir mi; ya da kişiye göre değişebilir mi mesela? Yoksa hakikat zamandan, mekândan, kişilerden bağımsız ‘mutlak’ mıdır?

Aklımız bize tanrının verdiği en önemli niteliğimiz. Bizi diğer bütün canlılardan ayıran özelliğimiz akıl. Aklım bana ‘kayıtsız şartsız’ kabul edebileceğim herhangi bir doğru olamayacağını söylüyor. Biraz önce değişimle hakikatin ne ilgisi olduğunu tartışırken söylemeye çalıştığım asıl buydu işte. Burada ilk akla gelen sorulardan biri, kişinin “dogmalar karşısındaki tutumunun ne olduğu”, değil mi? Öyleyse dogma ne? Doğruluğu tartışılmaksızın kabul edilen, asla eleştirilemeyen, her şart altında kesin ve değişmez sayılan görüştür dogma. Dogma olan görüş akıl süzgecinden geçirilmez. Dogma olan görüş mutlak olarak doğrudur. Dogma olan görüş tartışılamaz, eleştirilemez, yargılanamaz ve asla değişmez. Hep aynıdır! Eğer herhangi bir görüşe burada belirttiğim biçimde yaklaşılıyorsa o görüş dogmadır. Öyleyse değişime bakışımızla dogmalara yaklaşımımız arasında da bir bağ olsa gerek.

14 Şubat 2012 Salı

Sanayileşmenin Gizli Tarihi

Dünya ekonomisi, tarihi bir kırılma döneminden geçiyor. Sanayileşmiş ülkeler belki de daha önce benzeri görülmemiş bir sarsıntı içinde kendi çıkış yollarını bulmaya çalışırlarken, konuyla ilgilenenlerin tümü için iktisat tarihi okumak son derece faydalı olabilir. İktisat tarihi sadece iktisat öğrencilerini değil ekonomik sistemin işleyişinde rolü olan herkesi; elbette iş adamlarını ve profesyonel yöneticileri de yakından ilgilendiriyor. En azından, ilgilendirmeli! İlgilendirmeli çünkü, iktisat tarihinin karanlık dehlizlerinde bugüne ışık tutabilecek ve yarın için gerçekçi bir vizyon oluşturulmasına katkı sağlayabilecek yığınla ders var. Türkiye bir yandan küresel krizin etkilerini asgariye indirebilmek için gayret gösterirken, bir yandan da sonraki aşamada öne geçebilmek, atılım yapabilmek için ne yapabileceğini tartışıyor. Örneğin, yerli otomobil veya girdi tedarik sistemi projeleri bunlardan ilk akla gelen ikisi. Girdi temininde dışa bağımlılığın aşılması, kronikleşen cari açık sorunun çözümü için şart. Yerli otomobil üretimi ise bir bakıma Türkiye ekonomisindeki yapısal dönüşüm kaygısının sembolü olarak kamuoyunun gündeminde. İşte bütün bu konular ele alınırken başkalarının tecrübelerinden yararlanmak hayatiyet kazanıyor. Pekâlâ, başkalarının tecrübelerine dair bilmemiz gereken nedir o hâlde? Bu önemli soruya cevap arayan başkaları da var. Örneğin, Cambridge Üniversitesi Ekonomi Fakültesi’nden Koreli kalkınma iktisatçısı Doçent Dr. Ha-Joon Chang. Ha-Joon Chang son yirmi beş yılını sanayileşme, kalkınma ve küreselleşme konuları üzerinde ders vererek ve yazarak harcamış bir akademisyen. Bu konular üzerinde düzinelerce makalesi ve on üç kitabı bulunan Dr. Chang’ı uzun bir süredir şahsen tanıyorum. Ha-Joon’un yıllar önce İngilizce aslını okuduğum orijinal adı Bad Samaritans, yani ‘Kötü Samiriyeliler’ olan kitabı, sanayileşerek kalkınmak isteyen gelişmekte olan ülkeler için ufuk açıcı nitelikte. Bu kitabı İngilizce aslına erişimi olmayanların da okuyabilmesi için – yığınla meşguliyetimin arasında – Sanayileşmenin Gizli Tarihi adı altında Türkçe’ye çevirdim. Çeviri Epos Yayınları tarafından yayınladı. Sanayileşmenin Gizli Tarihi’ni sanayicilerin, özellikle de OSTİM’deki gibi son derece sınırlı kaynaklarına rağmen çok büyük işleri başarma azmine sahip küçük ve orta ölçekli işletmelerin başındaki girişimcilerin ve yöneticilerin mutlaka okumaları gerektiğini düşünüyorum. Chang kitabında, kendi tabiriyle Kötü Samiriyeliler’in, yani zengin Batılı ülkelerin ve Güney Doğu Asya’dan Japonya, Singapur, Hong Kong ile Kore’nin nasıl sanayileştiklerini bütün cepheleriyle ortaya koyuyor. Hem de bu konuda doğru olmadığı hâlde doğruymuşcasına ve sıklıkla tekrarlanan hususları tüm çıplaklığıyla deşifre ederek. Bunu yaparken öylesine çarpıcı ve ikna edici argümanlar ileri sürüyor ki okuyucu ‘safsata’nın nasıl ‘gerçek’mişçesine sunulduğunu gördüğünde hayrete düşüyor. Kitap özellikle devletin ekonomideki rolünün yeniden sorgulanması için çok yararlı örnekler sunuyor. Örneğin, Türkiye’de yerli bir otomobil üretimi tartışılırken Japonya’nın Toyota ve Kore’nin Hyundai konusundaki tecrübeleri son derece öğretici. Toyota’nın, Hyundai’nin veya Nokia’nın adlarının anıldığı paragraflarda zengin ülkeler grubuna geç katılan ülkelerin sanayileşmeyi aslında büyük ölçüde devletin türlü biçimlerdeki desteğiyle başardıklarını görüyorsunuz. İngiltere’nin, Fransa’nın, Almanya’nın veya eski bir İngiliz sömürgesi olan Amerika Birleşik Devletleri’nin sanayileşme süreci de kitapta ayrıntısıyla anlatılıyor. ‘Bebek endüstrilerin korunması’ tezinin gerçekteki mucidi Alexander Hamilton tarafından uygulamaya konulan politikaların modern ABD’nin yaratılmasındaki rolünü öğrenince sarsılıyorsunuz. Kendileri ‘korumacı’ politikalar vasıtasıyla zenginleşenlerin şimdi gelişmekte olan ülkelere ‘serbest ticaret’ methiyesi düzdüklerini anlayınca samimiyetlerinden şüphe ediyorsunuz. Bu sayfalarda daha önce de yazdığım gibi mevcut kriz, günümüzde gelişmekte olan ülkelere akıl hocalığı yapmayı seven sanayileşmiş ülkelerin, kendi menfaatleri söz konusu olduğunda başkalarına önerdiklerinden çok farklı politikalar uyguladıklarını gösteriyor. O hâlde, sanayileşme politikamızı şekillendirirken sanayileşmiş ülkelerin tarihsel süreç içerisinde kendi sanayileşme politikalarını nasıl şekillendirdiklerini kılı kırk yararak incelememiz gerekiyor; doğruyla yalanı, propagandayla bilimi ayırt ederek tabii. Son olarak not etmek istediğim husus şu: Türkçe baskıya bir önsöz yazıp yazamayacağını sorduğumda Ha-Joon bana “Türkiye hakkında pek az bilgisi olduğunu” söyledi. Oysa metinde Türkiye’nin adı sadece birkaç kere geçtiği hâlde bu kitabın Türkiye hakkında yazıldığını düşünmemek neredeyse imkânsız! Emin Akçaoğlu emin.akcaoglu@ieu.edu.tr Bu yazı Dünya Gazetesi’nin eki olarak dağıtılan OSTİM Organize Sanayi Gazetesi’nin Şubat 2012 sayısında yayınlanmıştır.

Bir yabancı sermaye stratejimiz var mı?

Pek çok başka ülke gibi Türkiye de yabancı sermayeli doğrudan yatırımları (doğrudan dış yatırımları ya da kısaca dış yatırımları) çekmek konusunda büyük gayret içinde. Bu yöndeki çalışmalarda bütün dünyada, öncelikli görevleri kendi ülkelerine dış yatırım çekmek olan yatırım promosyon ajanslarından yararlanılıyor. Hükümetler bu konuda öylesine gayretliler ki bazı ülkelerde birden fazla yatırım promosyon ajansı bile bulunabiliyor. Türkiye’nin de 2006 yılının ortasından bu yana bir yatırım promosyon ajansı var: Yatırım Destek ve Tanıtım Ajansı.

Yabancı sermayeli yatırım çekme yarışına girişen ülkeler sadece azgelişmişler ülkeler değiller; gelişmiş ülkeler de dış yatırım peşindeler. Hatta kimi durumlarda potansiyel yatırımların peşindeki ülkeler birbirleriyle kıyasıya rekabete girişiyorlar. Akademik literatürde ‘politika rekabeti’ (policy competition) adıyla anılan bu tür yarışmalar kimi hallerde, yatırımlara evsahipliği yapmak isteyen ülkelerin kendi aralarında, yatırımcı çokuluslu şirketler karşısında kıyasıya bir teşvik (belki de taviz) yarışına girişmeleri biçiminde açığa çıkıyor. Tabii ‘politika rekabeti’ kavramı her zaman “ben öteki ülkeden daha fazla teşvik veriyorum” şeklinde olmak zorunda değil. Genel olarak yatırım ortamının iyileştirilmesi yönündeki çabalar ve ‘yatırım oyununun kurallarını kurumsal bir çerçeve içine oturtma’ yönündeki girişimler de aynı kapsamda değerlendiriliyor.

Peki gelişmiş ya da gelişmekte olan tüm ülkeler dış yatırım çekmek için kıyasıya rekabet içinde olduklarına göre “yabancı sermayeli yatırımlar ‘her durumda’ iyidir” diyebilir miyiz? Şahsen bu tür yaklaşımları yetersiz ve kolaycı görüyorum. Aynı şekilde “yabancı sermayeli yatırım ‘her durumda’ kötüdür” yaklaşımının da yetersiz ve kolaycı olduğunu düşünüyorum.

Büyük bir nüfusumuz, ciddi boyutlarda bir işsizlik sorunumuz ve hızla ilerleyen iletişim teknolojisinin de etkisiyle gittikçe daha çok tüketmeyi arzulayan gençlerimiz var. Bu taleplerin karşılanması daha öncekilerin olduğu gibi bugünkü hükümetin de en büyük sorumlulukları arasında. Bunlar sadece bize özgü sorunlar da değiller. Almanya gibi dev bir ekonomi bile benzer sorunlarla baş etmeye çalışıyor. Dolayısıyla istihdam yaratan ekonomik büyümeye ihtiyaç var. Bu ise yatırım yapılmasını gerektiriyor. Oysa bu çapta yatırımların sadece yerel sermaye birikimi ile yapılması mümkün değil. Zaten yerel sermayenin yatırım seçeneklerini de sadece yurt içi ile sınırlamak ne mümkün ne de doğru. Kaldı ki sermayenin doğduğu ve birikmeye başladığı ülkenin sorunlarına ‘kâr ve büyüme saiklerinin ötesinde’ hassasiyet göstermesi beklenemez. Bu tür hassasiyetler sermayeye hükmeden kişilerde bulunabilir ama sistemin mantığı maalesef kişisel hassasiyetleri öne çıkarmaya hiç elverişli değil. Ayrıca dünya ekonomisinin bize dayattıkları karşışında çok fazla seçme şansımız da yok; uyum sağlamak zorundayız. Bu şartlar altında, yatırımcı sermaye için gözlerin dışa çevrilmesi doğal.

Yeniden önceki konuya, yani “yabancı sermayenin ‘her durumda’ iyiliği ya da kötülüğü” konusuna dönersek, her konuda olduğu gibi sağduyu esasına dayanan bir yaklaşıma ihtiyaç duyduğumuz ortada. Bu ise bir ‘stratejik perspektif’i gerektiriyor.

Sanırım tartışmaya yabancı sermayeli doğrudan yatırımın ne olduğunu çözümleyerek başlanması gerekiyor. Bazen sorular cevaplardan çok hem de çok daha önemli olabiliyor. Dolayısıyla cevap vermek yerine soru sormak belki de daha faydalı olabilir; en azından bu yazıda. O hâlde sonraki yazılarda cevaplandırmak üzere bir dizi soru soralım isterseniz. Örneğin: Her sınırötesi doğrudan yatırım sermaye transferini gerektirir mi? Yatırım nedir? Doğrudan dış yatırım nasıl yapılır? Mevcut işletme ya da tesislerin devralınması yoluyla mı; yoksa yeni işletmelerin kurulması veya yeni tesislerin inşa edilmesi biçiminde mi? Diyelim ki bir başka ülkede yerleşik bir firma gelip Türkiye’de yerleşik yerli bir firmayı ve o firmaya ait olan üretim tesislerini satın alıyor: Bu bir yatırım mıdır? Her türlü yatırım sermaye stokuna net katkı sağlar mı? Eğer sözü edilen devir işlemi sonrasında bir yenileme, iyileştirme veya kapasite artırımı yoksa Türkiye’nin sermaye stoku artar mı? Her türlü yatırım istihdamı artırır mı? İstihdam etkisi olumsuz olan yatırımlar da var mı? Varsa getirisi hem işletme hem de toplumsal etkileri bakımından ne olur? El değiştiren tesisi satan yerli sermaye sahibinin eline geçen mali sermaye Türkiye’de bir ‘yeni yatırım’ın finansmanında kullanılırsa ne olur; Türkiye’den çıkarsa ne olur? Yabancı sermayeli şirketlerin dağıtılmayan kârlarının yeniden yatırılması yurt dışından içeriye herhangi bir sermaye transferi olmaksızın evsahibi ülkedeki yabancı sermayeli doğrudan yatırım stokunu artırır mı? Bizim için hangi sektörler öncelikli olmalı? Madencilik sektöründeki yabancı sermayeli doğrudan yatırımlarla, imalat ya da hizmetler sektörlerindeki doğrudan yatırımların ülke ekonomisi üzerindeki etkileri farklı mıdır? Yabancı sermayeli her yatırım evsahibi ülkeye teknoloji transferini garantiler mi? Peki yabancı sermayeden ne bekliyoruz? Önceliklerimiz neler? Yabancı sermaye çekmek için biz ne yapmalıyız? Tanıtım mı? Yeter mi peki?

Söyledim ya 2006’dan bu yana bizim de bir yatırım promosyon ajansımız var. Ajansımız var da bir yabancı sermaye stratejimiz var mı? İşte bundan pek emin değilim. Oysa, Türkiye’nin bu tür sorulara cevap verebilen bir stratejik perspektife; bir başka ifadeyle bir ‘yabancı sermaye stratejisi’ne çok ihtiyacı var. Her alanda olduğu gibi...


Emin Akçaoğlu
emin.akcaoglu@ieu.edu.tr

Bu yazı Dünya Gazetesi’nin eki olarak dağıtılan OSTİM Organize Sanayi Gazetesi’nin Ocak 2012 sayısında yayınlanmıştır.

19 Aralık 2011 Pazartesi

SFinance Emin Hocamızla görüştü.

Bu röportaj İzmir Ekonomi Üniversitesi Uluslararası Ticaret ve Finansman Bölümü öğrencileri tarafından çıkarılan SFinance adlı derginin ilk sayısında yayınlandı.

“Deyim yerindeyse tilkinin dönüp dolaşacağı yer kürkçü dükkanı. Hacettepe Üniversitesi’nden hocam rahmetli Tuğrul Çubukçu, bana yıllar önce, ‘Oğlum sen bu mikrobu kaptın bir kere; er ya da geç akademiye döneceksin. Söylemedi deme; göreceksin’ demişti.”

“Unutmayın elinizde öyle bir şans var ki altın kıymetinde. Burada, üniversitede öğrencisiniz ve bu ülkede sizin gibi öğrenci olmak için nelerini feda edebilecek insanlar var.”

SFinance: Bize biraz kendinizden bahseder misiniz?
Emin Akçaoğlu: On beş yıl bankacılık sektöründe çalıştım. Üniversiteyi çok sevdiğim için döndüm dolaştım üniversiteye geldim. Deyim yerindeyse tilkinin dönüp dolaşacağı yer kürkçü dükkanı. Hacettepe Üniversitesi’nden hocam rahmetli Tuğrul Çubukçu, bana yıllar önce, “Oğlum sen bu mikrobu kaptın bir kere; er ya da geç akademiye döneceksin. Söylemedi deme; göreceksin” demişti. Dediği gerçekten de doğruymuş; yıllar sonra yeniden akademik hayata döndüm. Aslında endüstrideyken de üniversiteden hiç kopmadım. Daha önce Başkent ve Çankaya üniversitelerinde dersler, başka üniversitelerde seminerler verdim. Örneğin, Koç Üniversitesi’nde Executive MBA Programı’nda düzenli seminerler verdim. Bütün bu tecrübeler esnasında hep ‘er ya da geç bu işi yapmalıyım çünkü bu işten gerçekten keyif alıyorum’ diye düşündm.
SFinance: Daha önce Türk Eximbank’ta görev aldınız ve şimdi akademisyen olarak görev yapmaktasınız. İkisini karşılaştırdığımızda benzer ve farklı yönleri nelerdir? Akademisyenlik ve iş hayatına atılmak arasında kalan öğrencilere tavsiyeleriniz nelerdir?
Emin Akçaoğlu: Ben hem endüstriyi hem de akademisyenliği biliyorum. Şöyle bir görüşüm var: İkisini karşılaştırdığımız zaman akademisyenlik bir defa endüstriye kıyasla kendinizi daha özgür hissettiğiniz bir yer. Eğer okumayı, yazmayı, öğrenmeyi ve öğretmeyi seviyorsanız akademi muhteşem bir yer. Eğer aklınızın bir kenarında evet ben de öğrenmeyi çok seviyorum gibi bir düşünce varsa akademisyenlik iyi bir seçenek olarak düşünülebilir. Mesela ben öğrenciyken üniversitede sürekli arkadaşlarıma ders anlatırdım. Öğretmenliğe daha o zamanlarda başlamışım aslında. Birisi bu konuyu anlamadım diye gelince ben de zevkle yardımcı olurdum. Sizlerin de ders anlatmaya eğilimi var mı? Okumayı seviyor musunuz? Bundan keyif alıyor musunuz? Öğrenmeyi seviyor musunuz? Bu soruların cevabı çok önemli. Öğrenmeyi sevmeyen birinin öğretmeyi sevmesi zordur. Yeni şeyleri merak ediyor musunuz? Araştırma yapmayı seviyor musunuz? Kafanızın içinde sürekli sorular var mı? İşte akademisyenlik böyle bir şey. Peki ya endüstri nasıl bir yer? Gündelik hayatın koşturmacası o ortamda çok daha yoğun hissediliyor. Sürekli telefonlar çalıyor, müşteriler geliyor, sorular soruluyor... İş ortamında ekip çalışması akademidekinden çok daha belirgin biçimde gerekiyor. Fakat akademisyenlikte bir odadasınız, kendiniz çalışıyorsunuz, araştırma yaparken birileri ile iş birliği yapıyorsunuz ama ders verirken yalnızsınız. Tabi ki yine öğrencilerinizle birlikte olmak, onları anlamak zorundasınız. Onlarla işbirliği yapmak zorundasınız ama neticede, akademisyenlik daha bağımsız çalışılabilen bir ortam sağlıyor. Endüstri zamanın çok daha hızlı aktığı, çok daha yoğun ekip çalışması gerektiren bir ortam. Büyük çoğunluğunuz endüstride çalışmak istiyorsunuz. Bu kötü bir şey mi? Hayır değil. Orada da bir takım cazip şeyler var. Mesela genel olarak endüstride kazancınız daha yüksek olabilir. Akademisyenliğe kıyasla daha çok para kazanabilirsiniz. Endüstride daha hareketli bir hayatınız olabilir. Bu anlamda işinizle bağlı olarak yurt içinde ve yurt dışında daha çok seyahat edebilirsiniz. Endüstri bir de yaptığınızı görebildiğiniz bir yerdir. Akademisyenlikte yaptığınız işin sonuçlarını iki şekilde alabilirsiniz. Örneğin, araştırmalarınızın sonuçları anlamında. Bunun dışında bir de akademide, öğrencilerinizde çalışmalarınızın sonuçlarını görürsünüz. Öğrencilerinizin okulu bitirip iş hayatına girdikleri zaman ne kadar başarılı oldukları; ne kadar talep edildikleri gibi. Onları iş yapan insanlar olarak gördüğünüz zaman, yaptığınız işin sonuçlarını daha iyi algılama şansı bulabiliyorsunuz. İkisi arasında kalan bir öğrenciyseniz; yani akademisyen mi olayım yoksa üniversiteden mezun olduğumda doğrudan iş hayatına mı atılayım diye düşünen biriyseniz kendinizi bu açılardan değerlendirin. Mesela öğrenmeyi sevmek, insan ilişkileri, sabır... Bütün bu hususları düşünmenizde fayda var. Akademisyen iseniz sabırlı olmanız gerekiyor. Endüstride de gerekiyor ama akademisyenlikte farklı boyutta gerekiyor. Beklentiniz ne iş hayatından? Bu konularda kendinizi gözden geçirmeniz gerekiyor ve bir karara varmanız gerekiyor. Akademi aynı zamanda endüstriye kıyasla bazı açılardan daha yorucu bir çalışma süreci getiriyor. Çünkü akademisyen olabilmeniz için lisansı tamamladıktan sonra en az iki yıllık bir yüksek lisans dönemine girmeniz lazım. Gerçi bir yıllık programlar da var artık. Ondan sonraki aşamada doktora yapmanız lazım ki o da çok başarılı iseniz üç yılda biter. Ama normalde dört beş yıl gerektirir. Akademik unvanlar anlamında ilerlemek, doçentlik ve daha sonra profesörlük aşamalarını önünüze getiriyor. Bunların her birinin bir takım koşulları var. Böyle bir sürecinden içinden geçmeye hazır olmanız gerekiyor. Hangisini tavsiye ederim derseniz, adamına göre değişir derim. Yalnız şunu tavsiye ederim ki akademisyen de olsanız endüstride de çalışsanız, diğer tarafı bütünüyle ihmal etmeyin. Akademisyen olursanız endüstriden de uzak kalmamanız gerekli bence. Dolayısıyla endüstri ile ilişkinizi sürdürmeniz lazım. Endüstride çalışırsanız eğer, hiçbir zaman öğrenmeyi kesmeyi bırakmamanız lazım. Ölünceye kadar okuyacaksınız. Sürekli öğreneceksiniz. Sürekli öğrenmezseniz çok kısa zamanda modası geçmiş adamlar haline gelmeniz an meselesi. Her durumda mutlaka kesintisiz öğrenmeyi bir ilke edineceksiniz.
SFinance: Yüksek lisansınızı İngiltere’de Loughborogh üniversitesinde para ve bankacılık üzerine yaptınız. Yurt dışında yüksek lisans yapmak size ne gibi katkılar sağladı? Yurt dışında yüksek lisans yapmak isteyen öğrencilere ne gibi tavsiyelerde bulunabilirsiniz?
Emin Akçaoğlu: Yüksek lisansınızı yurt dışında ya da yurt içinde de yapabilirsiniz. Önemli olan yüksek lisansınızı iyi üniversitelerde yapmaktır. Eğer yüksek lisansınızı yurt dışında yapma imkanı bulursanız sakın kaçırmayın. Bu imkanları bulabilir misiniz ya da sunulan imkanlardan yararlanabilir misiniz? Bu imkanlardan yararlanamamanız için hiç bir sebep yok. Bana göre her şey önce kendine güvenmekle başlıyor. Üniversite üçüncü sınıf bu süreçte önemli bir dönem. Bu dönemde hazırlıklarınızı yapmaya başlarsanız mezun olduktan sonra işiniz kolaylaşır. Eğer okulu bitirdikten sonra yüksek lisansa hemen başlamayı düşünürseniz, önümüzdeki yılın ilk döneminde yurt dışındaki üniversitelere başvurabilirsiniz. Ama benim tavsiyem eğer akademik hayata girmek gibi bir kaygınız yoksa; yani endüstride çalışacaksanız, yüksek lisansınızı üç ya da dört yıl çalıştıktan sonra yapmanızdır. Çünkü ne istediğinizi, hayattan beklentilerinizi ve hangi alanda yüksek lisans yapmak istediğinizi o dönemde muhtemelen daha iyi biliyor olacaksınız. Fakat şimdiden TOFEL, IELTS, GRE, GMAT sınavlarına hazırlanmanızı öneririm. Bunlara ek olarak ezbere dayanmadan; öğrenerek genel not ortalamalarınızı 3’ün altına indirmemeye çalışmanızı öneririm. 3 ortalama bir eşik. Eğer not ortalamanız bu eşiğin altındaysa yine de burs alabilirsiniz, istediklerinizi de gerçekleştirebilirsiniz. Fakat eğer ortalamanız bu eşiğin üzerindeyse eliniz kuvvetlenir. Sakın ola ortalamanızı yüksek tutacaksınız diye doğrudan nota odaklanıp, not almak için her şeyi yapan öğrenciler olmayın. Çünkü o zaman siz zarar görürsünüz. Esas olan öğrenmektir. Not ortalamanız düşük diye avantajınızı yitirmesiniz.
Yurt dışında yüksek lisans için nasıl burs bulabileceğinize dair coğrafyaya göre bir tasnif yaparsak; iki kaynaktan burs alabilirsiniz: Bu amaçla hem yurt içinden hem de yurt dışından alabileceğiniz burslar var. Türkiye’de bulabileceğiniz burslardan biri 1416 Sayılı Kanun kapsamında verilen devlet bursu. Milli Eğitim Bakanlığı’nın ve ÖSYM‘nin sitelerinde bu bursa ilişkin bilgiler var. Mecburi hizmet karşılığında yurt içinden alabileceğiniz kamu kurumları tarafından verilen başka burslar da var. Örneğin Devlet Memurları Kanunu kapsamında kamu kurumları tarafından kullandırılan burslar. Bu bursları kullanmanız durumunda yurt dışında kaldığınız her yıla karşı iki yıl zorunlu hizmetiniz oluyor. Eğer Maliye Bakanlığı’nda, Hazine Müsteşarlığı’nda, Merkez Bankası’nda, Ekonomi Bakanlığı’nda veya diğer bankanlıkların merkez teşkilatlarında çalışıyorsanız bu tür burslardan da yararlanabilirsiniz. Tabii eğer buralarda çalışmaya uzman yardımcısı ya da müfettiş yardımcısı olarak başlamışsanız, müfettiş ya da uzman olduktan sonra kurumlar sizi yüksek lisans yapmak için yurt dışına gönderiyorlar ve bütün masraflarınızı karşılıyorlar. Yurt dışında bulunduğunuz süre içinde yurt içinde mevcut maaşınızın %60‘ını da size ödüyorlar ve kurum içindeki görevinizin başındaymışcasına bütün özlük haklarınız devam ediyor. Yurt içi kaynaklı burslara devam edersek TEV yani Türk Eğitim Vakfı bursu ki bunun mecburi hizmet yükümlülüğü yok; ve bazı şirketlerin çalışanlarına sağladıkları burs imkanları da var.
Yurt dışı kaynaklı burslara baktığımızda başka hükümetlerin vermiş oldukları çeşitli burslar var. Bu hükümetlerin vermiş oldukları bursları eğer yanlış hatırlamıyorsam Milli Eğitim Bakanlığı Yurt Dışı Yükseköğretim Genel Müdürlüğü takip ediyor. Hükümet bursları kapsamında düşünülecek bursların yanı sıra Avrupa Birliği’nin verdiği Jean Monnet bursunu, ayrıca yurt dışındaki üniversitelerin vermiş oldukları diğer bursları da araştırabilirsiniz. Jean Monnet bursu karşılıksız gayet iyi bir burs. Hatta bu bursun çok yakın zamanda İzmir Ekonomi Üniversitesinde sanırım bir tanıtım toplantısı oldu. British Council’ın ve İngiliz hükümetinin vermiş olduğu burslar da karşılıksızdır. Yurt dışındaki üniversitelerce verilen burslar da cazip olabilir. Tabii ‘teaching asistant’ olmak gibi bir sorumluluk da verebilirler size. Bu eğitiminiz yanında yükünüzü biraz ağırlaştırsa da ek olarak birçok fayda sağlayabilir. Bunları yaparken cesaretli olun, söylediğim sınavları yani TOEFL, IELTS, GRE, GMAT sınavlarını almanızda fayda var. Yurt dışındaki üniversitelerden burs almaya çalışılıken size mutlaka bazı sorular sorulacaktır. Örneğin, bizim üniversitemize geldiğinizde gerçekleştirmeyi düşündüğünüz hedefleriniz nelerdir? Sizi neden seçelim? Bunu sizden önce yazılı daha sonra sözlü olarak ifade etmenizi isteyeceklerdir. Bu sebeple kendinize şimdiden birer ‘Statement of Purposes’ hazırlayın.
Yurt dışına çıkmak için elinize geçen her fırsatı mutlaka değerlendirin. Bu sadece yüksek lisansla da sınırlı değil. Eğer yurt dışında çalışma imkanı bulduysanız, onu da kaçırmamanızı tavsiye ederim. Bu tavsiyenin temel sebebi de başka insanlarla tanışmak, başka kültürleri tanımak ya da yeni ortamlarda bulunmak yoluyla edineceğiniz tecrübe. Her şey bir yana bu tür tecrübeler, insanın ufkunu açıyor. İnsanı daha hoşgörülü yapıyor. Bazı şeyleri anlamanızı kolaylaştırıyor. Yurt dışına gitmek sanıldığı kadar zor değil. Karşıda sakız adası var. Bu sezonda 10 euroya gidip gelmek mümlün. Eğer yeşil pasaportunuz varsa vize almadan gidebilirsiniz. Ben sizin yerinizde olsam birkaç arkadaş toplanıp sırt çantamı alıp üniversite bitmeden mutlaka giderim. Bunlar size çok şey katar. Bence her türlü seyahat imkanı değerlendirin. Farklı kültürleri tanıyın. Dil bilginize katkı sağlarsınız; en önemlisi yabancı dilinizi kullanmak konusunda kendinize olan güveniniz artar.
SFinance: Doğrudan yabancı yatırımlar açısından hangi sektörler daha elverişlidir?
Emin Akçaoğlu: Doğrudan yatırımlar konusu çok önemli bir konu. Bütün sektörler bu şekildeki yatırımlar için elverişli olabilir. Sektör ayırımı yapmak doğru olmaz. Siz uluslararası ticaret ve finansman okuyorsunuz. Uluslararası ticaret kavramının içinde sadece yurt dışına mal satmak ve yurt dışından mal almak yani sadece ihracat ve ihracat yok. Türkçe’deki uluslararası ticaret kavramının İngilizce’deki “international business” kavramına karşılık geldiğini düşünüyorum. Bu, ihracat ve ithalatın yanı sıra yurt dışında gündeme gelebilecek pekçok faaliyet yöntemini de içeriyor. Örneğin yabancı sermayeli doğrudan yatırımlar ya da sözleşmelere dayanan fason üretimi, uluslararası lisanslama, uluslararası franchising gibi başka faaliyet yöntemleri de var. Öğreniminiz sırasında hem ithalat ve ihracat anlamında hem de diğer uluslararası faaliyet modları hakkında bilgilenmeniz gerekiyor. Çalıştıkça, okudukça göreceksiniz ki çokuluslu şirketler ve onların yaptıkları doğrudan yatırımlar hemen hemen bütün sektörlerde aslında bugünün dünyasının nasıl bir dünya olduğu konusunda çok belirleyici. Eğer sorunuza dönersek, öncelikli sektör denilebilecek, zamandan bağımsız bir şey yok ama belli dönemlerde belli sektörler belirginlik kazanır. 1995’ten beri uluslararası şirketler ve bunların doğrudan yatırımları hakkında, Birleşmiş Milletler Ticaret ve Kalkınma Teşkilatı UNCTAD tarafından her yıl yayınlanan ve bütün dünyada dikatle takip edilen bir rapor var: World Invesment Report – dünya yatırım raporu. Bu raporun bu seneki konusu “non-equity investmen modes” idi. Yani yabancı sermayeli doğrudan yatırımların, doğrudan sermaye aktarımı gerektirmeyen türleriydi. Bu konu daha çok hizmet sektörünü akla getiriyor. Yanlış hatırlamıyorsam geçen yılki ya da bir önceki yılki raporun konusuysa altyapı sektöründe yabancı sermayeli doğrudan yatırımlardı. Görüyorsunuz, tüm sektörlerde yabancı sermayeli doğrudan yatırımlar var.
SFinance: 7 Temmuz 2011 tarihli “ gözünüz dışarıda olsun. Kormayın eşiniz bu defa kızmaz.” Başlıklı makalenize istinaden sizin de bahsettiğiniz gibi Türk firmalarının yurt dışındaki doğrudan yatırımlar konusu Türk Eximbank’ın faaliyet alanına girmektedir. Fakat Türk Eximbank’ın Türk firmalarının dış yatırımlarının desteklenmesi konusundaki hâlâ yapması gereken işler olduğu anlaşılıyor. Bu durumun sebebi Türk firmalarının bu konudan ve doğrudan dış yatırımların öneminden yeterli ölçüde haberdâr olmaması mıdır? Yoksa bu durum Türkiye’de birçok alanda yaşandığı gibi bazı şeylerin sadece söylemde kalmasından ve Türk Eximbank’ın bu konuya yeterli ölçüde ilgi göstermemesinden mi kaynaklanıyor?

Emin Akçaoğlu: Bu soru cevabı zor bir soru. Çünkü, ben Türk firmalarının dış yatırımları konusunda aşağı yukarı 15 -20 yıldır uğraşıyorum. Öyle toplantılara girdim ki o toplantılarda doğrudan doğruya karar vericiler de vardı. Mesela bir seferinde, zamanın Dış Ticaret Müsteşarı Tuncel Kayalar’a bir briefing (bilgilendirme) vermeye çağırdılar. Ondan önce de Dış Ticaret Müsteşarlığı Anlaşmalar Genel Müdürlüğü’nün tüm birimlerine ve Türk Eximbank’ta ilgili kişilere; Türk firmalarının yurt dışındaki doğrudan yatırımlarına niçin kamusal destek verilmesi gerektğini anlatmıştım ve rapor da vermiştim. Türkiye’de, “acaba Türk firmalarının dışarıda yatırım yapması ülkeden sermaye kaçışı anlamına mı geliyor” gibi bir yanlış anlama var. Yani bir zamanlar “Dışarıda yatırım yapacağına burada yapsın, burada istihdam yaratsın, biz zaten sermaye yetersizliği olan bir ülkeyiz; bu haldeyken insan gidip yurtdışına mı yatırım yapar” diye bir düşünce hakimdi. Bir keresinde bir kamu kurumu bir açıklama yaptı ve denildi ki “Biz yurtdışında yatırımı olan iş adamlarını toplayacağız ve yatırımlarını yurtiçine getirmeleri için teşebbüste bulunacağız”. Bu yanlış bir anlayıştır. Neden? Çünkü dışarıda yatırım yapmak, içeride yatırım yapmanın alternatifi sayılıyor ama bu doğru değildir. Düşünün; bir Türk firmasının yöneticisiniz ve dışarıya ihracat, içeriye ithalat yapmıyorsunuz sadece iç piyasaya göre çalışıyorsunuz. Bu şekilde sizin uluslararası piyasayla ilişkiniz olur mu? Olur. Çünkü siz kendi ülke sınırlarınızın dışına çıkmasınız bile sınırlar öylesine zayıfladı ki yabancı firmalar gelip sizi buluyorlar. Diyelim ki sizin bir konfeksiyon atölyeniz var ve gömlek dikiyor yurtiçine satıyorsunuz ve İzmir’in pazarına gidiyorsunuz. Görünüşte başkasıyla alakanız yok ama bir gün bakıyorsunuz Çin’den bir sürü gömlek gelmiş ve aynı pazarda satılıyor. Şimdi ne oluyor? Siz uluslararası pazardan uzakken yabancı rakipler geliyor ve sizi kendi pazarınızda vuruyor. Yapılması gereken ilk şey şu: Önce bu işler nasıl yürütülüyor öğreneceksiniz ve eğer onlar sizi kendi piyasanızda vuruyorsa siz de onları kendi piyasalarında vuracaksınız. Dış yatırım, iç yatırımın alternatifi değildir. Farklı şeylerdir ve rekabet edebilmek için, ayakta kalabilmek için her ikisini de eşanlı olarak düşünmek zorundasınız. Ayrıca Türk firmalarına bakın. Türk firmaları çoğunlukla belli sektörlerde, özellikle fason üretici olarak yabancı firmalara mal satıyorlar. O yabancı firmaların kazandıkları paraları düşünün ve onlara fason üretim yapan Türk firmaların kazandıklarını düşünün. Türk firmaları bazı imkanları en azından henüz elde edemedikleri için başka firmalara fason üretim yapıyorlar. Örneğin pekçok Türk firmasının dağıtım kanalları üzerinde hakimiyeti ve kendi markaları yok. Teknolojik olarak eksikler. Bu eksiklerin gidermenin yollarından bir tanesi bu tür eksiklikleri olmayan firmaları incelemek, belki onları satın almak ya da yurtdışında yeni firmalar kurarak yani doğrudan doğruya yurtdışına yatırım yaparak mümkün olabilir. Türk Eximbank, henüz Türk dış yatırımlarının yapılmasına bu isim altında destek sağlamıyor ama başka yöntemlerle zamanında önemli destek sağladı. Fakat bugün daha fazlasının yapılması, anlatılması ve Türkiye’nin bunu gündemde tutması lazımdır. Ben bunun için yazılar yazıyorum; bu konu gündemde kalsın ve kamuoyu bu konu hakkında fikir sahibi olsun diye. Ayrıca karar mercii konumunda bulunan otoriteler bir takım girişimlerde bulunsunlar diye. Ama önce bu konunun iyi anlaşılması gerekiyor. Bu husuta da hayli ümitliyim. Türk firmalarının yatırımcı konumuna eriştiği bu dönemde, doğrudan dış yatırımın ne kadar önemli olduğunu sizler de iyi bilin ki bir anlamda yarını planlamanız kolaylaşsın. Çünkü ileride karar vericiler siz olacaksınız.
SFinance: Küresel değer zincirinde Türk firmalarının konumu nedir? Türk firmalarının uluslararası bir marka yaratma ve dışarıya açılma konusundaki durumlarını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Emin Akçaoğlu: Türk firmalarının yapması gereken daha çok şey var. Ama yaptıkları da çok şey var ve bunları hiç azımsamamak lazım. Bundan 10-20 yıl öncesiyle kıyaslanınca Türk firmaları olağanüstü mesafe aldılar. Küresel değer zinciri veya İngilizce’siyle global value chain. Küresel değer zincirinde Türk firmaları bir takım sektörlerde maalesef zincirin içindeki hiyerarşi dikkate alındığında aşağılardalar. Az önceki tekstil-konfeksiyon örneğinde de olduğu gibi fason üretim yapan çok firmamız var ama marka sahibi firmamız daha az. Türkiye, hazır giyimde eskiye kıyasla çok sayıda marka çıkardı. Mavi ve Colin’s gibi. Mesela beyaz eşya üretimindeki durumumuza bakın. Çokuluslu Türk şirketleri var artık. Vestel’i düşünün, Arçelik’i düşünün. Bunlar dışarıda yatırım yapabilen firmalar. Ayrıca, enerji sektöründeki Türk firmaları da son derece aktif. Ben şöyle görüyorum: Türkiy’de firmalar sektörün içinde oldukları için onlar bir takım şeylerin resmi otoritelerden daha fazla farkındalar. Piyasanın gereklerinin daha çok farkındalar ve ona göre mesafe alıyorlar. Resmi otoritelerin de katkısını ihmal etmemiz gerekiyor tabii. Özellikle marka konusuna sorduğunuz için bunu söylüyorum; örneğin, eski Dış Ticaret Müsteşarlığı yani bugünkü Ekonomi Bakanlığı tarafından uzun yıllardır emek ve para harcanan ve markalaşma konusunda başta Turquality projesi olmak üzere hazırlanan programlar var. Bütün bu çabalar Türk firmalarını eskiye kıyasla çok daha farklı bir yere taşımış durumda.
Daha önce de söyledğim gibi kendinizi geleceğe hazırlarken uluslararası ticaretin sadece ithalat ihracattan ibaret olmadığını unutmayın. Finansmanı iyi öğrenin. Özelikle, uluslararası ticaretin finansmanını çok iyi öğrenemeye çalışın. Sahip olduğunuz hukuk bilginizi ilerletin. Finansçıların da dış ticaretçilerinde mutlak suretle hukuk biliyor olmaları lazım. Özelikle finans hukuku, yatırım hukuku gibi. Şunu unutmayın: Ömür boyu öğrenmek zorundasınız. Bilgiler çabuk eskiyor; sürekli öğrenmemiz lazım. Bol bol okuyun. Roman okusanız dahi size bu konularda yardımcı olacaktır. Çünkü edebiyatın konusu insandır. Lisan bilginizi özelikle yazarak ilerletin. Hem endüstride hem de akademide lisan bilgisi çok önemlidir. Hem Türkçe hem de İngilizce!
SFinance: Hayatınızın hangi döneminde finansa ya da çokuluslu şirketlere ilginiz olduğunu fark ettiniz?
Emin Akçaoğlu: Üniversite sınavına girerken siyasete çok ilgi duyuyordum. Bu sebeple beni en çok iktisat okumak cezbetti. İktisat okurken, siyaseti de en azından teorik düzeyde kendi okumalarımla öğrenmeye çalıştım. Zaman içinde bazı şeyler daha genç yaştayken gördüğümden daha farklı görünmeye başladı. Sonra özellikle uluslararası iktisada ilgi duymaya başladım ve bu alanda yüksek lisans yapmayı düşünerek devlet bursu sınavına girdim. Fakat devlet bursu sınavında o yıl sadece Etibank hesabına beş kişilik burs vardı ve bunların ikisi bankacılık, biri pazarlama, diğerleri muhasebe ve finans içindi. Benim ilk tercihim bankacılıktı. İlk tercihime girdim. Bankacılık okurken uluslararası bankacılık dikkatimi çekmeye başladı. Okumalarım sırasında önce çokuluslu bankalarla sonra da genel olarak çokuluslu şirketlerle karşılaştım. Bu bana çok heyecan verdi. Aslında şirketlerin dünyayı ne kadar çok etkilediğini fark ettim. Bu süreçte, siyasete olan ilgimden soğumaya başladım. Şu anlamda ki aslında birtakım süreçlerin gençliğimde sandığımdan daha karmaşık olduğunu kavramaya başladım. Dünyanın çok daha zor bir yer olduğunu anlamaya başladım. Bunu çokuluslu şirketleri öğrendikçe sanırım daha iyi anladım.
Size tavsiyem, bu alanlarda kendinizi geliştirin ve çok ciddi inceleyin. Bunlar çok önemli konular. Sakın zamanınızı boşa harcamayın ve kendinizi elinizden geldiğince iyi yetiştirmeye çalışın. Mutlaka farklı hayatlar yaşayacak, farklı tecrübeler tadacak ve yol ayrımlarına gireceksiniz. Çok zorlu bir sürece gireceksiniz. Bu sebeple aklınızda hep bir A ve B planı olsun. Çünkü zaman içinde mutlaka planlarınız değişecektir. Hayat çok kolay değil; hazırlık yapmak lazım. Siz şimdi hayatınızın çok güzel bir dönemini yaşıyorsunuz. Unutmayın elinizde öyle bir şans var ki altın kıymetinde. Burada, üniversitede öğrencisiniz ve bu ülkede sizin gibi öğrenci olmak için nelerini feda edebilecek insanlar var. Kitap alın okuyun ve olabildiği kadar çok yazın. Çünkü, yazmak öğrenme sürecinde çok önemli bir yöntemdir. Sürekli yazmaya çalışarak, düşüncelerinizi ifade etmeye çalışarak kendinizi geliştirin. Göreceksiniz ki endüstride de çalışsanız akademide de çalışsanız “yazı becerileri” sürekli karşınıza çıkacak.
SFinance: Hocam çok teşekkür ederiz.
Emin Akçaoğlu: Ben teşekkür ederim.


Emin Akçaoğlu İzmir Ekonomi Üniversitesi Uluslararası Ticaret ve Finansman Bölümü’nde uluslararası ticaret ve yatırımlar alanında yardımcı doçent olarak görev yapmakta ve ‘çokuluslu şirketler ve yabancı yatırımlar’, ‘ihracat pazarlaması’, ‘uluslararası ticaret ve yatırımlar’, ‘uluslararası ticaretin yasal yapısı’, ‘uluslararası finansman’ ile 'Türkiye’de dış ticaret ve yatırım politikaları’ derslerini vermektedir. Daha önce Loughborough Üniversitesi’nde araştırmacı olarak çalışmış; Başkent ve Çankaya Üniversitelerinde de dersler vermiştir. İzmir Ekonomi Üniversitesi’ne katılmadan önce Türk Eximbank’ta yöneticilik, UNCTAD’da danışmanlık yapmıştır. Dr. Akçaoğlu lisans ve yüksek lisans derecelerini iktisat alanında Hacettepe ve Loughborough Üniversitelerinden, doktora derecesini işletme alanında Ankara Üniversitesi’nden almıştır.

Dünyanın hâli: Ne söylediler? Ne yapıyorlar?

Dünyanın hâli pek parlak değil. Uluslararası kuruluşların en tepesindeki isimlerden Batının önde gelen siyaset ve devlet adamlarına kadar pek çok kişi bunu söylüyor. Sanayileşmiş zengin ülkelerde süregiden ekonomik krizin etkileri kaçınılmaz biçimde dünyanın tümünü etkiliyor ve bu krizin ne zaman, nerede, ne kadar hasarla sonlanacağını kimse bilmiyor. Elbette bu ülkelerin hükümetleri de hasarı asgariye indirmek ve süreci olabildiğince kısaltmak için ellerinden geleni yapıyorlar. Peki nasıl?

Yaşanan olaylardan alınması gereken çok önemli bir ders var: Söylenenlerle yapılanlar birbirinden çok farklı. Onlarca yıldır gelişmekte olan ülkeler ‘bütçe disiplininden’, ‘piyasanın erdemlerinden’, ‘devlet müdahalesinin sakıncalarından’ söz eden sanayileşmiş ülke hükümetleri ve genellikle bunlar tarafından kontrol edilen IMF ve Dünya Bankası gibi uluslararası kuruluşların yöneticileri, sorun kendi sorunları olduğunda ağız değiştiriyorlar.

2000’li yılların başında Türkiye’yi vuran krizlerin ilk dalgası – hatırlanacaktır – bazı bankaların çöküşüyle geldi. Bu dönem Türkiye’de bankacılık sektörünün köklü biçimde yeniden yapılandığı bir dönemin başlangıcıdır. Bu sürecin lehimize ya da aleyhimize olduğu tartışması bir yana, bugünle kıyaslanması gereken bazı yönleri vardır. Örneğin, Demirbank aktif kalitesi kötü olduğu ya da içi boşaltıldığı için değil bilançosunun iki yakasındaki vade uzunlukları bakımından, gereğinden çok risk üstlenip; kısa vadeli borçlanıp, bu fonları uzun vadeli devlet iç borçlanma senetlerine yatırdığı için likidite sıkıntısına düşmüş ve batmıştır. Bu bankanın devlet tarafından kurtarılması gündeme alınmamıştır bile. Demirbank’ın batışı, yabancı sermayeli bankaların Türkiye’ye giriş sürecinin dönüm noktasıdır. O dönemde hem IMF temsilcileri hem de IMF’ye yön veren ülkelerin yöneticileri, bir bankanın kamu kaynaklarıyla kurtarılmasının doğru olmayacağına ant içebilecek kadar keskin görüşlere sahiptiler.

Resme bugün baktığınızda belki aynı kişiler değil ama, aynı koltuklarda oturanlar kendi ülkelerinde batma noktasına gelmiş bankaları kurtarmak için kamu fonlarını kullanmaktan çekinmiyorlar. Bütçe disiplini kavramının anlamını bile hatırlayan yok. Örneğin Avrupa’yı sarsan devlet borçları, bir ölçüde krizin ilk dönemlerindeki sarsıntıyı hafifletmek için devlet bütçelerinin olabildiğince yoğun ve hatta imkânların ötesinde kullanılmasından kaynaklanmıyor mu? Konu gelişmekte olan ülkelere geldiğinde ‘monetarist’ fakat kendilerine geldiğinde ‘Keynezyen’ olan bu ülkelerin tarihleri zaten bu yaklaşımın örnekleriyle dolu.

Sadece bütçe disiplini veya banka kurtarma operasyonları bakımından değil; fakat akla gelebilecek her iktisadî konuda kendi menfaatleri gündeme geldiğinde devlet müdahaleciliğini ve kendi şirketlerinin korunmasını sonuna kadar savunanların yine aynı ülkeler olduklarını iyi görmek gerekiyor. Dünün gelişmekte olan, bugünün sanayileşmiş ülkesi Kore bile ‘merdiveni tırmandıkça’ bu tür politikalarda ustalaşıyor. Kore’nin, tablet bilgisayarların uluslararası ticarette yeni bir ‘kapışma alanı’ olduğu bugünlerde, ‘Apple iPad’e karşı ‘Samsung Galaxi’yi geliştirme sürecinde, kendi iç pazarını türlü yöntemlerle koruma altına alışı sanırım hepimizi düşündürmeli.

Tarihin gerektiği gibi okunması, şimdiki zamanı iyi değerlendirebilmek için bir zorunluluk. Bilimle propaganda arasındaki ayrımın – özellikle sosyal bilimler söz konusu olduğunda – görülmesi bazen kolay olmayabiliyor. Örneğin, internetin önümüzde yepyeni bir çağ açtığı ve bilgiye erişimin son derece kolaylaştığı sıklıkla tekrarlanırken, aynı internetin bir bilgi çöplüğü olduğu çoğunlukla gözden kaçıyor. Doğruyla yanlışın, propagandayla bilimin birbirinden gereğince ayrılabilmesi için yegâne sığınağımız ‘eleştirel düşünmek’ olabilir. Bütün bu sorunlar karşısında ‘akla dayanan’ değerlendirmelerin dışındakiler, eğer kasıtla kötü niyetli değillerse saflıktan öteye gidemezler.

Dünyanın içinde bulunduğu bu ekonomik kriz döneminde, bize akıl hocalığı yapmayı seven sanayileşmiş ülkelerin ve bunların kontrolündeki uluslararası kuruluşların, bu ülkelerin kendi menfaatleri söz konusu olduğunda uyguladıkları ya da önerdikleri politikalar; daha on yıl önce bize sundukları politika önerilerindeki samimiyetlerini günışığına çıkarıyor.

İşte bütün bunlar bize ders olmalı. Öyle bir ders ki örneğin sanayileşme politikamızı şekillendirirken bugünün sanayileşmiş ülkelerinin, kendi sanayileşme politikalarını tarihsel süreç içerisinde nasıl yürüttüklerini kılı kırk yararak incelemeliyiz; doğruyla yalanı, propagandayla bilimi ayırt ederek… Sanayileşme politikasının tüm yanlarını hatırda tutarak yapmalıyız bunu. Bu bakımdan bugünün zengin ülkelerinin ne söylediklerine değil, ne yaptıklarına bakmalıyız. İşte bazen kriz bile fırsat olabiliyor. En azından aklımızı başımıza devşirmek için…

Emin Akçaoğlu
emin.akcaoglu@ieu.edu.tr

Bu yazı Dünya Gazetesi’nin eki olarak dağıtılan OSTİM Organize Sanayi Gazetesi’nin Aralık 2011 sayısında yayınlanmıştır.