16 Aralık 2011 Cuma

Yabancı sermaye nereye gider?

Yabancı sermayeli yatırımların ülkemize çekilmesi konusu yıllardır ekonomi gündeminin üst sıralarında. Son duruma bakıldığında Türkiye’ye gelen yabancı sermayeli yatırımların toplam tutarında kayda değer bir düşüş var. Oysa 2007 yılı bu anlamda ‘muhteşem’ bir yıl olmuştu. O yıl ülkemize giren sermayenin toplam tutarı 22 milyar doları aşmıştı. Bu büyük tutarın gerçekte ülkenin sermaye stokunu artırmayan el değiştirmelere dayandığını ve özellikle de kamu mülkiyetindeki büyük kuruluşların ya da özel bankaların yabancı çokuluslu şirketlere satılmasından kaynaklandığını hatırlarsınız.

Sayılara daha yakından bakalım: Türkiye’ye 2010 yılında gelen yabancı sermaye tutarı bir önceki yıla (2009’da 8,4 milyar dolar) göre %8,3 artışla 9,1 milyara dolara ulaştı. Fakat bu tutar 2007’deki 22 milyar dolarlık rekor girişle kıyaslandığında, belirgin bir gelişme olmadığı görülüyor. Türkiye’ye gelen yabancı sermayenin dikkat çektiği sadece üç yıl var: 2006 (20,2 milyar dolar), 2007 (22 milyar dolar) ve 2008 (19,5 milyar dolar). Bu yılların özelliğiyse hem Türk Telekom gibi büyük çaplı özelleştirmelerin hem de özellikle banka satışları gibi özel sektörde büyük hacimli el değiştirmelerin bu yıllarda yaşanması. Dolayısıyla, rekor düzeylere ulaşan yabancı sermaye girişleri de aslında yeni yatırımlara dayanmıyor.

Dolayısıla, yabancı sermaye az ya da çok geliyor gelmesine ama bu, mevcut sermaye stokunda artış yaratmıyor. Çünkü aslında daha önce yerli şirketlere ya da devlete ait olan varlıklar yabancılar tarafından satın alınıyor. Elbette, bu tür girişlerin de türlü katkılar sağlayabileceği ileri sürülebilir. Fakat bu konuda ‘büyük gürültü’ kopartılıyorsa, ülkeye giren yabancı sermayenin üretkenliğine ya da ülkenin toplam sermaye stokuna ne kattığına bakmamız gerekmez mi? Benzer şekilde, teknoloji transferine veya genel olarak yabancı sermayenin geldiği alanlarda eldeki bilgi birikimine ne eklendiğini de merak etmeliyiz, değil mi?

Peki ne oldu da o yıllarda böylesine iştahla Türkiye’ye yönelen yabancı yatırımcılar sonraki yıllarda aynı ilgiyi göstermediler? Bu durumu 2007’den itibaren, özellikle Batılı ülkelerde yoğunlaşan küresel finansal krizin etkilerine bağlamak mümkün görünse de konuyu sadece bu dar kalıp içine hapsetmenin doğru olmayacağı açık.

Belki de en önce, şu soruyu sormalıyız: Yeni üretken yatırımlar yapmak isteyen veya görece ileri teknolojiye dayanan ve daha büyük katma değer üretme potansiyeline yatırımlar hangi coğrafyaları tercih ediyor? Bu sorunun cevabı aynı zamanda, “Türkiye ne yaparsa ve nasıl yaparsa ‘nitelikli ve yeni’ yabancı sermayeli yatırımları çekebilir” sorusunun da cevabı olacaktır.

Bu sorunun cevabı Türkiye’nin özellikle “altyapısını” yakından ilgilendiriyor. Evet, elbette makroekonomik istikrar, örneğin fiyat istikrarı da yabancı şirketler için önem taşıyor. Fakat bunların ötesinde bakılması gereken çok önemli hususların mevcudiyeti gözden kaçmamalı. Örneğin bir ülkedeki “insan yapısı varlıklar”ın miktar ve kalitesi makroekonomik istikrardan belki çok daha önemli. Çokuluslu şirketler ‘yatırım yeri kararlarını’ verirlerken, konuya iki aşamalı olarak yaklaşıyorlar: İlk aşamada makroekonomik değişkenlerle birlikte, yatırım ve kambiyo mevzuatının serbesti derecesi gibi hususları değerlendiriyorlar. Sonraki ve belki de çok daha önemli olan ikinci aşamadaysa, potansiyel yatırım ülkesindeki ‘insan yapısı’ varlıkların niteliğine bakıyorlar.

Belirttiğim gibi Türkiye’ye yabancı sermaye girişi Türkiye’nin “altyapısını” çok yakından ilgilendiriyor. Sadece fiziksel altyapısını değil, beşeri ve kurumsal altyapısını da. Başka bir ifadeyle, Türkiye yurt dışından “nitelikli yeni yatırım” çekebilmek için hem fiziksel altyapını iyileştirmek hem de hem nitelikli işgücü yetiştirip, iş yapma alışkanlıklarını iyileştirmek zorunda.

Kentleşme sorunu da konumuzun başlı başına içinde. Örneğin, Ankara’nın ve İç Anadolu Bölgesi’nin daha çok yatırım ve yabancı sermaye çekebilmesi bölgeyi diğer büyük kentlere bağlayan demiryolu, havayolu ve karayolu bağlantılarının durumuna veya Ankara’nın bir yaşam alanı olarak çekiciliğine bağlı. Bunların yanı sıra kentte yaşayan işgücünün niteliği ve aldığı eğitimin kalitesi kilit durumda tabii. Bu son nokta çok önemli, çünkü nitelikli işler nitelikli ve yaratıcı insanları gerektiriyor!

Emin Akçaoğlu
emin.akcaoglu@ieu.edu.tr

Bu yazı Dünya Gazetesi’nin eki olarak dağıtılan OSTİM Organize Sanayi Gazetesi’nin Kasım 2011 sayısında yayınlanmıştır.

16 Eylül 2011 Cuma

Kobiler dış yatırım yapmalı; Eximbank onları desteklemeli! Nasıl?

Bu ayki yazımıza 1720’lerde İngiltere Başbakanı olan Walpole’un bir sözüyle başlayalım: “Hiçbir şey kamuya [İngiltere halkına] sınaî malların ihracatı ve yabancı hammaddelerin ithalatı kadar yarar sağlamaz.” Bu sözün söylendiği ülke İngiltere ve yıl 1720; yani yaklaşık 300 yıl öncesi. İngiltere sanayi devrimini yapıyor, hammadde ithal ediyor ve bunları mamul hâle getirip sınaî mal ihraç ediyor. Walpole şu gerçeği daha o zaman görüyor: Eğer ‘sınaî mal üretiminde kullanılmak üzere’ hammadde ithal ediyorsanız bu size büyük yarar sağlar. Sanayileşme sürecine böyle başlayan İngiltere 1800’lü yılların sonuna gelindiğinde sadece mal ihraç etmekle kalmayan sermaye de ihraç eden ilk ülkeydi.

Gelelim şimdi Türkiye’ye ve cari açık ile esasen bunun dayandığı dış ticaret açığı konusuna: Eğer ithal ettiğiniz hammadde ya da yarı mamul maddeye Türkiye’de ciddi katma değer ilâve edip sınaî ürün ihraç edebiliyorsanız kazanıyorsunuz demektir. Fakat malın nihaî fiyatı üzerinden hesaplanacak pay dağılımında büyük lokma sizin midenize gidiyorsa tabii. Aksi halde başkaları karınlarını tıka basa doyururken siz onlardan arta kalanlara razı olmak zorundasınız. Peki büyük lokma nasıl kapılır? Büyük lokma bilmeyi ve daha da önemlisi ‘kontrol edebilmeyi’ gerektirir. Bu konunun elbette pek çok yanı var ama benim vurgulamak istediğim konu yine Türk firmalarının yurt dışındaki doğrudan yatırımları konusu.

Dünya Gazetesi’nin 9 Eylül 2011 tarihli nüshasından Yıldız Doğruer imzalı bir haber: “Battaniyeciler Afrika’da DİR nedeniyle rekabet edemiyor. Dahilde İşleme Rejimi (DİR) uygulaması, polyester iplik ihtiyacının yüzde 50’den fazlasının ithal yollarla karşılandığı Türkiye’de battaniye firmalarının ihracatta rekabet şansını azaltıyor.” Çünkü Türk firmaları çok ucuza mal satan Çinli firmalarla rekabet edemiyorlar. Peki ihracatçı firmalarımız ‘kendi çözümlerini’ nasıl üretmişler? Yine aynı habere dönelim: “Sesli Tekstil Genel Müdürü Mehmet Sesli ‘Güney Afrika Cumhuriyeti’ndeki tesisimiz üretimine devam ediyor. […] Şu an vergilerden dolayı Güney Afrika Cumhuriyeti’ne sadece battaniye üretiminde kullanılan hammaddeler ihraç edilebiliyor’ [diyor. …] Seslim Tekstil Yönetim Kurulu Başkanı Ahmet Sesli ‘Çin çok ucuz mal verdiği için Afrika pazarında şansımız kalmıyor. Bizim maliyetlerimiz çok yüksek kalıyor. Afrika’daki kanunlar, sendikalar ve teşvikler dolayısıyla biz de Güney Afrika’da 15 milyon dolarlık bir yatırım gerçekleştirdik ve Afrika’da battaniye üretimine başladık. Türkiye’den gönderdiğimiz hammadde ve ipliği kullanarak üretim gerçekleştiriyoruz. […] Afrika’da tesisimiz olmasa mal satmamız imkânsız. Türkiye’de maliyetlerimiz çok yüksek.’”

İşte size, üretim maliyetlerinin Türkiye’deki yükselişinden kaynaklanan iki dış yatırım örneği! Bu iki firma Güney Afrika Cumhuriyeti’ne yatırım yapmışlar çünkü hem pazar hem de etkinlik arıyorlar. Bu Türkiye için ‘sermaye kaçışı’ mı? Kesinlikle hayır. Çünkü bu firmalar eğer doğrudan dış yatırım yapmasalar rekabet güçlerini koruyamayacaklar. O hâlde elbette bir yandan Türkiye’deki yatırım koşulları iyileştirilirken, bir yandan da – şartlar gerektirdiğinde – Türk firmalarının dış yatırımlarının ‘teşvik edilmesi’ gerekiyor. Bu tür teşvik mekanizmalarının başka ülkelerce kullanıldığını yıllardır yazıyorum; seminerlerimde ve derslerimde anlatıyorum.

Yazıyı bitirirken önceki sayıda da söz ettiğim Türk Eximbank konusuna yeniden değinmek istiyorum. Yukarıda gerekli olduğuna işaret ettiğim Türk firmalarının yurt dışındaki yatırımlarına ilişkin teşvik sistemi içinde Türk Eximbank’a büyük rol düşüyor. Bir örnek daha vereyim: Türk Eximbank’ın Yurt Dışı Yatırım Sigortası Programı’nı artık en kısa zamanda uygulamaya sokması gerekiyor. Eğer bu program uygulamaya konulursa Türk firmalarının yurt dışındaki yatırımları politik risklere karşı sigorta teminatı altına alınabilecektir. Daha bu yıl Kuzey Afrika’da yaşananlar bunun ne kadar önemli olduğunu gösteriyor. Ayrıca, 6 Nisan 1999 tarihinde MIGA ile Türk Eximbank arasında imzalanan bir işbirliği anlaşmasına da işaret edilmesinde yarar var. Söz konusu anlaşma ile Türk Eximbank’ın Türk firmalarının yurt dışındaki doğrudan yatırımlarını MIGA ile birlikte sigorta teminatı altına alabilmesi ya da Türk Eximbank’ça sağlanacak sigorta desteğinin MIGA tarafından reasürans işlemine tâbi tutulması mümkün olabilir.

Gelecek ayki yazımda konunun başka yönlerini ele alacağım.

Emin Akçaoğlu
emin.akcaoglu@ieu.edu.tr

Bu yazı Dünya Gazetesi'nin eki olarak dağıtılan OSTİM Organize Sanayi Gazetesi'nin Eylül 2011 sayısında (sayfa 11) yayınlanmıştır.
========================
İlâve bilgi için: MIGA Yatırım Garanti Kılavuzu (Türkçe)

12 Ağustos 2011 Cuma

Devlet Türk dış yatırımlarını desteklemelidir

Konuya Türkiye’nin gittikçe büyüyen cari işlemler açığının dayandığı dış ticaret açığı konusundan başlayalım. Türkiye’nin dış ticaret açığının çok önemli bir kısmı ara malı ve yatırım malı ithalatından kaynaklanıyor. Türkiye ekonomisi büyüdükçe dış ticaret açığı ve cari işlemler açığı da büyüyor. İşin aslı bunun tam tersi: Dış ticaret açığı ve cari işlemler açığı büyüdükçe Türkiye ekonomisi büyüyor. Bu süreçte ihracat büyüdükçe ithalat da büyüyor: Girdi ithal etmeden mal üretemiyor ve tabii ihracat yapamıyoruz. İthalata konu girdi kalemlerinin başında enerji var. Türkiye maalesef yeterince enerji üretemiyor. Sadece enerji de değil diğer pekçok ara malını da üretemiyor. Bu durum sadece Türkiye’ye de özgü değil. Günümüzün dünya ekonomisinde tüm ülkeler adeta bir üretim bandınının üzerine yerleştirilmiş durumdalar. Banttaki yeriniz bir bakıma katma değer (veya üretim) zincirindeki ya da hiyerarşisindeki yerinizi gösteriyor. Herbir ülke diğerleriyle girdi-çıktı bağlantıları üzerinden işbirliği yapmak zorunda.

O halde, dış ticaret açığını ve dolayısıyla cari işlemler açığını – risk algısını bozmayacak – daha makul seviyelere çekmemiz gerekiyor. Bunu yapabilmek için döviz kurları ya da faiz hadleri yardımıyla alınabilecek tedbirlerin yeterli olması mümkün değil. Kamuoyunda sürekli yinelendiği ve yukarıda da özetlendiği gibi sorun “yapısal”. Başka bir ifadeyle üretim sistemimizin mevcut yapısı – doğası gereği – “açık” üretiyor.

Fakat konu bu kadar basit değil. Belirtiğim gibi bütün ülkelerin üretim sistemleri diğerlerininkiyle entegre. Üstelik dünya ekonomisinde uluslararası ilişkiler sadece ticaret üzerinden yürümüyor. Yabancı sermayeli doğrudan yatırımlar (doğrudan dış yatırımlar veya kısaca dış yatırımlar) ticaretten daha önemli. Çünkü uluslararası ticaretin çok önemli bir bölümü çokuluslu şirketlerin kendi bünyeleri içinde yapılıyor. Örneğin, bir çokuluslu şirketin Türkiye’deki kolu, şirketin Japonya’daki merkezine veya Polonya’daki diğer koluna ihracat yapıyor veya oralardan Türkiye’ye ithalat yapıyor. Dolayısıyla, görünürde Türkiye dış ticaret yapıyor ama bu süreç bütünüyle bir şirketin kendi içinde ve kontrolünde cerayan ediyor. Bu alınması gereken tedbirlerin dış ticareti aşan ve dış yatırımları da kavrayan bir yapıya sahip olmasını gerektiriyor.

Yeniden ilk başladığımız yere dönelim: Büyüyen cari işlemler açığına ve bunun dayandığı dış ticaret açığına. Deniyor ki: “İthalatımızın önemli bir kısmını aramalı ve yatırım malı ithalatı oluşturuyorsa, bunların en azından bir kısmını içeride üretmek için tedbir almalıyız.” Doğru mu? Doğru! Bu yaklaşımın teknik adı ithâl ikameciliktir. Fakat sorun şuradadır: Günümüzdeki kadar bütünleşmiş bir dünya ekonomisinde ithal ikâmeci politikaların kullanılması eskisi kadar kolay değildir. Gelin birlikte akıl yürütelim: Bu girdileri üretmek yerine ithal ediyor oluşumuz, ekonomimizin yapısal kısıtları içinde piyasa koşullarınca dayatılmıyor mu? Başka bir ifadeyle: Biz bu malları esasen daha ucuz veya kaliteli oldukları için ithal etmiyor muyuz? Eğer öyleyse bu malları içeride üretmeye kalkışmak piyasa koşullarının dayattığı rekabetçi kaygıları bertaraf etmek için bir yerden başka bir yere kaynak aktarımını gerektirmeyecek midir? Örnek verirsek, Çin’den ithal ediyor olduğunuz girdiyi Türkiye’de navlun dahil ithal fiyatının üzerinde bir fiyatla üretemezsiniz. Eğer üretmekte ısrarlı olursanız, satamazsınız. Satabilmek için birilerinin üreticiye herhangi bir biçimde sübvansiyon vermesi gerekecektir. Bu şartlar altında ikinci seçenek Çin’den ithalatı kısıtlamak olacaktır. Bu ise içeride üretilmeye başlanan girdinin bir ihraç ürününün üretiminde kullanılması hâlinde, ihraç ürününün dış pazardaki rekabet gücünü (eğer fiyat önemli bir rekabet unsuruysa) azaltacaktır. Tüm bu söylediklerim “Türkiye dış ticaret açığını daraltmak için ara malı üretimini kısmen bile olsa içeriye kaydıramaz” demek değildir. Elbette ara mallarını yurt içinde üretme imkânları araştırılmalıdır. Yeni kurulan Ekonomi Bakanlığı’nın “Girdi Tedarik Sistemi Projesi”nin amacı da bu olsa gerektir.

O halde, Türkiye ara malı üretimi konusunu gündeminde tutmalı ve bu yönde stratejiler geliştirmelidir fakat Türkiye’nin dikkatle değerlendirmesi gereken bir başka konu, bu sorunun çözümünde dış yatırımların bir seçenek olup olmadığının araştırılmasıdır. Örneğin şu sorulara cevap aranmalıdır: İthal ettiğimiz ara mallarını üreten yabancı firmaları satın alabilir miyiz? Veya faktör donanımları itibarıyla bu malların üretiminde görece rekabetçi olan ülkelerde – firma satın alma seçeneğinin yanı sıra – yeni firma kurarak sıfırdan yatırım yapabilir miyiz?

Bu söylediklerim bazı başka ülkeler tarafından başarıyla uygulanmıştır ve uygulanmaktadır. Bize çarpıcı örnekler sunabilecek iki ülke geçmişteki uygulamalarıyla Japonya bugünkü uygulamalarıyla Çin’dir. İlki geriden gelip Batılı sanayilaşmiş ülkeleri yakalamıştır; diğerinin ise yakalayacağı neredeyse kesindir. Japonya ve Çin girdi ihtiyaçlarını karşılamak için doğrudan dış yatırımları bir stratejik araç olarak kullanıyorlar. Burada özellikle hammadde kaynaklarına erişimle ilgili Çin örneğini bir kenara bırakarak Japonya’ya odaklanmak istiyorum.

Japon devleti İkinci Dünya Savaşı’nı izleyen dönem boyunca Japon firmalarının dış yatırımlarını “sübvanse edilen” krediler ve dış yatırım sigortası vasıtasıya desteklemiştir. Bir ülkenin kendi topraklarındaki sınaî yapıyı genişletmek yerine kendi firmalarınca başka ülkelere yatırım yapılmasını desteklemesi ilk bakışta tuhaf görünebilir. Japon devleti dış yatırımları destekleyerek özellikle hem yerli endüstrilerin ihtiyaç duyduğu girdilerin sağlanmasını güvenceye almayı hem de nisbî rekabet gücü gerileyen Japon firmalarının dış pazarlardaki payını muhafazayı amaçlamıştır. Japonya’da üretimi sürdürerek dış pazarlarda rekabet edemeyecek duruma gelen tekstil gibi endüstrilerin diğer Uzak Doğu Asya ülkelerine kaydırılması bu alanda çalışan Japon firmalarının daha uzun süre yaşamasını sağlamıştır. Söylediğim gibi Japon devleti bu tür yatırımlara girişen firmalara hem ucuz kredi hem de yatırım sigortası desteği vermiştir. Bu amaçla kullanılan kurum ise başta Japon Eximbank’ı olmuştur. 1953 ve 1999 yılları arasında Japonya’nın kendi firmalarının dış yatırımlarına verdiği finansal desteğin toplam tutarı 69,5 milyar dolardır. Bu tutar aynı dönemde Japon firmalarının yurt dışında yaptıkları dış yatırımların %10’una karşılık gelmektedir.

Şimdi gelelim sadede: Türkiye’de devlet Türk firmalarının dış yatırımlarını desteklemelidir. Bu amaçla kullanılabilecek en uygun aygıt (kurum) Türk Eximbank’tır. Devlet Yatırım Bankası’nın 1987’de Türk Eximbank’a dönüştürülmesini izleyen dönemde eski Doğu Bloku ülkelerindeki rejim değişiklikleriyle birlikte ortaya çıkan fırsat bu kurum tarafından Türkiye lehine çok iyi değerlendirilmiştir. Şimdiki aşamada yine bu tür bir özel misyon gündeme getirilmelidir.

Türk Eximbank'ın kuruluş kanunun da böyle bir çalışma için elverişli olduğu düşünülmektedir. 3332 Sayılı Kanun'un 7. Maddesi "Bankanın Amaç ve Faaliyet Konuları"nı şu şekilde tanımlamaktadır: "Banka'nın amacı; ihracatın geliştirilmesi, ihraç edilen mal ve hizmetlerin çeşitlendirilmesi, ihraç mallarına yeni pazarlar kazandırılması, ihracatçıların uluslararası ticarette paylarının artırılması, ihracatçılar ve yurt dışında faaliyet gösteren müteahhitler ve yatırımcılara uluslararası piyasalarda rekabet gücü ve güvence sağlanması, yurt dışında yapılacak yatırımlar ile ihracat veya döviz kazandırma maksadına yönelik yatırım malları üretim ve satışının desteklenerek teşvik edilmesidir." ... (Bu kapsamda Banka) "Yurt dışı müteahhitlik hizmetleri ile dış yatırımların geliştirilmesi için kredi açar, finansmanına katılır, sigorta ve garanti sağlar."

Son bir not: İhracat kredileri OECD ve Dünya Ticaret Örgütü’nün düzenlemelerine tâbidir. Dolayısıyla, bu alanlarda devlet desteğinde manevra alanı dardır. Fakat doğrudan dış yatırımlar için bu geçerli değil. Sonraki yazılarda Eximbank’ın Türk dış yatırımlarını nasıl destekleyebileceğine değineceğim.

Kaynaklar:
Akçaoğlu, E. (2001). Türk Firmalarının Dış Yatırımları ve Türk Eximbank, Uzmanlık Tezi, Türkiye İhracat Kredi Bankası, Ankara.
Solis, M. (2003). “Adjustment Through Globalization – The Role of State FDI Finance”, Japan’s Managed Globalization – Adapting to the Twenty-first Century adlı kitabın (Editörler: U. Schade ve W. Grimes) içinde. M.E.Sharpe, Armonk.


Bu yazı Dünya Gazetesi’nin eki olarak dağıtılan OSTİM Organize Sanayi Gazetesi’nin Agustos 2011 sayısında (sayfa 20) yayınlanmıştır.

11 Ağustos 2011 Perşembe

Yabancı sermaye cephesinde durum

Türkiye’ye 2010 yılında gelen yabancı sermaye tutarı bir önceki yıla (2009’da 8,4 milyar dolar) göre %8,3 artışla 9,1 milyara dolara ulaştı. Fakat bu tutar 2007’deki 22 milyar dolarlık rekor girişle kıyaslandığında, belirgin bir gelişme olmadığı görülüyor. Türkiye’ye gelen yabancı sermayenin dikkat çektiği sadece üç yıl var: 2006 (20,2 milyar dolar), 2007 (22 milyar dolar) ve 2008 (19,5 milyar dolar). Bu yılların özelliğiyse hem Türk Telekom gibi büyük çaplı özelleştirmelerin hem de özellikle banka satışları gibi özel sektörde büyük hacimli el değiştirmelerin bu yıllarda yaşanması. Dolayısıyla, rekor düzeylere ulaşan yabancı sermaye girişleri de aslında yeni yatırımlara dayanmıyor.

Kısacası, yabancı sermaye – az ya da çok – geliyor; fakat bu mevcut sermaye stokunda artış yaratmıyor. Çünkü aslında daha önce yerli şirketlere ya da devlete ait olan varlıklar yabancılar tarafından satın alınıyor. Elbette, bu tür girişlerin de türlü katkılar sağlayabileceği ileri sürülebilir ama bu konuda “büyük gürültü” kopartılıyorsa, ülkeye giren yabancı sermayenin üretkenliğine ya da ülkenin toplam sermaye stokuna ne kattığına bakmak gerekir. Benzer şekilde, teknoloji transferine veya genel olarak yabancı sermayenin girdiği ülkenin iş yapmada bilinen bilgi birikimine katkısına da bakılmalı.

Üzerinde hassasiyetle durulması gereken esas soru şu: Yeni üretken yatırımlar yapmak isteyen veya görece ileri teknolojiye dayanan ve daha büyük katma değer üretme potansiyeline yatırımlar nasıl coğrafyaları tercih ediyor? Bu sorunun cevabı aynı zamanda, “Türkiye ne yaparsa ve nasıl yaparsa ‘nitelikli ve yeni’ yabancı sermayeli yatırımları çekebilir” sorusunun da cevabı.

Bu sorunun cevabı Türkiye’nin özellikle “altyapısını” yakından ilgilendiriyor. Sadece fiziksel altyapısını değil, beşeri ve kurumsal altyapısını da. Başka bir ifadeyle, Türkiye yurt dışından “nitelikli yeni yatırım” çekebilmek için hem fiziksel altyapını iyileştirmek hem de nitelikli işgücü yetiştirip, iş yapma alışkanlıklarını iyileştirmek zorunda. Kentleşme sorunu konumuzun başlı başına içinde. Örneğin, İzmir’in ve Ege Bölgesi’nin daha çok yatırım ve yabancı sermaye çekebilmesi bölgedeki liman kapasitesinden, İzmir’i diğer büyük kentlere bağlayan demiryolu ve karayolu bağlantılarının durumuna veya kentin bir yaşam alanı olarak çekiciliğine bağlı. Bunların yanı sıra kentte yaşayan işgücünün niteliği ve aldığı eğitimin kalitesi kilit durumda tabii. Bu son nokta çok önemli, çünkü nitelikli işler nitelikli ve yaratıcı insanları gerektiriyor!

Bu yazı Yeni Asır Gazetesi'nin 26 Ağustos 2011 tarihli "Ekonomi 2011" başlıklı özel sayısının 13. sayfasında yayınlanmıştır.

28 Temmuz 2011 Perşembe

Dış ticaret cephesinde durum

Türkiye’nin ihracatı hızla artıyor. 1990’da yaklaşık 13 milyar dolar düzeyinde olan toplam ihracat 2010’da 120 milyar doları aşmış durumda. Bu iyi haber. Kötü haber ise ithalatın daha da hızlı artıyor oluşu. Toplam ithalat 1990’da 22,4 milyar dolarken dış ticaret açığı yaklaşık 9,5 milyar dolardı. 2010’da ise ithalat 177,3 milyara ve dış ticaret açığı 56,5 milyar dolara erişti. Aynı trend 2011’in ilk beş ayında da sürdü. Mayıs sonu itibarıyla 57,3 milyar dolarlık ihracata karşı 94,3 milyar dolar ithalat yapılması sebebiyle 37 milyar dolarlık dış ticaret açığı verdik. Merkez Bankası tarafından açıklanan ödemeler dengesi verilerine göre, geçen yılın (2010) ilk 5 ayında 16,8 milyar dolar düzeyinde olan cari işlemler açığı bu yıl aynı dönemde 37,3 milyar dolara ulaştı.

Türkiye ekonomisinin 2010 yılında %8,9 oranında büyüdüğü dikkate alındığında, ithalattaki bu artış şaşırtıcı değil. Çünkü yıllar itibarıyla Türkiye ekonomisinin büyüme oranlarıyla ithalat ve ihracat düzeyleri arasında dikkat çekici bir paralellik mevcut. Hatırlanacaktır; küresel krizin etkisiyle 2009 yılında ekonomimiz %4,8 küçüldüğünde, ithalat ve ihracatımız da bir önceki yıla kıyasla ciddi oranlarda (sırasıyla yaklaşık %30 ve % 23) azalmış ve dış ticaret açığımız 24,9 milyar dolarla son yılların en küçüğü olmuştu.

Türkiye ekonomisinin işleyişi büyük ölçüde ithal girdi kullanımına dayanıyor. Örneğin, 2010 yılında ara malı ithalatı toplam ithalatın %71’ini, enerji dışı ara malı ithalatı ise %64’ünü oluşturuyordu. Dış ticaret açığındaki giderek artan büyümenin bu yapısal soruna dayandığı dikkate alındığında, yapılması gerekenin Türkiye’nin hem enerji de hem de enerji dışındaki ara mallarında dışa bağımlılığının azaltılması olduğu görülüyor. Aksi hâlde bu durumun sürmesi kaçınılmaz olduğu gibi, sık sık gündeme gelen cari işlemler açığı kaygısının bertarafı mümkün değildir. İşaret edilen sorunun çözümü ise uzun vadeli bir perspektifi gerektiriyor.

Belki bu aşamada kur hareketlerine de bakmakta fayda var. Çünkü çok uzun bir süre Türk Lirası’nın yabancı paralar karşısında ‘aşırı değerlenmiş’ olduğu iddia edilirken yaklaşık son bir yıldır kurlar TL’nin aleyhine değişiyor. Kasım 2010’a göre dolar ve eurodan oluşan döviz sepeti TL karşısında yaklaşık %25 oranında değerlenmiş durumda. Bir görüşe göre bu cari açık kaygısının yatırımcıları dövize yöneltmesinden kaynaklanıyor. Bir başka görüş ise, Merkez Bankası’nın (hükümetin) bir süre önce borçlanmayı zorlaştırmaya dönük politikalar üzerinden ithalatı kısmaya çalışmasının beklenen sonucu vermemesi sebebiyle, bu kez döviz kurları üzerinden aynı sonuca ulaşma çabasına işaret ediyor. Öyle ya da böyle, büyüyen cari açık ve yükselen kurlar arasında yakın bir ilişki bulunduğu şüphesiz.

Peki ithalatın nesi kötü? Genellikle ihracat övülürken ithalat yerilir. Oysa, herşeyden evvel şunu not etmek gerekiyor: İşin özüne bakıldığında ithalat artışı refah artışı demektir. Çünkü kullanımınızdaki malların ya da hizmetlerin çokluğu refahınızı artırır. Bu, çarşıya çıkıp istediğiniz herşeyi alabilmekten farksızdır. O hâlde esas konu satın almanın ya da ‘ithalatın nasıl finanse edildiğidir’. Eğer çarşıya çıkıp hesabınızda para olmaksızın, satın aldığınız herşeyi kredi kartıyla veya borçlanarak ödüyorsanız, bunun hüsranla biten bir sonu olacaktır. Aynı durum ülkelerin ithalatı için de geçerlidir. İhracatın önemi işte bu noktada belirginleşir. İhracat, ithalat yapabilmek için döviz kazanma işidir.

Bu yazı Yeni Asır Gazetesi'nin 26 Ağustos 2011 tarihli "Ekonomi 2011" başlıklı özel sayısının 13. sayfasında yayınlanmıştır.

15 Temmuz 2011 Cuma

Rekabet gücü nasıl artar?

Elimin altında iki kitap var: İlki ‘İsrail’in Ekonomik Mucizesinin Öyküsü’ (Yazarlar: Dan Senor ve Saul Singer, Yayıncı: Doğan Kitap). İkincisi ‘Yaratıcı Sınıf Adres Değiştiriyor’ (Yazarı: Richard Florida, Yayıncı: MediaCat).

İlk kitapta, çölün ortasında ve kendisini çevreleyen bütün komşularının düşmanlığına rağmen, 1948’de kurulan İsrail’in bu kadar kısa zamanda nasıl böylesine rekabetçi teknoloji şirketleri yaratabildiği araştırılıyor. İkinci kitapta ise teknoloji ve yenilik üreten ve kabaca dünya nüfusu içinde 150 milyon kişiden oluşan “yaratıcı sınıfın” bugüne kadar en çok tercih ettiği ülke olan Amerika Birleşik Devletleri’ni niçin eskisi kadar çekici bulmadığı anlatılıyor.

Her iki kitabın ortak noktası “yaratıcılık” kavramına yaptıkları vurgu: İsrail ekonomi ve teknoloji kulvarlarında başarıyla ilerliyor; çünkü yaratıcılığı, girişimciliği, kendine güveni besleyen bir çevre yaratabilmiş durumda. Öte yandan, ABD’ni bir süper güç hâline getiren yığınla sebep arasındaki en önemlilerinden biri bu ülkenin şimdiye kadar dünyanın her yanından en yetenekli, en çalışkan ve daha da önemlisi en yaratıcı insanları kendi topraklarına çekebilmiş olması.

Şimdi gelelim bu yazının başındaki soruya: Rekabet gücü nasıl artar? Bu soruyu hem her Türk firması hem de Türkiye’de ekonomi ile ilişkili alanlarda sorumluluk üstlenen siyasetçiler, bürokratlar ve toplum önderleri kendilerine sormak ve cevaplamak zorundalar. Ve soruya cevap aranırken andığımız iki kitaptaki “yaratıcılık” vurgusuna da mutlaka yer vermeliler: Türkiye yaratıcılığa ne kadar önem veriyor? Türkiye’de okullarda ve üniversitelerde yaratıcılık (ve girişimcilik) ne kadar önemseniyor? Türkiye’de siyasetçiler ve bürokratlar yaratıcılığı özendiren veya yeşerten bir atmosfer yaratma gayreti içindeler mi? Öyle iseler ne ölçüde başarılılar? Bu sorular uzayıp gider... Benzer soruları firmalar açısından cevaplanmak üzere de sorabiliriz.

Şimdi burada durup düşünelim: Çoğunlukla kurumlardan (örneğin, devlet kurumları ya da firmalardan) söz ederken bunlar sanki bağımsız canlı organizmalarmış gibi konuşuyoruz. Oysa kurumlar insanlardan oluşuyor ve her birinin en tepesinde “sadece bir kişi” var. Belki o kişilerden biri de sizsiniz. Büyük ihtimalle bir firmanın üst düzey yöneticisisiniz. O halde lûtfen kendinize sorun: Yönetiyor olduğunuz firmada (kurumda) yaratıcılığı hâkikaten özendiriyor musunuz? Kendinize karşı dürüst olun lûtfen! Eğer cevabınız “hayır” ise niçin?

Bu konu burada bitmez; daha üzerinde konuşulması gereken yığınla yanı olduğu kuşkusuz. Fakat hemen, bu konuyu Ostim Gazetesi’nde daha önce yayınlanan yazılarımda sözünü ettiğim bir başka konuyla, ‘Türk firmalarının yurt dışında yatırım yapması konusuyla’ ilişkilendirmek istiyorum. “Rekabet gücü nasıl artar” sorusunun kendisi, rakipleriniz olduğunu söylüyor. Rakipleriniz varsa onlardan daha iyi olmak zorundasınız. Yaptığınız işi daha iyi yapmak zorundasınız. Kendinizi farklılaştırmalısınız. Rakiplerinize kıyasla bazı üstünlüklere sahip olmalısınız. Üstelik konumunuzu koruyabilmek adına sürekli yenilenmeli, gelecek trendlerini öngörebilmeli, bu trendlerin gereklerine göre bir adım öne geçebilmelisiniz. Bu istikamette söylenebilecek yığınla sözün içine gizlenmiş ve aslında hepimizin bildiği, üstelik sürekli tekrarlan “yenilik” (inovasyon) kavramına geldik yine. Evet evet, eğer rekabet gücünüzü artırmak istiyorsanız yenilik üretebilmelisiniz. Nasıl peki? Tabii ki yaratıcı insanlardan oluşan bir firma (ya da kurum) oluşturarak... Çok ama çok rekabetçi bir firma olmak istiyorsanız eğer, bir “yaratıcılık mıknatısı” yaratmalısınız. “Eee peki dış yatırım bunun neresinde” diye soruyorsunuz şimdi de değil mi?

Ne demiş atalarımız: “İlim Çin’de bile olsa gidip alınız!” Dış yatırım konusu işte tam burada: Yaratıcılık, yenilikçilik, rekabetçilik nerede ise gidip “alacaksınız”. Satın alacaksınız! Parayı bastırıp alacaksınız. Firmaysa firma, adamsa adam, çevreyse çevre. Yaratıcı sınıf neredeyse siz de orada olacaksınız. Akademik literatürde buna “stratejik varlık arayan dış yatırımlar” deniyor.

Fakat, bununla da kalmayacaksınız: Kendi firmanızın (kurumunuzun) içine yaratıcılığı yeşerten bir hava üfleyeceksiniz. Çevrenize yaratıcı, bilgili ve girişimci insanlar toplayacaksınız. “Gidip Çin’den aldıklarınızı” hâkikaten kullanabilir hâle gelmek için bunu yapmak zorundasınız. Biliyorum bu işler kolay değil. Kolay olsaydı herkes yapardı zaten. Ama unutmayalım: Refahı üreten insanın ta kendisi. Herşeyi insan yapıyor. İsrail’de çölü ormanlaştıran da insan, Türkiye’de ormanı çölleştiren de.

İsterseniz, önce adını verdiğim kitapları okuyun. Sonra? Sonrası gelecek aya...

Emin Akçaoğlu
emin.akcaoglu@ieu.edu.tr

Bu yazı Dünya Gazetesi’nin eki olarak dağıtılan OSTİM Organize Sanayi Gazetesi’nin Temmuz 2011 sayısında yayınlanmıştır.

7 Temmuz 2011 Perşembe

Gözünüz dışarıda olsun. Korkmayın eşiniz bu defa kızmaz.

Ürününüzü nereye satıyorsunuz? İç pazara mı yoksa dış pazara mı? Belki her ikisine birden. Peki cironuzun yarıdan fazlası nereden geliyor? Yurt içinden mi dışından mı? Yani ihracat yapıyor musunuz? Yapmıyorsanız bile “dış pazardan bana ne?” diyebilir misiniz? Çünkü rakipleriniz sadece yerli firmalar olmasa gerek. Çok istisnaî koşullarda bile bugün öyle olsa da yarın olamaz. Artık iç pazar – dış pazar diye bir ayrım yapmanın imkânı yok. Sadece “pazar” var. Siz başka ülkelerin pazarlarına yönelmesiniz bile yabancı firmalar sizin iç pazarınıza yöneliyorlar. O halde gözünüz dışarıda olsun.

Her geçen gün uluslararası rekabetin kızışıyor olduğunu siz benden daha iyi hissediyor olmalısınız. Çoğunuz görece küçük firmaların sahipleri ya da yöneticilerisiniz. Bazı işlerin boyunuzu aştığını düşünebilirsiniz. Ama bu doğru değil. Sadece büyük firmaların girişebileceği düşünülen bazı işleri küçükler de yapabilir. Önce firmanıza bir bakın. Ürününüz ne? En iyi yaptığınız iş ne? Mevcut ürününüzle daha ne kadar devam edebilirsiniz? Üstünüzdeki rekabet baskısı gün geçtikçe artıyor mu? Bu baskıyı yaratanlar kim? Rakipleriniz kim? Rakiplerinizin size kıyasla üstünlüklerinin kaynağı ne?

Şimdilik sadece iç piyasaya ürün satan bir firma olsanız bile uluslararası rekabet baskısını az ya da çok hissediyor olmalısınız. Eğer şimdiye kadar dışa açılmayı düşünmediyseniz, ya şimdi? Seçeneklerinizi biliyor olmalısınız: İhracat ilk akla geleni örneğin. Fakat bu noktada durup yeniden bir hususa yoğunlaşalım: Ürününüz ne? Mevcut ürününüzle daha ne kadar devam edebilirsiniz? İşte bu soru çok kritik! Daha ne kadar? Finansal verilerinize bir kez daha bakın lûtfen: Büyüme hızınız yeterli mi? Büyüyor musunuz yoksa yerinizde mi sayıyorsunuz? Sahip olduğunuz becerileri ya da yetkinlikleri geliştiriyor musunuz? Evet mi hayır mı? Büyüyorsanız, kaynağı ne? Ürün geliştirme çabanız var mı? Küçücük bir firma olsanız dahi bu soru afakî görünmesin size. Herşey yöneticinin kafasının içinde başlamıyor mu? Hani o televizyon reklamındaki gibi. Ne diyor reklamdaki işadamı? “Yıllar önce işe başladığımda ne bu ofis, ne bu insanlar vardı. Sadece bir masa ve bir sandalye!” O tek masayı ve sandalyeyi koca bir iş modeline çeviren o işadamının vizyonu değil mi? Büyük düşünün! Değeri yaratan insan: İnsan fikri, insan eli. Ama özellikle fikir: Yeni fikir. Nam-ı diğer inovasyon kavramının üzerinde hâlâ çok konuşuluyor ve muhtemelen sürekli de konuşulacak. Siz inovasyon yapıyor musunuz?

Okuduysanız hatırlarsınız: OSTİM Gazetesi’nde geçen ayki yazımda size yurt dışında firma avlamayı önermiştim. İşte yukarıda sizi bunaltan sorular yine o yazıdaki anafikre dayanıyor. Tabii bu konu özellikle küçük firmalar söz konusu olduğunda devleti de çok yakından ilgilendiriyor. Bu alanda devletin öncülüğü olmasa bile desteği gerekiyor. Devlet desteğiyle “yurt dışında firma avlamalı”. Ama niçin? Herşeyin ötesinde inovasyon için! Tasarım için! Marka değeri için. Değer zincirinde terfi etmek için. Daha sayayım mı?

Fakat maaselef, bugün bile Türk firmalarının dış yatırımları bazılarınca ‘sermaye kaçışı’ olarak değerlendiriliyor. Aslında sermaye kaçmıyor! Sermaye çıkış yolu arıyor. Rekabet gücünü artıracak bir çıkış yolu arıyor. Daha önce de yazdım; ‘sermaye kaçışı’ merkezli bir bakış açısının gerçekçi olmadığının izahı için, bu konuya Türkiye’ye giren yabancı sermayeli doğrudan yatırımlar konusuyla birlikte bakılmalı. Bu iki olgu aynı gerçekliğin farklı yüzleri biçiminde ele alınmalı. Hep vurguladığım gibi burada genellikle ‘atlanılan’ husus doğrudan dış yatırım davranışının sermaye transferinden öte bir sermaye birikim modeli olduğu gerçeğidir. Başka bir ifadeyle, dış yatırım yapan firmalar sınır ötesi yatırımlara sermaye birikimlerini büyütmek gayesiyle girişirler. Bu, doğal olarak bir rekabet stratejisidir ve gerisinde sadece ‘pazara erişim’ olabileceği gibi başlı başına ‘yatırımların finansmanı / sermayeye erişim’ ve/veya ‘sermaye benzeri aktiflere erişim’ de bulunabilir. Örneğin doğrudan dış yatırımların, Türk iş dünyasının gündemindeki ‘inovasyon’ ve ‘markalaşma’ gibi uluslararası rekabet gücüyle ilişkilendirilen diğer hususlarda mesafe alınabilmesi bakımından da bir stratejik araç olduğu hatırda tutulmalıdır. Ne mutlu ki sanayileşmiş ülkelerde doğrudan yatırım yapmak vasıtasıyla, araştırma-geliştirme, inovasyon ve markalaşma imkânlarına erişimin daha kolay mümkün olabildiği, faklı sektörlerde faal az sayıdaki Türk firması tarafından kavranılmıştır. Bu firmalar Türkiye’nin en rekabetçi firmalarıdır. Bu tür girişimlerin özellikle ‘yurt dışında firma satın alma stratejilerine’ dayandırılmasının yararlı olacağını anlamak zor değil. Ayrıca, yurt dışında firma satın alarak dış pazarlara açılmak yurt içinde yabancı sermayeli bir firma tarafından ‘satın alınma riski’nin bertarafı bakımından da fayda sağlayabilir.

Peki ya devlet desteği meselesi? Söylenecek çok söz var ve peyderpey söyleyeceğiz! Türk Eximbank’tan başlayalım mı? Türk Eximbank Türkiye’nin resmi destekli ihracat kredi kurumu. Türk firmalarının yurt dışındaki doğrudan yatırımları da bu bankanın faaliyet alanına giriyor. Türk Eximbank’ın Türk firmalarının dış yatırımlarını desteklemesinin zamanı çoktan gelmiş hatta geçmektedir. Örneğin, özellikle “dış yatırım sigortası programının” artık bir an önce uygulamaya sokulması gereklidir.

Yazı yine uzadı sanırım. O hâlde şimdilik burada keselim.

Özetle: Gözünüz dışarıda olsun!

Bu yazı Dünya Gazetesi’nin eki olarak dağıtılan OSTİM Organize Sanayi Gazetesi’nin Haziran 2011 sayısında (sayfa 18) yayınlanmıştır.