8 Ocak 2013 Salı

Değişim üzerine

Her şey değişiyor.  Değişmeyen ne var? Hiçbir şey! Dünya değişiyor. Dünya hem kendi kendine değişiyor hem de onu insanoğlu değiştiriyor. Depremler oluyor. Yer kayıyor. Yerkürenin yüzeyi değişiyor. Denizlerin tabanı değişiyor. İnsan kazıyor, yarıyor, tüketiyor, kirletiyor. Atmosfer değişiyor.

Dünyanın içinde yol aldığı evren de değişiyor. On beş milyar yıl öncesinde gerçekleşen Büyük Patlama’dan bu yana evrenin büyüdüğü söyleniyor. Yaşlı dünyamız evrenin içindeki binlerce galaksiden birinin içinde sıradan bir yıldız olan güneşin etrafında dönüyor. Güneş de kendi etrafında dönüyor; başka yıldızların etrafında da dönüyor tabii. Bir bakıma evrenin kenar mahallelerinden birinde yerleşik olan güneş de gün gelecek sönecek. Dünya kararacak.

Zaman ilerliyor. Mevsimler birbirini izliyor. Şimdi kış. Ocağın ikinci haftası. Yağmur ve kar. Sonra bahar. Ardından güneş toprağın nemini alacak. Sonra yaz ve sonbahar gelecek. Şimdi ağaçlar kuru; yapraklar kuru. Döküldüler. Rüzgâr döktü çoğunu. Fakat mevsim değiştiğinde tomurcuklar açacak yeniden. Yapraklar çıkacak önce; sonra yeniden kurumayı bekleyerek.

Biz, insanlar da farklı değiliz. Değişiyoruz. Her anlamda değişiyoruz. Ana rahmine düştüğümüzde sadece iki hücrenin birleşmesiyle hayata başlıyoruz. Sonra gün geçmiyor ki değişmeyelim. Önce cenin, sonra fetüs, sonra bebek oluyoruz. Sonra çocuk, genç ve yetişkin. Her geçen an bedenimiz değişiyor. Duygularımız değişiyor. Düşüncelerimiz değişiyor. Algılarımız değişiyor. Her geçen gün ölüme biraz daha yaklaşıyoruz. Ölü beden başka hayatlara kaynaklık ediyor. Bedenimiz toprağa karışıyor. Başka canlara besin oluyor. Böceklere… Ağaçlara… Otlara besin oluyor bedenimiz. Bir kelebeğinkiyle kıyaslandığında sanki asırlarca yaşıyor gibiyiz ama ömrümüz o kadar kısa ki!

Yaş ilerledikçe yaşlandığımızı söylüyoruz çevremizdeki insanlara. Bu biraz üzüntü biraz da şikâyetin ifadesi. Oysa yaşlanmak ne güzel şey! Çünkü sadece yaşayan yaşlanıyor. Ölüm yaşamın kaçınılmaz sonu. Ölüm doğum kadar doğal ve sıradan. Eğer ölümlü olmasaydı, insan insan olabilir miydi? İnsanı insan yapan biraz da ölümlü olması; öyle değil mi?

Yaşam genellikle kendi gündelik seyri içinde akıp gider. Gündelik hayatın içinde esas önem taşıyan ‘şimdiki zaman’dır. Bugündür. Hatta bu andır. Geçmiş ya da gelecek gündelik akışta – hele akış da hızlıysa – hatırımıza gelmez bile. Aslında şimdiye odaklanmak çoğu zaman iyidir. Şimdiye odaklandığımızda değişimi de çok fazla sorgulamayız. Bu sebeple çocukların ne kadar hızlı büyüdüklerini, ne kadar çok değiştiklerini onları aralıklarla görenler daha iyi anlar. Fakat bazen düşüncelere dalarız ve geçmişi ya da geleceği, sıklıkla düşündüğümüzden daha çok düşünürüz. İşte öyle zamanlarda kendimizi biraz daha iyi tanırız. Kendimizi tanımak; kendimizi bilmek!

Kendimizi evrenin merkezinde görürüz çoğu zaman. Galileo’ya kadar kendini evrenin merkezinde gören insanoğlu (en azından bazıları), bunun doğru olmadığını kabullenmekte ne kadar zorlanmış. Evrenin merkezinde değil de kenar mahallelerden birindeki sıradan bir yıldızın çevresinde dönüp duran küçücük ve sıradan bir gezegenin üstündeki minicik bir varlık olan insan, sanırım, sarsılmış sıradanlığını fark ettiğinde.

İnsanlığın tecrübesinde olduğu gibi birey olarak da aynı travmayı yaşayabiliyoruz. Çocukken kardeşlerimiz, akranlarımız aramıza katıldığında her şeyin merkezinde olmadığımızı yavaş yavaş anlamaya başlıyoruz. Değişiyoruz. Evriliyoruz. Bedenimizin değişmesi gibi duygularımız ve düşüncelerimiz de değişiyor. Hatta belki kişiliğimiz de. Bizi biz yapan da değişimin ta kendisi bence. Değiştikçe bazı şeyleri daha iyi anlayabiliyoruz.

Atalarımızın geçmişi; insanoğlunun atalarının geçmişi yani, milyonlarca yıl öncesine gidiyor. En önemli atamız homo erectus diye adlandırılan dik insan. İki milyon yıl önce iki ayağının üzerinde durmaya başlayan homo erectus’tan bu yana çok değiştik. Önce homo sapien olduk yani akıllı insan. Sonra daha da akıllandık ve homo sapien sapien olduk. Yani akıllı akıllı insan. Bugün homo sapien sapieniz güya ama bence daha alacak çok yolumuz var. Daha çok değişmemiz, evrilmemiz gerekiyor. Değişmeliyiz ama gelişerek değişmeliyiz.

Evriliyoruz. Değişiyoruz. Bu topraklar, üzerinde onlarca uygarlığın yeşerdiği ve yok olup gittiği topraklar. İki milyon sekiz yüz bin yıl önce ilk insanlar Afrika’da ortaya çıktıktan sonra; Anadolu’ya gelenler, insanlık âleminin en hızlı değişenleri olmuşlar. İlginçtir: Atalarımız iki milyon sekiz yüz bin yıl önce ortaya çıktıkları hâlde son on bin yıla kadar değişim görece yavaşça yürümüş. Son on bin yıl; hatta son beş bin yıl çok hızlanmış değişimimiz. Son iki yüz elli yılı düşünelim birlikte: Değişim özellikle teknolojik anlamda nasıl inanılmaz ölçülere ulaşmış, değil mi?

Fakat yaşadıklarımdan ve okuduklarımdan anladığım bir şey var ki zaman zaman değişim ileriye değil geriye doğru da olabiliyor. Belki yeniden iki yerine dört ayak kullanmaya kalkışacak kadar değil. Fakat özellikle aklımızı kullanma konusunda geriye doğru gidebiliyoruz bazen. Örneğin ‘akıl tutulmaları’ yaşanabiliyor. İçinde bulunduğumuz çağda ‘akıl tutulması’ kavramını sıkı sık düşünmek zorunda hissediyorum kendimi.

İnsanın insana zulmü hâlâ bitmiş değil örneğin. Savaşlar hâlâ tatsız bir dünya gerçeği. Hâlâ ilkel zamanlarımızdaki özelliklerimizi içimizde barındırıyoruz. Güya akıllıyız fakat, aklımızı ne için ve ne kadar kullanıyoruz; bu şüpheli.

Bütün bunlar üzerinde çok uzun süre konuşulabilecek kadar karmaşık konular. Fakat son derece basit bir kavram gibi görünen ‘değişim’ konusu bende bütün bu düşünceleri uyandırıyor. Örneğin, toplumların değişimi de aklıma gelen hususlardan bir tanesi…

Kişiler gibi toplumlar da değişiyor. Bu, kimi zaman yavaş, kimi zaman hızlı oluyor. Daha önce de söyledim ya; bireylerde olduğu gibi gündelik hayatın akışı içinde toplumlar da değişimi çoğunlukla iyi algılayamayabiliyorlar. Aslında bazen sonradan ‘tarihî kırılma dönemi’ diye anılan dönemlerde bile böyle oluyor bu. Olayların üzerinden on yıllar, yüz yıllar geçtikten sonra, kendi zamanında son derece sıradan görünen bir dizi değişimin nasıl kırılmalara yol açtığı daha bir belirginleşiyor.

Kısacası bence dünya tarihi, uygarlık tarihi, insanlık tarihi, ne derseniz deyin ya da meselâ bir ülkenin, bir toplumun tarihi aslında ‘değişimin tarihi’dir!

Üstelik değişmek de iyi bir şey bence. En azından bazı durumlarda. En azından bazıları için. Fakat değişmek bu kadar kaçınılmaz olmasaydı bile ben değişmeyi tercih ederdim. Bence insan değişmeyi kendisi istemeli. İyiye doğru değişmeyi, gelişmeyi istemeli. Gelişmek, bugün olduğunuzdan daha öteye geçmek demek; daha ileriye gitmek demek. Ben şahsen değişmek, gelişmek istiyorum. Daha gelişmiş bir insan olmak istiyorum. Meselâ kendimi daha iyi tanımak istiyorum. Hayatın anlamını kavramak istiyorum. Hakikati arıyorum. Siz hakikati buldunuz mu bilmiyorum; ben hâlâ arıyorum. Daha yolun en başında olduğumu hissediyorum. Herhalde ölünceye kadar da sürecek bu arayışım.

Diyebilirsiniz ki “Değişim konusunu konuşurken hakikat kavramı üzerinde durmanın ne gereği var?” Bence var. En azından bunların ilişkili konular olduklarını düşünüyorum. Örneğin, şu soruları sormam lazım. Hakikat de zamanla değişebilir mi; ya da kişiye göre değişebilir mi mesela? Yoksa hakikat zamandan, mekândan, kişilerden bağımsız ‘mutlak’ mıdır?

Aklımız bize tanrının verdiği en önemli niteliğimiz. Bizi diğer bütün canlılardan ayıran özelliğimiz akıl. Aklım bana ‘kayıtsız şartsız’ kabul edebileceğim herhangi bir doğru olamayacağını söylüyor. Biraz önce değişimle hakikatin ne ilgisi olduğunu tartışırken söylemeye çalıştığım esas buydu işte. Burada bize ilk sorulan sorulardan biri “dogmalar karşısındaki tutumumuzun ne olduğu” değil mi?

Öyleyse dogma ne? Doğruluğu tartışılmaksızın kabul edilen, asla eleştirilemeyen, her şart altında kesin ve değişmez sayılan görüştür dogma. Dogma olan görüş akıl süzgecinden geçirilmez. Dogma olan görüş mutlak olarak doğrudur. Dogma olan görüş tartışılamaz, eleştirilemez, yargılanamaz ve asla değişmez. Hep aynıdır! Eğer herhangi bir görüşe burada belirttiğim biçimde yaklaşılıyorsa o görüş dogmadır. Öyleyse değişime bakışımızla dogmalara yaklaşımımız arasında da bir bağ olsa gerek.