<?xml version='1.0' encoding='UTF-8'?><?xml-stylesheet href="http://www.blogger.com/styles/atom.css" type="text/css"?><feed xmlns='http://www.w3.org/2005/Atom' xmlns:openSearch='http://a9.com/-/spec/opensearchrss/1.0/' xmlns:georss='http://www.georss.org/georss' xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'><id>tag:blogger.com,1999:blog-5097304207239610069</id><updated>2011-12-19T03:52:31.358-08:00</updated><category term='yenilik'/><category term='Grup1416'/><category term='bankacılıkta yabancı sermaye'/><category term='marka'/><category term='küresel değer zinciri'/><category term='yabancı sermayeli yatırımlar'/><title type='text'>EMİN AKÇAOĞLU</title><subtitle type='html'></subtitle><link rel='http://schemas.google.com/g/2005#feed' type='application/atom+xml' href='http://www.eminakcaoglu.com/feeds/posts/default'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5097304207239610069/posts/default'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://www.eminakcaoglu.com/'/><link rel='hub' href='http://pubsubhubbub.appspot.com/'/><link rel='next' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5097304207239610069/posts/default?start-index=26&amp;max-results=25'/><author><name>EMİN AKÇAOĞLU</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15624478498055060923</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='25' height='32' src='http://bp3.blogger.com/_nS2k92fPGi0/SHuVL0w304I/AAAAAAAAAAk/WDjMwi_MdKQ/S220/Akcaoglu_2.JPG'/></author><generator version='7.00' uri='http://www.blogger.com'>Blogger</generator><openSearch:totalResults>29</openSearch:totalResults><openSearch:startIndex>1</openSearch:startIndex><openSearch:itemsPerPage>25</openSearch:itemsPerPage><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5097304207239610069.post-538953768471306399</id><published>2011-12-19T03:31:00.000-08:00</published><updated>2011-12-19T03:52:31.363-08:00</updated><title type='text'>Dünyanın hâli: Ne söylediler? Ne yapıyorlar?</title><content type='html'>Dünyanın hâli pek parlak değil. Uluslararası kuruluşların en tepesindeki isimlerden Batının önde gelen siyaset ve devlet adamlarına kadar pek çok kişi bunu söylüyor. Sanayileşmiş zengin ülkelerde süregiden ekonomik krizin etkileri kaçınılmaz biçimde dünyanın tümünü etkiliyor ve bu krizin ne zaman, nerede, ne kadar hasarla sonlanacağını kimse bilmiyor. Elbette bu ülkelerin hükümetleri de hasarı asgariye indirmek ve süreci olabildiğince kısaltmak için ellerinden geleni yapıyorlar. Peki nasıl? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaşanan olaylardan alınması gereken çok önemli bir ders var: Söylenenlerle yapılanlar birbirinden çok farklı. Onlarca yıldır gelişmekte olan ülkeler ‘bütçe disiplininden’, ‘piyasanın erdemlerinden’, ‘devlet müdahalesinin sakıncalarından’ söz eden sanayileşmiş ülke hükümetleri ve genellikle bunlar tarafından kontrol edilen IMF ve Dünya Bankası gibi uluslararası kuruluşların yöneticileri, sorun kendi sorunları olduğunda ağız değiştiriyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2000’li yılların başında Türkiye’yi vuran krizlerin ilk dalgası – hatırlanacaktır – bazı bankaların çöküşüyle geldi. Bu dönem Türkiye’de bankacılık sektörünün köklü biçimde yeniden yapılandığı bir dönemin başlangıcıdır. Bu sürecin lehimize ya da aleyhimize olduğu tartışması bir yana, bugünle kıyaslanması gereken bazı yönleri vardır. Örneğin, Demirbank aktif kalitesi kötü olduğu ya da içi boşaltıldığı için değil bilançosunun iki yakasındaki vade uzunlukları bakımından, gereğinden çok risk üstlenip; kısa vadeli borçlanıp, bu fonları uzun vadeli devlet iç borçlanma senetlerine yatırdığı için likidite sıkıntısına düşmüş ve batmıştır. Bu bankanın devlet tarafından kurtarılması gündeme alınmamıştır bile. Demirbank’ın batışı, yabancı sermayeli bankaların Türkiye’ye giriş sürecinin dönüm noktasıdır. O dönemde hem IMF temsilcileri hem de IMF’ye yön veren ülkelerin yöneticileri, bir bankanın kamu kaynaklarıyla kurtarılmasının doğru olmayacağına ant içebilecek kadar keskin görüşlere sahiptiler. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Resme bugün baktığınızda belki aynı kişiler değil ama, aynı koltuklarda oturanlar kendi ülkelerinde batma noktasına gelmiş bankaları kurtarmak için kamu fonlarını kullanmaktan çekinmiyorlar. Bütçe disiplini kavramının anlamını bile hatırlayan yok. Örneğin Avrupa’yı sarsan devlet borçları, bir ölçüde krizin ilk dönemlerindeki sarsıntıyı hafifletmek için devlet bütçelerinin olabildiğince yoğun ve hatta imkânların ötesinde kullanılmasından kaynaklanmıyor mu? Konu gelişmekte olan ülkelere geldiğinde ‘monetarist’ fakat kendilerine geldiğinde ‘Keynezyen’ olan bu ülkelerin tarihleri zaten bu yaklaşımın örnekleriyle dolu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sadece bütçe disiplini veya banka kurtarma operasyonları bakımından değil; fakat akla gelebilecek her iktisadî konuda kendi menfaatleri gündeme geldiğinde devlet müdahaleciliğini ve kendi şirketlerinin korunmasını sonuna kadar savunanların yine aynı ülkeler olduklarını iyi görmek gerekiyor. Dünün gelişmekte olan, bugünün sanayileşmiş ülkesi Kore bile ‘merdiveni tırmandıkça’ bu tür politikalarda ustalaşıyor. Kore’nin, tablet bilgisayarların uluslararası ticarette yeni bir ‘kapışma alanı’ olduğu bugünlerde, ‘Apple iPad’e karşı ‘Samsung Galaxi’yi geliştirme sürecinde, kendi iç pazarını türlü yöntemlerle koruma altına alışı sanırım hepimizi düşündürmeli.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tarihin gerektiği gibi okunması, şimdiki zamanı iyi değerlendirebilmek için bir zorunluluk. Bilimle propaganda arasındaki ayrımın – özellikle sosyal bilimler söz konusu olduğunda – görülmesi bazen kolay olmayabiliyor. Örneğin, internetin önümüzde yepyeni bir çağ açtığı ve bilgiye erişimin son derece kolaylaştığı sıklıkla tekrarlanırken, aynı internetin bir bilgi çöplüğü olduğu çoğunlukla gözden kaçıyor. Doğruyla yanlışın, propagandayla bilimin birbirinden gereğince ayrılabilmesi için yegâne sığınağımız ‘eleştirel düşünmek’ olabilir. Bütün bu sorunlar karşısında ‘akla dayanan’ değerlendirmelerin dışındakiler, eğer kasıtla kötü niyetli değillerse saflıktan öteye gidemezler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dünyanın içinde bulunduğu bu ekonomik kriz döneminde, bize akıl hocalığı yapmayı seven sanayileşmiş ülkelerin ve bunların kontrolündeki uluslararası kuruluşların, bu ülkelerin kendi menfaatleri söz konusu olduğunda uyguladıkları ya da önerdikleri politikalar; daha on yıl önce bize sundukları politika önerilerindeki samimiyetlerini günışığına çıkarıyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte bütün bunlar bize ders olmalı. Öyle bir ders ki örneğin sanayileşme politikamızı şekillendirirken bugünün sanayileşmiş ülkelerinin, kendi sanayileşme politikalarını tarihsel süreç içerisinde nasıl yürüttüklerini kılı kırk yararak incelemeliyiz; doğruyla yalanı, propagandayla bilimi ayırt ederek… Sanayileşme politikasının tüm yanlarını hatırda tutarak yapmalıyız bunu. Bu bakımdan bugünün zengin ülkelerinin ne söylediklerine değil, ne yaptıklarına bakmalıyız. İşte bazen kriz bile fırsat olabiliyor. En azından aklımızı başımıza devşirmek için… &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Emin Akçaoğlu&lt;br /&gt;emin.akcaoglu@ieu.edu.tr&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu yazı Dünya Gazetesi’nin eki olarak dağıtılan OSTİM Organize Sanayi Gazetesi’nin Aralık 2011 sayısında yayınlanmıştır.&lt;br /&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5097304207239610069-538953768471306399?l=www.eminakcaoglu.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://www.eminakcaoglu.com/feeds/538953768471306399/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5097304207239610069&amp;postID=538953768471306399' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5097304207239610069/posts/default/538953768471306399'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5097304207239610069/posts/default/538953768471306399'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://www.eminakcaoglu.com/2011/12/dunyann-hali-ne-soylediler-ne-yapyorlar_19.html' title='Dünyanın hâli: Ne söylediler? Ne yapıyorlar?'/><author><name>EMİN AKÇAOĞLU</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15624478498055060923</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='25' height='32' src='http://bp3.blogger.com/_nS2k92fPGi0/SHuVL0w304I/AAAAAAAAAAk/WDjMwi_MdKQ/S220/Akcaoglu_2.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5097304207239610069.post-452175883349107651</id><published>2011-12-16T00:17:00.000-08:00</published><updated>2011-12-19T03:23:57.857-08:00</updated><title type='text'>Yabancı sermaye nereye gider?</title><content type='html'>Yabancı sermayeli yatırımların ülkemize çekilmesi konusu yıllardır ekonomi gündeminin üst sıralarında. Son duruma bakıldığında Türkiye’ye gelen yabancı sermayeli yatırımların toplam tutarında kayda değer bir düşüş var. Oysa 2007 yılı bu anlamda ‘muhteşem’ bir yıl olmuştu. O yıl ülkemize giren sermayenin toplam tutarı 22 milyar doları aşmıştı. Bu büyük tutarın gerçekte ülkenin sermaye stokunu artırmayan el değiştirmelere dayandığını ve özellikle de kamu mülkiyetindeki büyük kuruluşların ya da özel bankaların yabancı çokuluslu şirketlere satılmasından kaynaklandığını hatırlarsınız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sayılara daha yakından bakalım: Türkiye’ye 2010 yılında gelen yabancı sermaye tutarı bir önceki yıla (2009’da 8,4 milyar dolar) göre %8,3 artışla 9,1 milyara dolara ulaştı. Fakat bu tutar 2007’deki 22 milyar dolarlık rekor girişle kıyaslandığında, belirgin bir gelişme olmadığı görülüyor. Türkiye’ye gelen yabancı sermayenin dikkat çektiği sadece üç yıl var: 2006 (20,2 milyar dolar), 2007 (22 milyar dolar) ve 2008 (19,5 milyar dolar). Bu yılların özelliğiyse hem Türk Telekom gibi büyük çaplı özelleştirmelerin hem de özellikle banka satışları gibi özel sektörde büyük hacimli el değiştirmelerin bu yıllarda yaşanması. Dolayısıyla, rekor düzeylere ulaşan yabancı sermaye girişleri de aslında yeni yatırımlara dayanmıyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dolayısıla, yabancı sermaye az ya da çok geliyor gelmesine ama bu, mevcut sermaye stokunda artış yaratmıyor. Çünkü aslında daha önce yerli şirketlere ya da devlete ait olan varlıklar yabancılar tarafından satın alınıyor. Elbette, bu tür girişlerin de türlü katkılar sağlayabileceği ileri sürülebilir. Fakat bu konuda ‘büyük gürültü’ kopartılıyorsa, ülkeye giren yabancı sermayenin üretkenliğine ya da ülkenin toplam sermaye stokuna ne kattığına bakmamız gerekmez mi? Benzer şekilde, teknoloji transferine veya genel olarak yabancı sermayenin geldiği alanlarda eldeki bilgi birikimine ne eklendiğini de merak etmeliyiz, değil mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peki ne oldu da o yıllarda böylesine iştahla Türkiye’ye yönelen yabancı yatırımcılar sonraki yıllarda aynı ilgiyi göstermediler? Bu durumu 2007’den itibaren, özellikle Batılı ülkelerde yoğunlaşan küresel finansal krizin etkilerine bağlamak mümkün görünse de konuyu sadece bu dar kalıp içine hapsetmenin doğru olmayacağı açık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Belki de en önce, şu soruyu sormalıyız: Yeni üretken yatırımlar yapmak isteyen veya görece ileri teknolojiye dayanan ve daha büyük katma değer üretme potansiyeline yatırımlar hangi coğrafyaları tercih ediyor? Bu sorunun cevabı aynı zamanda, “Türkiye ne yaparsa ve nasıl yaparsa ‘nitelikli ve yeni’ yabancı sermayeli yatırımları çekebilir” sorusunun da cevabı olacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu sorunun cevabı Türkiye’nin özellikle “altyapısını” yakından ilgilendiriyor. Evet, elbette makroekonomik istikrar, örneğin fiyat istikrarı da yabancı şirketler için önem taşıyor. Fakat bunların ötesinde bakılması gereken çok önemli hususların mevcudiyeti gözden kaçmamalı. Örneğin bir ülkedeki “insan yapısı varlıklar”ın miktar ve kalitesi makroekonomik istikrardan belki çok daha önemli. Çokuluslu şirketler ‘yatırım yeri kararlarını’ verirlerken, konuya iki aşamalı olarak yaklaşıyorlar: İlk aşamada makroekonomik değişkenlerle birlikte, yatırım ve kambiyo mevzuatının serbesti derecesi gibi hususları değerlendiriyorlar. Sonraki ve belki de çok daha önemli olan ikinci aşamadaysa, potansiyel yatırım ülkesindeki ‘insan yapısı’ varlıkların niteliğine bakıyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Belirttiğim gibi Türkiye’ye yabancı sermaye girişi Türkiye’nin “altyapısını” çok yakından ilgilendiriyor. Sadece fiziksel altyapısını değil, beşeri ve kurumsal altyapısını da. Başka bir ifadeyle, Türkiye yurt dışından “nitelikli yeni yatırım” çekebilmek için hem fiziksel altyapını iyileştirmek hem de hem nitelikli işgücü yetiştirip, iş yapma alışkanlıklarını iyileştirmek zorunda. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kentleşme sorunu da konumuzun başlı başına içinde. Örneğin, Ankara’nın ve İç Anadolu Bölgesi’nin daha çok yatırım ve yabancı sermaye çekebilmesi bölgeyi diğer büyük kentlere bağlayan demiryolu, havayolu ve karayolu bağlantılarının durumuna veya Ankara’nın bir yaşam alanı olarak çekiciliğine bağlı. Bunların yanı sıra kentte yaşayan işgücünün niteliği ve aldığı eğitimin kalitesi kilit durumda tabii. Bu son nokta çok önemli, çünkü nitelikli işler nitelikli ve yaratıcı insanları gerektiriyor!  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Emin Akçaoğlu&lt;br /&gt;emin.akcaoglu@ieu.edu.tr&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu yazı Dünya Gazetesi’nin eki olarak dağıtılan OSTİM Organize Sanayi Gazetesi’nin Kasım 2011 sayısında yayınlanmıştır.&lt;br /&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5097304207239610069-452175883349107651?l=www.eminakcaoglu.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://www.eminakcaoglu.com/feeds/452175883349107651/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5097304207239610069&amp;postID=452175883349107651' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5097304207239610069/posts/default/452175883349107651'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5097304207239610069/posts/default/452175883349107651'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://www.eminakcaoglu.com/2011/12/yabanc-sermaye-nereye-gider.html' title='Yabancı sermaye nereye gider?'/><author><name>EMİN AKÇAOĞLU</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15624478498055060923</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='25' height='32' src='http://bp3.blogger.com/_nS2k92fPGi0/SHuVL0w304I/AAAAAAAAAAk/WDjMwi_MdKQ/S220/Akcaoglu_2.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5097304207239610069.post-604550000630194964</id><published>2011-09-16T00:21:00.001-07:00</published><updated>2011-09-27T02:54:08.394-07:00</updated><title type='text'>Kobiler dış yatırım yapmalı; Eximbank onları desteklemeli! Nasıl?</title><content type='html'>Bu ayki yazımıza 1720’lerde İngiltere Başbakanı olan Walpole’un bir sözüyle başlayalım: “Hiçbir şey kamuya [İngiltere halkına] sınaî malların ihracatı ve yabancı hammaddelerin ithalatı kadar yarar sağlamaz.” Bu sözün söylendiği ülke İngiltere ve yıl 1720; yani yaklaşık 300 yıl öncesi. İngiltere sanayi devrimini yapıyor, hammadde ithal ediyor ve bunları mamul hâle getirip sınaî mal ihraç ediyor. Walpole şu gerçeği daha o zaman görüyor: Eğer ‘sınaî mal üretiminde kullanılmak üzere’ hammadde ithal ediyorsanız bu size büyük yarar sağlar. Sanayileşme sürecine böyle başlayan İngiltere 1800’lü yılların sonuna gelindiğinde sadece mal ihraç etmekle kalmayan sermaye de ihraç eden ilk ülkeydi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gelelim şimdi Türkiye’ye ve cari açık ile esasen bunun dayandığı dış ticaret açığı konusuna: Eğer ithal ettiğiniz hammadde ya da yarı mamul maddeye Türkiye’de ciddi katma değer ilâve edip sınaî ürün ihraç edebiliyorsanız kazanıyorsunuz demektir. Fakat malın nihaî fiyatı üzerinden hesaplanacak pay dağılımında büyük lokma sizin midenize gidiyorsa tabii. Aksi halde başkaları karınlarını tıka basa doyururken siz onlardan arta kalanlara razı olmak zorundasınız. Peki büyük lokma nasıl kapılır? Büyük lokma bilmeyi ve daha da önemlisi ‘kontrol edebilmeyi’ gerektirir. Bu konunun elbette pek çok yanı var ama benim vurgulamak istediğim konu yine Türk firmalarının yurt dışındaki doğrudan yatırımları konusu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dünya Gazetesi’nin 9 Eylül 2011 tarihli nüshasından Yıldız Doğruer imzalı bir haber: “Battaniyeciler Afrika’da DİR nedeniyle rekabet edemiyor. Dahilde İşleme Rejimi (DİR) uygulaması, polyester iplik ihtiyacının yüzde 50’den fazlasının ithal yollarla karşılandığı Türkiye’de battaniye firmalarının ihracatta rekabet şansını azaltıyor.” Çünkü Türk firmaları çok ucuza mal satan Çinli firmalarla rekabet edemiyorlar. Peki ihracatçı firmalarımız ‘kendi çözümlerini’ nasıl üretmişler? Yine aynı habere dönelim: “Sesli Tekstil Genel Müdürü Mehmet Sesli ‘Güney Afrika Cumhuriyeti’ndeki tesisimiz üretimine devam ediyor. […] Şu an vergilerden dolayı Güney Afrika Cumhuriyeti’ne sadece battaniye üretiminde kullanılan hammaddeler ihraç edilebiliyor’ [diyor.   …] Seslim Tekstil Yönetim Kurulu Başkanı Ahmet Sesli ‘Çin çok ucuz mal verdiği için Afrika pazarında şansımız kalmıyor. Bizim maliyetlerimiz çok yüksek kalıyor. Afrika’daki kanunlar, sendikalar ve teşvikler dolayısıyla biz de Güney Afrika’da 15 milyon dolarlık bir yatırım gerçekleştirdik ve Afrika’da battaniye üretimine başladık. Türkiye’den gönderdiğimiz hammadde ve ipliği kullanarak üretim gerçekleştiriyoruz. […] Afrika’da tesisimiz olmasa mal satmamız imkânsız. Türkiye’de maliyetlerimiz çok yüksek.’” &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte size, üretim maliyetlerinin Türkiye’deki yükselişinden kaynaklanan iki dış yatırım örneği! Bu iki firma Güney Afrika Cumhuriyeti’ne yatırım yapmışlar çünkü hem pazar hem de etkinlik arıyorlar. Bu Türkiye için ‘sermaye kaçışı’ mı? Kesinlikle hayır. Çünkü bu firmalar eğer doğrudan dış yatırım yapmasalar rekabet güçlerini koruyamayacaklar. O hâlde elbette bir yandan Türkiye’deki yatırım koşulları iyileştirilirken, bir yandan da – şartlar gerektirdiğinde – Türk firmalarının dış yatırımlarının ‘teşvik edilmesi’ gerekiyor. Bu tür teşvik mekanizmalarının başka ülkelerce kullanıldığını yıllardır yazıyorum; seminerlerimde ve derslerimde anlatıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yazıyı bitirirken &lt;a href="http://www.eminakcaoglu.com/2011/08/devlet-turk-ds-yatrmlarn.html"&gt;önceki sayıda da söz ettiğim&lt;/a&gt; &lt;a href="http://www.eximbank.gov.tr/"&gt;Türk Eximbank&lt;/a&gt; konusuna yeniden değinmek istiyorum. Yukarıda gerekli olduğuna işaret ettiğim Türk firmalarının yurt dışındaki yatırımlarına ilişkin teşvik sistemi içinde &lt;a href="http://www.eximbank.gov.tr/"&gt;Türk Eximbank&lt;/a&gt;’a büyük rol düşüyor. Bir örnek daha vereyim: Türk Eximbank’ın Yurt Dışı Yatırım Sigortası Programı’nı artık en kısa zamanda uygulamaya sokması gerekiyor. Eğer bu program uygulamaya konulursa Türk firmalarının yurt dışındaki yatırımları politik risklere karşı sigorta teminatı altına alınabilecektir. Daha bu yıl Kuzey Afrika’da yaşananlar bunun ne kadar önemli olduğunu gösteriyor. Ayrıca, 6 Nisan 1999 tarihinde &lt;a href="http://www.miga.org/"&gt;MIGA&lt;/a&gt; ile Türk Eximbank arasında imzalanan bir işbirliği anlaşmasına da işaret edilmesinde yarar var. Söz konusu anlaşma ile Türk Eximbank’ın Türk firmalarının yurt dışındaki doğrudan yatırımlarını &lt;a href="http://www.miga.org/"&gt;MIGA&lt;/a&gt; ile birlikte sigorta teminatı altına alabilmesi ya da &lt;a href="http://www.eximbank.gov.tr/"&gt;Türk Eximbank&lt;/a&gt;’ça sağlanacak sigorta desteğinin &lt;a href="http://www.miga.org/"&gt;MIGA&lt;/a&gt; tarafından reasürans işlemine tâbi tutulması mümkün olabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gelecek ayki yazımda konunun başka yönlerini ele alacağım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Emin Akçaoğlu&lt;br /&gt;emin.akcaoglu@ieu.edu.tr&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.ostimgazetesi.com/images/archive/eylul2011.pdf"&gt;Bu yazı Dünya Gazetesi'nin eki olarak dağıtılan OSTİM Organize Sanayi Gazetesi'nin Eylül 2011 sayısında (sayfa 11) yayınlanmıştır.&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;========================&lt;br /&gt;İlâve bilgi için: &lt;a href="http://www.miga.org/documents/IGG07tur.pdf"&gt;MIGA Yatırım Garanti Kılavuzu (Türkçe)&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5097304207239610069-604550000630194964?l=www.eminakcaoglu.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://www.eminakcaoglu.com/feeds/604550000630194964/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5097304207239610069&amp;postID=604550000630194964' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5097304207239610069/posts/default/604550000630194964'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5097304207239610069/posts/default/604550000630194964'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://www.eminakcaoglu.com/2011/09/kobiler-ds-yatrm-yapmal-eximbank-onlar.html' title='Kobiler dış yatırım yapmalı; Eximbank onları desteklemeli! Nasıl?'/><author><name>EMİN AKÇAOĞLU</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15624478498055060923</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='25' height='32' src='http://bp3.blogger.com/_nS2k92fPGi0/SHuVL0w304I/AAAAAAAAAAk/WDjMwi_MdKQ/S220/Akcaoglu_2.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5097304207239610069.post-3973140659669935001</id><published>2011-08-12T05:25:00.000-07:00</published><updated>2011-08-19T00:16:03.129-07:00</updated><title type='text'>Devlet Türk dış yatırımlarını desteklemelidir</title><content type='html'>Konuya Türkiye’nin gittikçe büyüyen cari işlemler açığının dayandığı dış ticaret açığı konusundan başlayalım. Türkiye’nin dış ticaret açığının çok önemli bir kısmı ara malı ve yatırım malı ithalatından kaynaklanıyor. Türkiye ekonomisi büyüdükçe dış ticaret açığı ve cari işlemler açığı da büyüyor. İşin aslı bunun tam tersi: Dış ticaret açığı ve cari işlemler açığı büyüdükçe Türkiye ekonomisi büyüyor. Bu süreçte ihracat büyüdükçe ithalat da büyüyor: Girdi ithal etmeden mal üretemiyor ve tabii ihracat yapamıyoruz. İthalata konu girdi kalemlerinin başında enerji var. Türkiye maalesef yeterince enerji üretemiyor. Sadece enerji de değil diğer pekçok ara malını da üretemiyor. Bu durum sadece Türkiye’ye de özgü değil. Günümüzün dünya ekonomisinde tüm ülkeler adeta bir üretim bandınının üzerine yerleştirilmiş durumdalar. Banttaki yeriniz bir bakıma katma değer (veya üretim) zincirindeki ya da hiyerarşisindeki yerinizi gösteriyor. Herbir ülke diğerleriyle girdi-çıktı bağlantıları üzerinden işbirliği yapmak zorunda. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O halde, dış ticaret açığını ve dolayısıyla cari işlemler açığını – risk algısını bozmayacak – daha makul seviyelere çekmemiz gerekiyor. Bunu yapabilmek için döviz kurları ya da faiz hadleri yardımıyla alınabilecek tedbirlerin yeterli olması mümkün değil. Kamuoyunda sürekli yinelendiği ve yukarıda da özetlendiği gibi sorun “yapısal”. Başka bir ifadeyle üretim sistemimizin mevcut yapısı – doğası gereği – “açık” üretiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fakat konu bu kadar basit değil. Belirtiğim gibi bütün ülkelerin üretim sistemleri diğerlerininkiyle entegre. Üstelik dünya ekonomisinde uluslararası ilişkiler sadece ticaret üzerinden yürümüyor. Yabancı sermayeli doğrudan yatırımlar (doğrudan dış yatırımlar veya kısaca dış yatırımlar) ticaretten daha önemli. Çünkü uluslararası ticaretin çok önemli bir bölümü çokuluslu şirketlerin kendi bünyeleri içinde yapılıyor. Örneğin, bir çokuluslu şirketin Türkiye’deki kolu, şirketin Japonya’daki merkezine veya Polonya’daki diğer koluna ihracat yapıyor veya oralardan Türkiye’ye ithalat yapıyor. Dolayısıyla, görünürde Türkiye dış ticaret yapıyor ama bu süreç bütünüyle bir şirketin kendi içinde ve kontrolünde cerayan ediyor. Bu alınması gereken tedbirlerin dış ticareti aşan ve dış yatırımları da kavrayan bir yapıya sahip olmasını gerektiriyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yeniden ilk başladığımız yere dönelim: Büyüyen cari işlemler açığına ve bunun dayandığı dış ticaret açığına. Deniyor ki: “İthalatımızın önemli bir kısmını aramalı ve yatırım malı ithalatı oluşturuyorsa, bunların en azından bir kısmını içeride üretmek için tedbir almalıyız.” Doğru mu? Doğru! Bu yaklaşımın teknik adı ithâl ikameciliktir. Fakat sorun şuradadır: Günümüzdeki kadar bütünleşmiş bir dünya ekonomisinde ithal ikâmeci politikaların kullanılması eskisi kadar kolay değildir. Gelin birlikte akıl yürütelim: Bu girdileri üretmek yerine ithal ediyor oluşumuz, ekonomimizin yapısal kısıtları içinde piyasa koşullarınca dayatılmıyor mu? Başka bir ifadeyle: Biz bu malları esasen daha ucuz veya kaliteli oldukları için ithal etmiyor muyuz? Eğer öyleyse bu malları içeride üretmeye kalkışmak piyasa koşullarının dayattığı rekabetçi kaygıları bertaraf etmek için bir yerden başka bir yere kaynak aktarımını gerektirmeyecek midir? Örnek verirsek, Çin’den ithal ediyor olduğunuz girdiyi Türkiye’de navlun dahil ithal fiyatının üzerinde bir fiyatla üretemezsiniz. Eğer üretmekte ısrarlı olursanız, satamazsınız. Satabilmek için birilerinin üreticiye herhangi bir biçimde sübvansiyon vermesi gerekecektir. Bu şartlar altında ikinci seçenek Çin’den ithalatı kısıtlamak olacaktır. Bu ise içeride üretilmeye başlanan girdinin bir ihraç ürününün üretiminde kullanılması hâlinde, ihraç ürününün dış pazardaki rekabet gücünü (eğer fiyat önemli bir rekabet unsuruysa) azaltacaktır. Tüm bu söylediklerim “Türkiye dış ticaret açığını daraltmak için ara malı üretimini kısmen bile olsa içeriye kaydıramaz”  demek değildir. Elbette ara mallarını yurt içinde üretme imkânları araştırılmalıdır. Yeni kurulan Ekonomi Bakanlığı’nın “Girdi Tedarik Sistemi Projesi”nin amacı da bu olsa gerektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O halde, Türkiye ara malı üretimi konusunu gündeminde tutmalı ve bu yönde stratejiler geliştirmelidir fakat Türkiye’nin dikkatle değerlendirmesi gereken bir başka konu, bu sorunun çözümünde dış yatırımların bir seçenek olup olmadığının araştırılmasıdır. Örneğin şu sorulara cevap aranmalıdır: İthal ettiğimiz ara mallarını üreten yabancı firmaları satın alabilir miyiz? Veya faktör donanımları itibarıyla bu malların üretiminde görece rekabetçi olan ülkelerde – firma satın alma seçeneğinin yanı sıra – yeni firma kurarak sıfırdan yatırım yapabilir miyiz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu söylediklerim bazı başka ülkeler tarafından başarıyla uygulanmıştır ve uygulanmaktadır. Bize çarpıcı örnekler sunabilecek iki ülke geçmişteki uygulamalarıyla Japonya bugünkü uygulamalarıyla Çin’dir. İlki geriden gelip Batılı sanayilaşmiş ülkeleri yakalamıştır; diğerinin ise yakalayacağı neredeyse kesindir. Japonya ve Çin girdi ihtiyaçlarını karşılamak için doğrudan dış yatırımları bir stratejik araç olarak kullanıyorlar. Burada özellikle hammadde kaynaklarına erişimle ilgili Çin örneğini bir kenara bırakarak Japonya’ya odaklanmak istiyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Japon devleti İkinci Dünya Savaşı’nı izleyen dönem boyunca Japon firmalarının dış yatırımlarını “sübvanse edilen” krediler ve dış yatırım sigortası vasıtasıya desteklemiştir. Bir ülkenin kendi topraklarındaki sınaî yapıyı genişletmek yerine kendi firmalarınca başka ülkelere yatırım yapılmasını desteklemesi ilk bakışta tuhaf görünebilir. Japon devleti dış yatırımları destekleyerek özellikle hem yerli endüstrilerin ihtiyaç duyduğu girdilerin sağlanmasını güvenceye almayı hem de nisbî rekabet gücü gerileyen Japon firmalarının dış pazarlardaki payını muhafazayı amaçlamıştır. Japonya’da üretimi sürdürerek dış pazarlarda rekabet edemeyecek duruma gelen tekstil gibi endüstrilerin diğer Uzak Doğu Asya ülkelerine kaydırılması bu alanda çalışan Japon firmalarının daha uzun süre yaşamasını sağlamıştır. Söylediğim gibi Japon devleti bu tür yatırımlara girişen firmalara hem ucuz kredi hem de yatırım sigortası desteği vermiştir. Bu amaçla kullanılan kurum ise başta Japon Eximbank’ı olmuştur. 1953 ve 1999 yılları arasında Japonya’nın kendi firmalarının dış yatırımlarına verdiği finansal desteğin toplam tutarı 69,5 milyar dolardır. Bu tutar aynı dönemde Japon firmalarının yurt dışında yaptıkları dış yatırımların %10’una karşılık gelmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi gelelim sadede: Türkiye’de devlet Türk firmalarının dış yatırımlarını desteklemelidir. Bu amaçla kullanılabilecek en uygun aygıt (kurum) Türk Eximbank’tır. Devlet Yatırım Bankası’nın 1987’de Türk Eximbank’a dönüştürülmesini izleyen dönemde eski Doğu Bloku ülkelerindeki rejim değişiklikleriyle birlikte ortaya çıkan fırsat bu kurum tarafından Türkiye lehine çok iyi değerlendirilmiştir. Şimdiki aşamada yine bu tür bir özel misyon gündeme getirilmelidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türk Eximbank'ın kuruluş kanunun da böyle bir çalışma için elverişli olduğu düşünülmektedir. 3332 Sayılı Kanun'un 7. Maddesi "Bankanın Amaç ve Faaliyet Konuları"nı şu şekilde tanımlamaktadır: "Banka'nın amacı; ihracatın geliştirilmesi, ihraç edilen mal ve hizmetlerin çeşitlendirilmesi, ihraç mallarına yeni pazarlar kazandırılması, ihracatçıların uluslararası ticarette paylarının artırılması, ihracatçılar ve yurt dışında faaliyet gösteren müteahhitler ve yatırımcılara uluslararası piyasalarda rekabet gücü ve güvence sağlanması, yurt dışında yapılacak yatırımlar ile ihracat veya döviz kazandırma maksadına yönelik yatırım malları üretim ve satışının desteklenerek teşvik edilmesidir." ... (Bu kapsamda Banka) "Yurt dışı müteahhitlik hizmetleri ile dış yatırımların geliştirilmesi için kredi açar, finansmanına katılır, sigorta ve garanti sağlar."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Son bir not: İhracat kredileri OECD ve Dünya Ticaret Örgütü’nün düzenlemelerine tâbidir. Dolayısıyla, bu alanlarda devlet desteğinde manevra alanı dardır. Fakat doğrudan dış yatırımlar için bu geçerli değil. Sonraki yazılarda Eximbank’ın Türk dış yatırımlarını nasıl destekleyebileceğine değineceğim. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kaynaklar:&lt;br /&gt;Akçaoğlu, E. (2001). Türk Firmalarının Dış Yatırımları ve Türk Eximbank, Uzmanlık Tezi, Türkiye İhracat Kredi Bankası, Ankara.&lt;br /&gt;Solis, M. (2003). “Adjustment Through Globalization – The Role of State FDI Finance”, Japan’s Managed Globalization – Adapting to the Twenty-first Century adlı kitabın (Editörler: U. Schade ve W. Grimes) içinde. M.E.Sharpe, Armonk. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.ostimgazetesi.com/images/archive/agustos2011.pdf"&gt;Bu yazı Dünya Gazetesi’nin eki olarak dağıtılan OSTİM Organize Sanayi Gazetesi’nin Agustos 2011 sayısında (sayfa 20) yayınlanmıştır.&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5097304207239610069-3973140659669935001?l=www.eminakcaoglu.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://www.eminakcaoglu.com/feeds/3973140659669935001/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5097304207239610069&amp;postID=3973140659669935001' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5097304207239610069/posts/default/3973140659669935001'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5097304207239610069/posts/default/3973140659669935001'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://www.eminakcaoglu.com/2011/08/devlet-turk-ds-yatrmlarn.html' title='Devlet Türk dış yatırımlarını desteklemelidir'/><author><name>EMİN AKÇAOĞLU</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15624478498055060923</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='25' height='32' src='http://bp3.blogger.com/_nS2k92fPGi0/SHuVL0w304I/AAAAAAAAAAk/WDjMwi_MdKQ/S220/Akcaoglu_2.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5097304207239610069.post-5267553371571077804</id><published>2011-08-11T13:14:00.000-07:00</published><updated>2011-09-22T01:08:01.188-07:00</updated><title type='text'>Yabancı sermaye cephesinde durum</title><content type='html'>Türkiye’ye 2010 yılında gelen yabancı sermaye tutarı bir önceki yıla (2009’da 8,4 milyar dolar) göre %8,3 artışla 9,1 milyara dolara ulaştı. Fakat bu tutar 2007’deki 22 milyar dolarlık rekor girişle kıyaslandığında, belirgin bir gelişme olmadığı görülüyor. Türkiye’ye gelen yabancı sermayenin dikkat çektiği sadece üç yıl var: 2006 (20,2 milyar dolar), 2007 (22 milyar dolar) ve 2008 (19,5 milyar dolar). Bu yılların özelliğiyse hem Türk Telekom gibi büyük çaplı özelleştirmelerin hem de özellikle banka satışları gibi özel sektörde büyük hacimli el değiştirmelerin bu yıllarda yaşanması. Dolayısıyla, rekor düzeylere ulaşan yabancı sermaye girişleri de aslında yeni yatırımlara dayanmıyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kısacası, yabancı sermaye – az ya da çok – geliyor; fakat bu mevcut sermaye stokunda artış yaratmıyor. Çünkü aslında daha önce yerli şirketlere ya da devlete ait olan varlıklar yabancılar tarafından satın alınıyor. Elbette, bu tür girişlerin de türlü katkılar sağlayabileceği ileri sürülebilir ama bu konuda “büyük gürültü” kopartılıyorsa, ülkeye giren yabancı sermayenin üretkenliğine ya da ülkenin toplam sermaye stokuna ne kattığına bakmak gerekir. Benzer şekilde, teknoloji transferine veya genel olarak yabancı sermayenin girdiği ülkenin iş yapmada bilinen bilgi birikimine katkısına da bakılmalı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üzerinde hassasiyetle durulması gereken esas soru şu: Yeni üretken yatırımlar yapmak isteyen veya görece ileri teknolojiye dayanan ve daha büyük katma değer üretme potansiyeline yatırımlar nasıl coğrafyaları tercih ediyor? Bu sorunun cevabı aynı zamanda, “Türkiye ne yaparsa ve nasıl yaparsa ‘nitelikli ve yeni’ yabancı sermayeli yatırımları çekebilir” sorusunun da cevabı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu sorunun cevabı Türkiye’nin özellikle “altyapısını” yakından ilgilendiriyor. Sadece fiziksel altyapısını değil, beşeri ve kurumsal altyapısını da. Başka bir ifadeyle, Türkiye yurt dışından “nitelikli yeni yatırım” çekebilmek için hem fiziksel altyapını iyileştirmek hem de nitelikli işgücü yetiştirip, iş yapma alışkanlıklarını iyileştirmek zorunda. Kentleşme sorunu konumuzun başlı başına içinde. Örneğin, İzmir’in ve Ege Bölgesi’nin daha çok yatırım ve yabancı sermaye çekebilmesi bölgedeki liman kapasitesinden, İzmir’i diğer büyük kentlere bağlayan demiryolu ve karayolu bağlantılarının durumuna veya kentin bir yaşam alanı olarak çekiciliğine bağlı. Bunların yanı sıra kentte yaşayan işgücünün niteliği ve aldığı eğitimin kalitesi kilit durumda tabii. Bu son nokta çok önemli, çünkü nitelikli işler nitelikli ve yaratıcı insanları gerektiriyor! &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu yazı Yeni Asır Gazetesi'nin 26 Ağustos 2011 tarihli "Ekonomi 2011" başlıklı özel sayısının 13. sayfasında yayınlanmıştır.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5097304207239610069-5267553371571077804?l=www.eminakcaoglu.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://www.eminakcaoglu.com/feeds/5267553371571077804/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5097304207239610069&amp;postID=5267553371571077804' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5097304207239610069/posts/default/5267553371571077804'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5097304207239610069/posts/default/5267553371571077804'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://www.eminakcaoglu.com/2011/08/yabanc-sermaye-cephesinde-durum.html' title='Yabancı sermaye cephesinde durum'/><author><name>EMİN AKÇAOĞLU</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15624478498055060923</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='25' height='32' src='http://bp3.blogger.com/_nS2k92fPGi0/SHuVL0w304I/AAAAAAAAAAk/WDjMwi_MdKQ/S220/Akcaoglu_2.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5097304207239610069.post-3468363185785436860</id><published>2011-07-28T06:30:00.001-07:00</published><updated>2011-09-22T01:09:00.234-07:00</updated><title type='text'>Dış ticaret cephesinde durum</title><content type='html'>Türkiye’nin ihracatı hızla artıyor. 1990’da yaklaşık 13 milyar dolar düzeyinde olan toplam ihracat 2010’da 120 milyar doları aşmış durumda. Bu iyi haber. Kötü haber ise ithalatın daha da hızlı artıyor oluşu. Toplam ithalat 1990’da 22,4 milyar dolarken dış ticaret açığı yaklaşık 9,5 milyar dolardı. 2010’da ise ithalat 177,3 milyara ve dış ticaret açığı 56,5 milyar dolara erişti. Aynı trend 2011’in ilk beş ayında da sürdü. Mayıs sonu itibarıyla 57,3 milyar dolarlık ihracata karşı 94,3 milyar dolar ithalat yapılması sebebiyle 37 milyar dolarlık dış ticaret açığı verdik. Merkez Bankası tarafından açıklanan ödemeler dengesi verilerine göre, geçen yılın (2010) ilk 5 ayında 16,8 milyar dolar düzeyinde olan cari işlemler açığı bu yıl aynı dönemde 37,3 milyar dolara ulaştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye ekonomisinin 2010 yılında %8,9 oranında büyüdüğü dikkate alındığında, ithalattaki bu artış şaşırtıcı değil. Çünkü yıllar itibarıyla Türkiye ekonomisinin büyüme oranlarıyla ithalat ve ihracat düzeyleri arasında dikkat çekici bir paralellik mevcut. Hatırlanacaktır; küresel krizin etkisiyle 2009 yılında ekonomimiz %4,8 küçüldüğünde, ithalat ve ihracatımız da bir önceki yıla kıyasla ciddi oranlarda (sırasıyla yaklaşık %30 ve % 23) azalmış ve dış ticaret açığımız 24,9 milyar dolarla son yılların en küçüğü olmuştu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye ekonomisinin işleyişi büyük ölçüde ithal girdi kullanımına dayanıyor. Örneğin, 2010 yılında ara malı ithalatı toplam ithalatın %71’ini, enerji dışı ara malı ithalatı ise %64’ünü oluşturuyordu. Dış ticaret açığındaki giderek artan büyümenin bu yapısal soruna dayandığı dikkate alındığında, yapılması gerekenin Türkiye’nin hem enerji de hem de enerji dışındaki ara mallarında dışa bağımlılığının azaltılması olduğu görülüyor. Aksi hâlde bu durumun sürmesi kaçınılmaz olduğu gibi, sık sık gündeme gelen cari işlemler açığı kaygısının bertarafı mümkün değildir. İşaret edilen sorunun çözümü ise uzun vadeli bir perspektifi gerektiriyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Belki bu aşamada kur hareketlerine de bakmakta fayda var. Çünkü çok uzun bir süre Türk Lirası’nın yabancı paralar karşısında ‘aşırı değerlenmiş’ olduğu iddia edilirken yaklaşık son bir yıldır kurlar TL’nin aleyhine değişiyor. Kasım 2010’a göre dolar ve eurodan oluşan döviz sepeti TL karşısında yaklaşık %25 oranında değerlenmiş durumda. Bir görüşe göre bu cari açık kaygısının yatırımcıları dövize yöneltmesinden kaynaklanıyor. Bir başka görüş ise, Merkez Bankası’nın (hükümetin) bir süre önce borçlanmayı zorlaştırmaya dönük politikalar üzerinden ithalatı kısmaya çalışmasının beklenen sonucu vermemesi sebebiyle, bu kez döviz kurları üzerinden aynı sonuca ulaşma çabasına işaret ediyor. Öyle ya da böyle, büyüyen cari açık ve yükselen kurlar arasında yakın bir ilişki bulunduğu şüphesiz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peki ithalatın nesi kötü? Genellikle ihracat övülürken ithalat yerilir. Oysa, herşeyden evvel şunu not etmek gerekiyor: İşin özüne bakıldığında ithalat artışı refah artışı demektir. Çünkü kullanımınızdaki malların ya da hizmetlerin çokluğu refahınızı artırır. Bu, çarşıya çıkıp istediğiniz herşeyi alabilmekten farksızdır. O hâlde esas konu satın almanın ya da ‘ithalatın nasıl finanse edildiğidir’. Eğer çarşıya çıkıp hesabınızda para olmaksızın, satın aldığınız herşeyi kredi kartıyla veya borçlanarak ödüyorsanız, bunun hüsranla biten bir sonu olacaktır. Aynı durum ülkelerin ithalatı için de geçerlidir. İhracatın önemi işte bu noktada belirginleşir. İhracat, ithalat yapabilmek için döviz kazanma işidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu yazı Yeni Asır Gazetesi'nin 26 Ağustos 2011 tarihli "Ekonomi 2011" başlıklı özel sayısının 13. sayfasında yayınlanmıştır.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5097304207239610069-3468363185785436860?l=www.eminakcaoglu.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://www.eminakcaoglu.com/feeds/3468363185785436860/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5097304207239610069&amp;postID=3468363185785436860' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5097304207239610069/posts/default/3468363185785436860'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5097304207239610069/posts/default/3468363185785436860'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://www.eminakcaoglu.com/2011/07/ds-ticaret-cephesinde-neler-oluyor.html' title='Dış ticaret cephesinde durum'/><author><name>EMİN AKÇAOĞLU</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15624478498055060923</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='25' height='32' src='http://bp3.blogger.com/_nS2k92fPGi0/SHuVL0w304I/AAAAAAAAAAk/WDjMwi_MdKQ/S220/Akcaoglu_2.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5097304207239610069.post-2972008896826288052</id><published>2011-07-15T04:36:00.000-07:00</published><updated>2011-09-27T02:58:10.973-07:00</updated><title type='text'>Rekabet gücü nasıl artar?</title><content type='html'>Elimin altında iki kitap var: İlki ‘&lt;a href="http://www.dogankitap.com.tr/kitap/%C4%B0srailin+Ekonomik+Mucizesinin+%C3%96yk%C3%BCs%C3%BC-1498"&gt;İsrail’in Ekonomik Mucizesinin Öyküsü&lt;/a&gt;’ (Yazarlar: Dan Senor ve Saul Singer, Yayıncı: Doğan Kitap). İkincisi ‘&lt;a href="http://www.mediacatonline.com/Home/HaberDetay/?haberid=51912"&gt;Yaratıcı Sınıf Adres Değiştiriyor&lt;/a&gt;’ (Yazarı: Richard Florida, Yayıncı: MediaCat). &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlk kitapta, çölün ortasında ve kendisini çevreleyen bütün komşularının düşmanlığına rağmen, 1948’de kurulan İsrail’in bu kadar kısa zamanda nasıl böylesine rekabetçi teknoloji şirketleri yaratabildiği araştırılıyor. İkinci kitapta ise teknoloji ve yenilik üreten ve kabaca dünya nüfusu içinde 150 milyon kişiden oluşan “yaratıcı sınıfın” bugüne kadar en çok tercih ettiği ülke olan Amerika Birleşik Devletleri’ni niçin eskisi kadar çekici bulmadığı anlatılıyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her iki kitabın ortak noktası “yaratıcılık” kavramına yaptıkları vurgu: İsrail ekonomi ve teknoloji kulvarlarında başarıyla ilerliyor; çünkü yaratıcılığı, girişimciliği, kendine güveni besleyen bir çevre yaratabilmiş durumda. Öte yandan, ABD’ni bir süper güç hâline getiren yığınla sebep arasındaki en önemlilerinden biri bu ülkenin şimdiye kadar dünyanın her yanından en yetenekli, en çalışkan ve daha da önemlisi en yaratıcı insanları kendi topraklarına çekebilmiş olması.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi gelelim bu yazının başındaki soruya: Rekabet gücü nasıl artar? Bu soruyu hem her Türk firması hem de Türkiye’de ekonomi ile ilişkili alanlarda sorumluluk üstlenen siyasetçiler, bürokratlar ve toplum önderleri kendilerine sormak ve cevaplamak zorundalar. Ve soruya cevap aranırken andığımız iki kitaptaki “yaratıcılık” vurgusuna da mutlaka yer vermeliler: Türkiye yaratıcılığa ne kadar önem veriyor? Türkiye’de okullarda ve üniversitelerde yaratıcılık (ve girişimcilik) ne kadar önemseniyor? Türkiye’de siyasetçiler ve bürokratlar yaratıcılığı özendiren veya yeşerten bir atmosfer yaratma gayreti içindeler mi? Öyle iseler ne ölçüde başarılılar? Bu sorular uzayıp gider... Benzer soruları firmalar açısından cevaplanmak üzere de sorabiliriz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi burada durup düşünelim: Çoğunlukla kurumlardan (örneğin, devlet kurumları ya da firmalardan) söz ederken bunlar sanki bağımsız canlı organizmalarmış gibi konuşuyoruz. Oysa kurumlar insanlardan oluşuyor ve her birinin en tepesinde “sadece bir kişi” var. Belki o kişilerden biri de sizsiniz. Büyük ihtimalle bir firmanın üst düzey yöneticisisiniz. O halde lûtfen kendinize sorun: Yönetiyor olduğunuz firmada (kurumda) yaratıcılığı hâkikaten özendiriyor musunuz? Kendinize karşı dürüst olun lûtfen! Eğer cevabınız “hayır” ise niçin? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu konu burada bitmez; daha üzerinde konuşulması gereken yığınla yanı olduğu kuşkusuz. Fakat hemen, bu konuyu Ostim Gazetesi’nde daha önce yayınlanan yazılarımda sözünü ettiğim bir başka konuyla, ‘Türk firmalarının yurt dışında yatırım yapması konusuyla’ ilişkilendirmek istiyorum. “Rekabet gücü nasıl artar” sorusunun kendisi, rakipleriniz olduğunu söylüyor. Rakipleriniz varsa onlardan daha iyi olmak zorundasınız. Yaptığınız işi daha iyi yapmak zorundasınız. Kendinizi farklılaştırmalısınız. Rakiplerinize kıyasla bazı üstünlüklere sahip olmalısınız. Üstelik konumunuzu koruyabilmek adına sürekli yenilenmeli, gelecek trendlerini öngörebilmeli, bu trendlerin gereklerine göre bir adım öne geçebilmelisiniz. Bu istikamette söylenebilecek yığınla sözün içine gizlenmiş ve aslında hepimizin bildiği, üstelik sürekli tekrarlan “yenilik” (inovasyon) kavramına geldik yine. Evet evet, eğer rekabet gücünüzü artırmak istiyorsanız yenilik üretebilmelisiniz. Nasıl peki? Tabii ki yaratıcı insanlardan oluşan bir firma (ya da kurum) oluşturarak... Çok ama çok rekabetçi bir firma olmak istiyorsanız eğer, bir “yaratıcılık mıknatısı” yaratmalısınız. “Eee peki dış yatırım bunun neresinde” diye soruyorsunuz şimdi de değil mi? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne demiş atalarımız: “İlim Çin’de bile olsa gidip alınız!” Dış yatırım konusu işte tam burada: Yaratıcılık, yenilikçilik, rekabetçilik nerede ise gidip “alacaksınız”. Satın alacaksınız! Parayı bastırıp alacaksınız. Firmaysa firma, adamsa adam, çevreyse çevre. Yaratıcı sınıf neredeyse siz de orada olacaksınız. Akademik literatürde buna “stratejik varlık arayan dış yatırımlar” deniyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fakat, bununla da kalmayacaksınız:  Kendi firmanızın (kurumunuzun) içine yaratıcılığı yeşerten bir hava üfleyeceksiniz. Çevrenize yaratıcı, bilgili ve girişimci insanlar toplayacaksınız. “Gidip Çin’den aldıklarınızı” hâkikaten kullanabilir hâle gelmek için bunu yapmak zorundasınız. Biliyorum bu işler kolay değil. Kolay olsaydı herkes yapardı zaten. Ama unutmayalım: Refahı üreten insanın ta kendisi. Herşeyi insan yapıyor. İsrail’de çölü ormanlaştıran da insan, Türkiye’de ormanı çölleştiren de.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İsterseniz, önce adını verdiğim kitapları okuyun. Sonra? Sonrası gelecek aya... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Emin Akçaoğlu&lt;br /&gt;emin.akcaoglu@ieu.edu.tr&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.ostimgazetesi.com/images/archive/temmuz2011.pdf"&gt;Bu yazı Dünya Gazetesi’nin eki olarak dağıtılan OSTİM Organize Sanayi Gazetesi’nin Temmuz 2011 sayısında yayınlanmıştır.&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5097304207239610069-2972008896826288052?l=www.eminakcaoglu.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://www.eminakcaoglu.com/feeds/2972008896826288052/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5097304207239610069&amp;postID=2972008896826288052' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5097304207239610069/posts/default/2972008896826288052'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5097304207239610069/posts/default/2972008896826288052'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://www.eminakcaoglu.com/2011/07/rekabet-gucu-nasl-artar.html' title='Rekabet gücü nasıl artar?'/><author><name>EMİN AKÇAOĞLU</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15624478498055060923</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='25' height='32' src='http://bp3.blogger.com/_nS2k92fPGi0/SHuVL0w304I/AAAAAAAAAAk/WDjMwi_MdKQ/S220/Akcaoglu_2.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5097304207239610069.post-21051504171520091</id><published>2011-07-07T13:57:00.000-07:00</published><updated>2011-07-18T03:33:14.359-07:00</updated><title type='text'>Gözünüz dışarıda olsun. Korkmayın eşiniz bu defa kızmaz.</title><content type='html'>Ürününüzü nereye satıyorsunuz? İç pazara mı yoksa dış pazara mı? Belki her ikisine birden. Peki cironuzun yarıdan fazlası nereden geliyor? Yurt içinden mi dışından mı? Yani ihracat yapıyor musunuz? Yapmıyorsanız bile “dış pazardan bana ne?” diyebilir misiniz? Çünkü rakipleriniz sadece yerli firmalar olmasa gerek. Çok istisnaî koşullarda bile bugün öyle olsa da yarın olamaz. Artık iç pazar – dış pazar diye bir ayrım yapmanın imkânı yok. Sadece “pazar” var. Siz başka ülkelerin pazarlarına yönelmesiniz bile yabancı firmalar sizin iç pazarınıza yöneliyorlar.  O halde gözünüz dışarıda olsun.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her geçen gün uluslararası rekabetin kızışıyor olduğunu siz benden daha iyi hissediyor olmalısınız. Çoğunuz görece küçük firmaların sahipleri ya da yöneticilerisiniz. Bazı işlerin boyunuzu aştığını düşünebilirsiniz. Ama bu doğru değil. Sadece büyük firmaların girişebileceği düşünülen bazı işleri küçükler de yapabilir. Önce firmanıza bir bakın. Ürününüz ne? En iyi yaptığınız iş ne? Mevcut ürününüzle daha ne kadar devam edebilirsiniz? Üstünüzdeki rekabet baskısı gün geçtikçe artıyor mu? Bu baskıyı yaratanlar kim? Rakipleriniz kim? Rakiplerinizin size kıyasla üstünlüklerinin kaynağı ne?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdilik sadece iç piyasaya ürün satan bir firma olsanız bile uluslararası rekabet baskısını az ya da çok hissediyor olmalısınız. Eğer şimdiye kadar dışa açılmayı düşünmediyseniz,  ya şimdi? Seçeneklerinizi biliyor olmalısınız: İhracat ilk akla geleni örneğin. Fakat bu noktada durup yeniden bir hususa yoğunlaşalım: Ürününüz ne? Mevcut ürününüzle daha ne kadar devam edebilirsiniz? İşte bu soru çok kritik! Daha ne kadar? Finansal verilerinize bir kez daha bakın lûtfen: Büyüme hızınız yeterli mi? Büyüyor musunuz yoksa yerinizde mi sayıyorsunuz? Sahip olduğunuz becerileri ya da yetkinlikleri geliştiriyor musunuz? Evet mi hayır mı? Büyüyorsanız, kaynağı ne? Ürün geliştirme çabanız var mı? Küçücük bir firma olsanız dahi bu soru afakî görünmesin size. Herşey yöneticinin kafasının içinde başlamıyor mu? Hani o televizyon reklamındaki gibi. Ne diyor reklamdaki işadamı? “Yıllar önce işe başladığımda ne bu ofis, ne bu insanlar vardı. Sadece bir masa ve bir sandalye!” O tek masayı ve sandalyeyi koca bir iş modeline çeviren o işadamının vizyonu değil mi? Büyük düşünün! Değeri yaratan insan: İnsan fikri, insan eli. Ama özellikle fikir: Yeni fikir. Nam-ı diğer inovasyon kavramının üzerinde hâlâ çok konuşuluyor ve muhtemelen sürekli de konuşulacak. Siz inovasyon yapıyor musunuz? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Okuduysanız hatırlarsınız: OSTİM Gazetesi’nde geçen ayki yazımda size yurt dışında firma avlamayı önermiştim. İşte yukarıda sizi bunaltan sorular yine o yazıdaki anafikre dayanıyor. Tabii bu konu özellikle küçük firmalar söz konusu olduğunda devleti de çok yakından ilgilendiriyor. Bu alanda devletin öncülüğü olmasa bile desteği gerekiyor. Devlet desteğiyle “yurt dışında firma avlamalı”. Ama niçin? Herşeyin ötesinde inovasyon için! Tasarım için! Marka değeri için. Değer zincirinde terfi etmek için. Daha sayayım mı? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fakat maaselef, bugün bile Türk firmalarının dış yatırımları bazılarınca ‘sermaye kaçışı’ olarak değerlendiriliyor. Aslında sermaye kaçmıyor! Sermaye çıkış yolu arıyor. Rekabet gücünü artıracak bir çıkış yolu arıyor. Daha önce de yazdım; ‘sermaye kaçışı’ merkezli bir bakış açısının gerçekçi olmadığının izahı için, bu konuya Türkiye’ye giren yabancı sermayeli doğrudan yatırımlar konusuyla birlikte bakılmalı. Bu iki olgu aynı gerçekliğin farklı yüzleri biçiminde ele alınmalı. Hep vurguladığım gibi burada genellikle ‘atlanılan’ husus doğrudan dış yatırım davranışının sermaye transferinden öte bir sermaye birikim modeli olduğu gerçeğidir. Başka bir ifadeyle, dış yatırım yapan firmalar sınır ötesi yatırımlara sermaye birikimlerini büyütmek gayesiyle girişirler. Bu, doğal olarak bir rekabet stratejisidir ve gerisinde sadece ‘pazara erişim’ olabileceği gibi başlı başına ‘yatırımların finansmanı / sermayeye erişim’ ve/veya ‘sermaye benzeri aktiflere erişim’ de bulunabilir. Örneğin doğrudan dış yatırımların, Türk iş dünyasının gündemindeki ‘inovasyon’ ve ‘markalaşma’ gibi uluslararası rekabet gücüyle ilişkilendirilen diğer hususlarda mesafe alınabilmesi bakımından da bir stratejik araç olduğu hatırda tutulmalıdır. Ne mutlu ki sanayileşmiş ülkelerde doğrudan yatırım yapmak vasıtasıyla, araştırma-geliştirme, inovasyon ve markalaşma imkânlarına erişimin daha kolay mümkün olabildiği, faklı sektörlerde faal az sayıdaki Türk firması tarafından kavranılmıştır. Bu firmalar Türkiye’nin en rekabetçi firmalarıdır. Bu tür girişimlerin özellikle ‘yurt dışında firma satın alma stratejilerine’ dayandırılmasının yararlı olacağını anlamak zor değil. Ayrıca, yurt dışında firma satın alarak dış pazarlara açılmak yurt içinde yabancı sermayeli bir firma tarafından ‘satın alınma riski’nin bertarafı bakımından da fayda sağlayabilir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peki ya devlet desteği meselesi? Söylenecek çok söz var ve peyderpey söyleyeceğiz! Türk Eximbank’tan başlayalım mı? Türk Eximbank Türkiye’nin resmi destekli ihracat kredi kurumu. Türk firmalarının yurt dışındaki doğrudan yatırımları da bu bankanın faaliyet alanına giriyor. Türk Eximbank’ın Türk firmalarının dış yatırımlarını desteklemesinin zamanı çoktan gelmiş hatta geçmektedir. Örneğin, özellikle “dış yatırım sigortası programının” artık bir an önce uygulamaya sokulması gereklidir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yazı yine uzadı sanırım. O hâlde şimdilik burada keselim. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Özetle: Gözünüz dışarıda olsun!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.ostimgazetesi.com/images/archive/haziran2011.pdf"&gt;Bu yazı Dünya Gazetesi’nin eki olarak dağıtılan OSTİM Organize Sanayi Gazetesi’nin Haziran 2011 sayısında (sayfa 18) yayınlanmıştır.&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5097304207239610069-21051504171520091?l=www.eminakcaoglu.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://www.eminakcaoglu.com/feeds/21051504171520091/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5097304207239610069&amp;postID=21051504171520091' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5097304207239610069/posts/default/21051504171520091'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5097304207239610069/posts/default/21051504171520091'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://www.eminakcaoglu.com/2011/07/gozunuz-dsarda-olsun-korkmayn-esiniz-bu.html' title='Gözünüz dışarıda olsun. Korkmayın eşiniz bu defa kızmaz.'/><author><name>EMİN AKÇAOĞLU</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15624478498055060923</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='25' height='32' src='http://bp3.blogger.com/_nS2k92fPGi0/SHuVL0w304I/AAAAAAAAAAk/WDjMwi_MdKQ/S220/Akcaoglu_2.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5097304207239610069.post-1606294661804171645</id><published>2011-05-24T09:50:00.000-07:00</published><updated>2011-05-24T10:24:16.691-07:00</updated><title type='text'>Yurt dışında firma avlamalı</title><content type='html'>Kriz fırsat olabilir mi? Evet! İktisat tarihi bunun örnekleriyle doludur. Kriz bazıları için felâkettir, bazıları içinse fırsat. Dünyanın gelişmiş ülkelerinden bazıları krizin etkileriyle hâlâ boğuşuyorlar. Bazılarının felâketi başkalarının fırsatı olabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türk firmaları eklemlendikleri küresel değer zinciri üzerinde terfi etmek istiyor. Bu aslında bir zorunluluk: Eğer yaratılan nihaî değer içindeki payınızın büyümesini istiyorsanız, değer zinciri hiyerarşisinde yukarılara çıkmanız, başka bir ifadeyle terfi etmeniz şart. O hâlde firmanız rakiplerine kıyasla bazı üstünlüklere ya da avantajlara sahip olmalı. Meselâ daha üstün teknoloji, pazarlama becerisi, dağıtım zincirini kontrol gücü ya da örgütsel kapasite... Türk firmalarının kendilerini bu hususlarda geliştirmeleri gerekiyor. Hem de süratle. Peki nasıl? İşin özü öğrenmek kavramında saklı. Yeni becerilerin başkalarından öğrenilmesi ve içselleştirilmesi amaca ulaşmada belki de en kestirme yol. Öğrenmenin ve içselleştirmenin de türlü yolları var tabii… Acaba bunlardan biri, işaret edilen türden üstünlüklere sahip olan yabancı firmaların satın alınması olabilir mi? Niçin olmasın! Yurt dışında yatırım yapmak sanıldığı kadar da zor değil artık. Ve en önemlisi sadece büyük firmaların gücünün yetebileceği kadar zor değil. Görece küçük firmaların da dış yatırımcı olması bal gibi mümkün. Daha da önemlisi mümkün olduğu kadar gerekli. Bakın neden.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Profesör Dunning firmaların kendi ülkelerinden başka ülkelerde yaptıkları doğrudan yatırımları (doğrudan dış yatırımları) “pazar arayanlar”, “etkinlik arayanlar”, “kaynak arayanlar” ve “stratejik aktif arayanlar” biçiminde sınıflıyor. Bunların arasında özellikle “stratejik aktif” arayışının üzerinde durmamızda fayda var. Örneklerle açıklayalım isterseniz. Ülker 850 milyon dolar ödeyip Godiva’yı niçin satın aldı? Cevap basit: Çünkü Godiva markası Ülker için stratejik bir aktif; Batılı pazarlara açılmanın bir aracı. Bu marka değil teknoloji de olabilirdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.china-europe-usa.com/level_4_data/hum/011_7b.htm"&gt;Avrupa ülkeleri ciddi bir nüfus sorunuyla karşı karşıyalar.&lt;/a&gt; Nüfusları artmıyor hatta geriliyor. Bu durum Avrupa’nın ekonomisini de yakından ilgilendiriyor. Konu sadece sosyal güvenlik sisteminin tıkanmasından ibaret değil.  Aile firmaları söz konusu olduğunda, bir firmanın yönetimini üstlenebilecek gençlerin arkadan gelmemesi hâlinde bu firmanın yaşabilmesi kolay mı? Bu durumda bir işadamı olsanız ne yaparsınız? Belki de en kolayı firmanızı satmak olurdu değil mi? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sözün kısası özellikle Avrupa’da (ki bize hem coğrafi hem de psikolojik olarak hayli yakın) ve Amerika’da satılık firmalar var. Şu ya da bu sebeple, ya ekonomik krizin yarattığı koşullar ya da demografik baskılar altında satılık olan firmalar bunlar. İlginç olanı, bu firmalardan en azından bir bölümü Türk firmalarında bulunmayan bazı stratejik aktiflere de sahipler. O hâlde bu firmaları satın alarak küresel değer zincirinde yükselmemizi sağlayacak bazı avantajları yakalayamaz mıyız? Neden olmasın? Üstelik, Ülker ve Godiva örneğinde olduğu gibi sadece devlere özgü olmaktan ibaret de değil bu imkânlar. Elbette bu aşamada cevaplanması gereken sorular var: Birincisi finansmana dair: “Böyle bir devralma nasıl finanse edilebilir” diye sorabilirsiniz. Hiç şüpheniz olmasın ki cevap sizi bile şaşırtabilir. Finansman konusu uzun hikâye olduğu için müsaadenizle sonraki bir yazıda üzerinde duracağız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Başka bir soru şu olabilir:” Peki nereden bulacağız bu satılık firmaları?” Aslına bakılırsa işiniz eskisinden kolay. Çoğu zaman olduğu gibi işe internette googlelayarak başlayabilirsiniz. (&lt;a href="http://www.businessesforsale.com/search/Machinery-and-Metal-Businesses-for-sale"&gt;Misâl: Şu anda benim önümde açık olan bir sitede sadece makine ve metal sanayinde 663 satılık firmanın ilânı var.&lt;/a&gt;) İnternet üzerinde yapılabilecek bir ilk araştırmanın ötesinde başka yollar mevcut. Türk bankacılık sektörünün neredeyse yarısı yabancı sermayeli bankaların kontrolünde ya... (Yıllar önce bu durumun Türkiye’deki firmaların yabancılar tarafından satın alınmasını kolaylaştıracağını yazmıştım. Bu görüşümün hâlâ geçerli olduğunu düşünüyorum. Çünkü “bankacılık esasen istihbarat işidir, sanıldığı gibi para işi değil”!) Duruma şimdi fırsat olarak bakalım: Türk firmaları Türkiye’de yerleşik yabancı bankalardan, faaliyette bulundukları diğer ülkelerde satılık (kimi durumda kelepir) firmalar bulmalarını isteselerdi acaba ne cevap alırlardı? Taş attık da kolumuz mu yoruldu?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu söylediklerimi zaten yapıyor olan Türk firmaları var. Onlardan birinin tecrübeli patronunun anlattıkları çarpıcı: Adı bende saklı bu firma yıllar içinde geliştirdiği yöntemlerle dış pazarlarda rekabet edebilen makineler üretiyor. Fakat daha iyisini yapabilmek için ihtiyaç duyduğu teknoloji küçük bir Alman firmasının elinde. Yabancı firma teknolojisini satmıyor tabii. Bunun üzerine ilk aşamada bu firmada çalışan bazı mühendisler cazip ücret teklifleriyle “ayartılıyor”. Sonraki aşamada ise Alman firmasının “satın alınması” gündeme giriyor. İşte bu değer zincirinde yükselmenin en etkili yollarından biri.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bugün Çin’den çok korkuluyor. Neden peki? Çünkü Çin hızla öğreniyor. Çin’in  öğrenme sürecinin en önemli parçalarından biri Çinli firmaların yurt dışında firma avlıyor olmaları... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rastgele!  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.ostimgazetesi.com/images/archive/mayis2011.pdf"&gt;Bu yazı Dünya Gazetesi'nin eki olarak dağıtılan OSTİM Organize Sanayi Gazetesi'nin Mayıs 2011 sayısında (sayfa 18) yayınlanmıştır.&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5097304207239610069-1606294661804171645?l=www.eminakcaoglu.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://www.eminakcaoglu.com/feeds/1606294661804171645/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5097304207239610069&amp;postID=1606294661804171645' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5097304207239610069/posts/default/1606294661804171645'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5097304207239610069/posts/default/1606294661804171645'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://www.eminakcaoglu.com/2011/05/yurt-dsnda-firma-avlamal.html' title='Yurt dışında firma avlamalı'/><author><name>EMİN AKÇAOĞLU</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15624478498055060923</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='25' height='32' src='http://bp3.blogger.com/_nS2k92fPGi0/SHuVL0w304I/AAAAAAAAAAk/WDjMwi_MdKQ/S220/Akcaoglu_2.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5097304207239610069.post-5679571997193215885</id><published>2009-02-21T12:41:00.001-08:00</published><updated>2009-03-15T12:01:43.185-07:00</updated><title type='text'>Kriz ve Kredi</title><content type='html'>Ekonomik kriz tüm dünyada gündemin bir numaralı konusu. Resesyon, durgunluk, depresyon, bunalım, buhran, işsizlik, iflas, kurtarma, önlem gibi sözcükler ise kriz sözcüğü ile birlikte sıklıkla anılan diğerleri. Türkiye’de bugüne kadar ekonomik kriz kavramının ilk akla getirdiği şey hep, döviz kurlarındaki ve faiz oranlarındaki anormal yükselişler oldu. Bu tabii henüz hafızalarda tazeliğini koruyan 1994, 2000 ve 2001 krizlerinin sonuçlarından kaynaklanıyor. Sokaktaki vatandaş ekonomik krizi önce bu yönleriyle algılasa da üretimdeki ve istihdamdaki gerilemenin bu tür etkileri izlediğini de biliyor. Fakat, bu defa karşı karşıya kalınan durum öncekilerden bir hayli farklı görünüyor. Doğru, döviz kurları bu defa da – sonradan yeniden gerilemekle birlikte – bir süre önce hızla yüzde otuz kadar arttı. Aynı trend faiz oranlarında da gözlendi. Fakat Türkiye için esas yeni olan üretim ve istihdamın bu defa önceki dönemlerden farklı bir seyir izlemesi. Çünkü bu kez Türkiye ekonomisi neredeyse tüm dünyayla eşanlı olarak bir ekonomik krize giriyor. Dolayısıyla, en gelişmişlerinden başlayarak tüm dünya ekonomilerinde belirginleşen kriz emareleri Türkiye ekonomisinde bu kez kendisini finansal göstergelerden önce, genellikle reel ekonomi diye anılan üretim ve istihdam büyüklüklerinde göstermeye başlıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye ekonomisi bugün eskiye kıyasla daha çok krediye dayanıyor. Başka bir ifadeyle, Türkiye ekonomisi gittikçe Batılı sanayileşmiş ülkelere çok benzeyen bir kredi ekonomisine dönüşüyor. Bu önermeyi sayılar da doğruluyor: Türkiye’de 2000 yılında 30 milyar dolar olan toplam kredi hacmi bugün 337 milyar dolar düzeyinde ve tabii toplam kredi hacminin gayri safî millî hasılaya oranında belirgin bir artış var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dolayısıyla kredi kullanımına bağımlılık düzeyindeki artışa bağlı olarak, kriz dönemlerinde ortaya çıkan sorunlar bundan böyle iyice belirginleşecek. Peki neden? Bu sorunun cevabı aslında çok açık: Ekonomik kriz her şeyden evvel toplam talepte ve buna bağlı olarak da toplam üretim ve istihdamdaki daralmaya işaret eder. Eğer talep normal dönemlerde bile büyük ölçüde krediyle besleniyorsa, kriz döneminde krediler daralacağı için talepteki düşüş çok daha büyük oranlı olacak demektir. Bu durum elbette kendi kendini besleyen bir süreç içinde kredi riskinde artışı ve buna bağlı olarak da daha büyük ölçüde kredi daralmasını getirecektir. Kredi daraldıkça talep daralır. Talep daraldıkça kredi riski artar çünkü normal dönemlere kıyasla daha fazla firmanın iflası gündeme gelir. Sonra bankalar başta olmak üzere kredi verebilen tüm taraflar kredileri daha da daraltırlar. Çünkü maruz kaldıkları risk sürekli ağırlaşmaktadır. Kaldı ki bu mekanizmanın işleyişini açıklarken henüz hiç anmadığımız başka unsurlar da var. Örneğin dışşal koşullardan kaynaklanan likidite daralması gibi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sözün kısası, ekonomik kriz, yani ekonomik durgunluk ve daralma dönemleri hem firmalar hem de bankalar için zor dönemlerdir. Sonuçta firmaların zora girmeleri bankaları da zora sokabilir; genellikle sokar da. Çünkü ekonomik durgunluk ya da daralma dönemlerinde firmaların küçülmeleri veya iflas etmeleri, bunların bankalarına ve ilişkide bulundukları diğer firmalara karşı yükümlülüklerini yerine getirmelerini güçleştirebilir. Neredeyse tüm firmaların bankalarla borçlu-alacaklı ilişkisi içinde olmaları da sistemik riski artıran bir sonuç doğurur. Bu bakımdan firmalar bu tür zor dönemlerde bankalarla ilişkilerini bankalara her zamankinden daha fazla ihtiyaç duyduklarını akıldan çıkarmaksızın yönetmeliler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.dijimecmua.com/index.php?c=sw&amp;amp;v=18&amp;amp;s=273&amp;amp;p=129"&gt;Bu yazı Ekonometri dergisinin Mart-Nisan 2009 sayısında (sayfa 126) yayınlanmıştır.&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5097304207239610069-5679571997193215885?l=www.eminakcaoglu.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://www.eminakcaoglu.com/feeds/5679571997193215885/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5097304207239610069&amp;postID=5679571997193215885' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5097304207239610069/posts/default/5679571997193215885'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5097304207239610069/posts/default/5679571997193215885'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://www.eminakcaoglu.com/2009/02/kriz-ve-kredi.html' title='Kriz ve Kredi'/><author><name>EMİN AKÇAOĞLU</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15624478498055060923</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='25' height='32' src='http://bp3.blogger.com/_nS2k92fPGi0/SHuVL0w304I/AAAAAAAAAAk/WDjMwi_MdKQ/S220/Akcaoglu_2.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5097304207239610069.post-4264180770963272221</id><published>2008-11-03T14:55:00.000-08:00</published><updated>2009-12-12T10:11:32.741-08:00</updated><title type='text'>Başkanlık seçimlerini niçin Obama kazanacak?</title><content type='html'>Amerika Birleşik Devletleri’nde (ABD) başkanlık seçimleri birkaç gün içinde sonuçlanacak. Dünya, ABD merkezli bir malî krizle çalkalanırken bu seçim sonuçlarının ne olacağı da elbette büyük önem kazanıyor. Bence bu seçimleri Barak Obama kazanacak. Bugüne kadar siyah ırktan kimsenin adaylığa bile yükselemediği ABD’de Barak Obama’nın Demokrat Parti adayı olabilmesi dahi bu seçimlerde Obama’nın şansının ne kadar yüksek olduğunu gösteriyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eğer Obama’nın başkanlık şansının olmayacağı düşünülseydi adaylığı mümkün olabilir miydi? Hillary Clinton gibi dişli bir aday adayı karşısında Obama gibi genç, tecrübesiz ve üstelik siyahî birine öne geçme fırsatı tanınır mıydı? Ya da Obama gibi biri Demokrat Parti’den adaylık sürecinde ilerlerken; Cumhuriyetçi Parti kendisine aday olarak, yaşı hayli ilerlemiş ve son derece yıpranmış Bush yönetiminin övgüsünü alan McCain’i seçer miydi? Bu soruların muhtemel cevaplarına dayanan bir tahlil belki şöyle yapılabilir: Hayır! Eğer Obama’nın Cumhuriyetçiler karşısında seçimleri kazanması mümkün görülmeseydi, Demokrat Parti içerisinde son derece güçlü bir senatörün; hele hele eski bir başkan eşi olan Hillary Clinton’ın yerine Obama’nın başkan adaylığına izin verilmezdi. Öte yandan McCain, belki küçük Bush’a karşı aday adayı olduğu sekiz yıl önceki yarışta iyi bir aday olabilecekken bu defa Cumhuriyetçi kanat için hiç de makûl ve mantıklı biri gibi görünmüyor. Amerikan siyasî sistemi ve bu sistemin dayandığı sosyo-ekonomik temeller bu yöndeki bir tahmini güçlendiriyor. Ayrıca ABD’de siyasetin ve seçim kampanyalarının nasıl finanse edildiği; hele hele seçim süreçlerinde medyanın kazandığı önemin boyutu da dikkate alındığında durup düşünmek gerekiyor. Başka bir ifadeyle, öncelikle ‘the American establishment’ın yani ABD’ye hâkim olan yerleşik sosyo-ekonomik kurumsal yapının başkanlık seçiminin nasıl sonuçlanmasını tercih edeceği düşünülmeli. Çöplerden bile oy pusulaları çıkan Kasım 2000'deki başkanlık seçimlerinin Florida’daki beş yüz küsur oy farkına dayanarak Amerikan Yüksek Mahkemesi’nin kararıyla kesinleştiği, üstelik bu yolla seçilen başkanın bütün dünyanın çehresini değiştirmeye giriştiği geçen sekiz yılın, dünyada birilerinin dehşetli ızdırabı pahasına başka birilerine büyük servetler kazandırdığı dikkate alındığında, bu ‘tercih’in önemi belirginleşiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi bu tercihin muhtemel sebeplerinden en önemlisine eğileyim: ABD son yıllarda dünya üzerindeki ‘yumuşak gücünü’ büyük ölçüde yitirmiştir. ABD her ne kadar, son derece büyük bir iktisadî, siyasî ve askerî dünya gücü olmakla birlikte, herhangi bir güç gibi meşruiyet içinde hareket etmeye ya da en azından &lt;em&gt;meşruiyet içinde hareket ettiği kanısını yaratmaya&lt;/em&gt; mecburdur. Bu ABD’nin dünyada sevilmesi, saygı görmesi, sonuçta kolay hareket etmesi için gereklidir. Oysa ABD’nin son yıllarda uyguladığı politikalar bu ülkeye karşı, başka ülkelerin vatandaşları arasında ciddî tepki toplamaktadır. Sözü edilen tepki Amerika’nın yumuşak gücünün gerilemesiyle sonuçlanmıştır. O halde iktisadî, siyasî ve askeri gücüne rağmen ABD yumuşak gücünü yeniden kazanmak zorundadır. Cumhuriyetçi Parti’nin Bush başkanlığındaki son sekiz yılı, bu gücün büyük ölçüde yitirilmesine sebep olduğu gibi McCain’nin de bu gücün yeniden kazanılması yönünde, dünya kamuoyu üzerinde olumlu tesir yaratabileceğine dair hiçbir belirti görünmüyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oysa Demokrat Obama herşeyden evvel bir siyahî genç adam. Konuşma tarzı ve söyledikleri McCain’inkinden çok farklı. Üstelik ABD’de geleneksel olarak daha soldaymış gibi duran Demokrat Parti’nin adayı. Başka ülkelerin yurttaşlarıyla, hatta ABD’de yaşayan yabancılarla konuştuğunuzda ‘kara oğlan’ diye anılan bu genç adamın sempati topladığını görmek güç değil. Fakat dikkat edelim, Obama dahi söylediklerinde çoğu zaman ileride neyi yapıp neyi yapamayacağı kaygısıyla hareket ediyormuş izlenimi veriyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ABD’nin böyle giderse bedelini bir hayli ağır ödeyeceği &lt;em&gt;yumuşak gücün yitirilmesi süreci&lt;/em&gt;ni tersine çevirebilmek için, bir &lt;em&gt;değişikliğe büyük ihtiyaç duyduğu&lt;/em&gt; gerçeğini Amerikan toplumunun hakîm çevrelerinin görmemesi mümkün değil.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tartışmanın ayrıca son malî krizin bu ülkede gerçekleştirilmesini zorladığı iktisadî politika değişikliği ile ilişkili bir yönü de var. Yeni dönemde uygulanacak politikaların niteliği, daha Bush dönemi tamamlanmadan açığa çıktı bile. Yeni dönem, neoliberalizmin sonlandığı, devlet müdahalesinin yoğunlaştığı ve &lt;em&gt;devlet kapitalizmi&lt;/em&gt;nin belirginleştiği bir dönem olacak gibi görünüyor. Bu politikaların uygulanması bakımından Cumhuriyetçiler yerine Demokratların tercih edilmesi de şaşırtıcı olmayacak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öte yandan, unutulmamasında fayda olan çok önemli bir konu daha var: ABD’yi yöneten hükûmetler başkanların ve siyasî partilerin kimliklerinden daha çok, sisteme hâkim olan grupların, çoğunlukla da çokuluslu ABD şirketlerine hükmedenlerin nüfuzu altında olsalar gerek. Obama’nın başkanlığı da bu gerçeği değiştirmeyecektir. Tersine, Obama’nın başkanlığına belirttiğim sebeplerle bizzat bu çevrelerce ihtiyaç duyuluyor. Sözün kısası, galiba ABD, başkanlık seçimleri yoluyla dahi süper gücünü muhafazanın yollarını arıyor. Yine de yeni dünyanın eskisinden çok farklı olacağı iyice belirginleşti bile...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Not: Yumuşak güç kavramı için bkz. Joseph S. Nye, Yumuşak Güç - Dünya Siyasetinde Başarının Yolu, Elips Yayınları, (Türkçesi) 2005.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5097304207239610069-4264180770963272221?l=www.eminakcaoglu.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://www.eminakcaoglu.com/feeds/4264180770963272221/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5097304207239610069&amp;postID=4264180770963272221' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5097304207239610069/posts/default/4264180770963272221'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5097304207239610069/posts/default/4264180770963272221'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://www.eminakcaoglu.com/2008/11/bakanlk-seimlerini-niin-obama-kazanacak.html' title='Başkanlık seçimlerini niçin Obama kazanacak?'/><author><name>EMİN AKÇAOĞLU</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15624478498055060923</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='25' height='32' src='http://bp3.blogger.com/_nS2k92fPGi0/SHuVL0w304I/AAAAAAAAAAk/WDjMwi_MdKQ/S220/Akcaoglu_2.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5097304207239610069.post-2683168831488825663</id><published>2008-09-01T12:17:00.001-07:00</published><updated>2008-09-01T12:17:59.033-07:00</updated><title type='text'>Kredi riski artıyor mu?</title><content type='html'>Batılı bankalar zor günler yaşarken Türk bankacıları rahat ve huzurlu görünüyorlar. Örneğin kredi kartları, tüketici kredileri ve konut kredileri söz konusu edildiğinde işler hiç de fena değil; üstelik daha alınacak çok mesafe var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oysa dünya, özellikle de Batı dünyası sanki bambaşka bir ekonomik dönemi yaşıyor. ABD’de eşik altı ipotekli konut kredisi piyasalarında başlayan sarsıntının finansal sistemde yarattığı çalkalanmanın ekonominin diğer kesimleri üzerindeki etkileri gittikçe belirginleşiyor. IMF’nin tahminlerine göre bu çalkantının sadece finansal kesimde yarattığı tahribatın 1 trilyon dolara yaklaşması mümkün. Bu süreçte çıldıran petrol ve gıda fiyatları, dünyanın pekçok bölgesinde yakın geleceğin çok da huzurlu geçmeyeceğini gösteriyor. Bunun da ötesinde durgunluk ve hatta durgunluk içinde artan enflasyon ya da teknik tabirleri kullanarak resesyon ve stagflasyon olguları bugün Batılı ekononomilere yön verenlerin en önemli gündem maddeleri. Örneğin Türkiye’nin ihracatının yarısından fazlasını yaptığı Avrupa Birliği ekonomisinde ciddi yavaşlama eğilimleri, buna bağlı olarak da şirketlerin küçülerek ve maliyet kalemlerini azaltarak tedbir alma çabaları olduğunu biliyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye ekonomisinin büyüme hızında da yavaşlama gözleniyor. Ekonomik büyüme oranı 2001 yılında bu yana ilk kez 2007 yılında yüzde 5’in altında kaldı. Bu yavaşlama eğilimi Merkez Bankası’nın imalat sanayii işyerlerinin ekonomik gelişmelere ilişkin değerlendirmelerini belirlediği ve beklentilerini ölçtüğü İktisadi Yönelim Anketi’nin Temmuz ayı sonuçlarında da gözleniyor. Anket sonuçları, son üç aydaki toplam sipariş miktarı, toplam istihdam ve gelecek üç aydaki üretim hacmi ve ihracat sipariş miktarı ile mevcut toplam sipariş miktarı, sabit sermaye yatırım harcaması ve mamul mal stok miktarına dair durum ve beklentilerde kötüleşmeye işaret ediyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peki Türkiye ekonomisinin aktörleri dünya ekonomisindeki gelişmeleri göz ardı edebilirler mi? Evet finansal göstergelerden bazıları iyi görünüyor. Örneğin döviz kurları hâlâ son derece düşük düzeylerde seğrediyor. Faiz oranlarındaki yükseliş ise kabul edilebilir seviyelerde. Bu şartlar altında, enflasyondaki artış bile sanki kimseyi ürkütmüyor. Yıllarca iki basamaklı kronik enflasyona alışmış bir ülkenin vatandaşları için birazcık enflasyon hiç de ürkütücü değil sanki. Nihayetinde tüm dünyada gıda ve enerji fiyatlarının son derece yükseldiği bir dönemde, ithal enerjiye dayalı bir ekonomi için maliyet enflasyonu kaçınılmaz olduğuna göre ne beklenebilir ki – mi demeli?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Son yıllarda hızla düşen enflasyonun gerisindeki en önemli unsurun döviz kurlarındaki düşüş olduğunu; öte yandan ekonomimizin üretken yapısının çok yüksek oranlarda ithal girdi kullanımına (ve hatta bağımlılığına) dayandığını ve bu süreçte carî açığın neredeyse 50 milyar dolara dayandığını bildiğimize göre? Döviz kurlarındaki düşüş ise herşeyden daha çok yüksek faiz hadlerine dayanıyor ise? Üstelik, her nekadar bankacılık kesiminin döviz pozisyonundaki açık önceki kriz dönemlerine kıyasla çok daha makûl seviyelerde olsa da bankacılık ve finansal hizmetler dışındaki sektörlerde faaliyet gösteren firmaların yurt dışından ve içinden döviz cinsinden borçlarak çok büyük bir açık pozisyon taşır hâle geldiklerini bildiğimize göre, Türkiye hâlâ bir başka gezegendeymişcesine davranmayı sürdürebilir mi? Ekonomi yazarları carî açığın sürdürülebilirliğini; yurt dışından para geldikçe ve açık finanse edilebildikçe sorun olup olmadığını tartışadursunlar; finanse edilmeden carî açık verilemeyeceği ve eğer bir şekilde kırılma noktasına gelinirse, döviz kurlarının bugünkü seviyelerini koruyamayacağı yakın tarihteki tecrübelerle sabit. Türkiye’de daha önce defalarca yaşanan bu tür bir sürecin beraberinde zincirleme bir ‘kredi krizine’ yol açabileceği; dolayısıyla, bankacılık kesiminin kendi ‘makul’ açık pozisyonuna rağmen, reel kesimin ‘makul sınırlarını’ çoktan aşan açık pozisyonundan kaynaknan riski de üstlendiği hatırda tutulmalı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu gelişmeler İstanbul Sanayi Odası (İSO) tarafından her yıl tekrarlanan 500 büyük sanayi kuruluşu araştırmasına bakıldığında da görülebiliyor. İSO’nun araştırmasına göre bu şirketlerin enflasyondan arındırıldığında yüzde 27,5 düzeyinde gerçekleşen bu yılki kâr artışının gerisinde ‘düşük kur-yüksek faiz’ olgusu bulunuyor. Başka bir ifadeyle, kârdaki artış üzerinde, şirketlerin düşük faiz oranlarıyla döviz cinsinden borçlanıp yüksek faizli YTL araçlara yatırarak, kurdaki düşüşün de ilâve katkısıyla çok yüksek ‘kambiyo kârı’ elde etmelerinin etkisinin büyük olduğu açık. Çünkü 500 büyük kuruluşun üretim ve satışları kârdaki büyümenin çok gerisinde.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ya da hane halkı borç yükündeki duruma bakalım: Merkez Bankası verilerine dayanarak Anka Ajansı tarafından yapılan değerlendirme, 2004-2007 döneminde hane halkının toplam harcanabilir geliri ancak yüzde 55,8 oranında artarken, borcunun yüzde 258 arttığını gösteriyor. Bu borcun yaklaşık yüzde 40’ını konut ve taşıt kredileri gibi teminatı sağlam krediler oluştururken kalanı, aynı ölçüde güçlü teminata dayanmayan tüketici kredileri ve kredi kartı borçları. Ve maalesef borcunu ödeyemeyenleri sayısı gün geçtikçe artıyor: 2008’in ilk çeğreğinde geçen yılın aynı dönemine kıyasla yüzde 88’in üstünde artış var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet yaşanan esasında, Türkiye ekonomisinin yapısal dönüşümüdür. Daha çok borca ve borçla uyarılan tüketime dayanan ve gittikçe Batılı ekonomilere benzeyen bir ekonomik yapı bu. Artısı eksisi elbette tartışılabilir. Fakat açık olan husus, ekonomik durgunluk, enflasyon ve carî açıktan kaynaklanan kırılganlık kaygılarının arttığı bir dönemde risklerin nasıl daha iyi yönetileceğidir. Bankacılar şimdi en çok bunu düşünmeli...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu yazı daha önce Banka &amp;amp; Sigorta Dergisi'nin [BEST – Bireysel Emeklilik ve Sigorta Tanıtım Dergisi’nin ilâvesi] 15 Ağustos 2008 sayısında yayınlanmıştır.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5097304207239610069-2683168831488825663?l=www.eminakcaoglu.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://www.eminakcaoglu.com/feeds/2683168831488825663/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5097304207239610069&amp;postID=2683168831488825663' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5097304207239610069/posts/default/2683168831488825663'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5097304207239610069/posts/default/2683168831488825663'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://www.eminakcaoglu.com/2008/09/kredi-riski-artyor-mu.html' title='Kredi riski artıyor mu?'/><author><name>EMİN AKÇAOĞLU</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15624478498055060923</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='25' height='32' src='http://bp3.blogger.com/_nS2k92fPGi0/SHuVL0w304I/AAAAAAAAAAk/WDjMwi_MdKQ/S220/Akcaoglu_2.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5097304207239610069.post-4445360662271373986</id><published>2008-08-18T11:31:00.000-07:00</published><updated>2008-08-18T11:44:18.912-07:00</updated><title type='text'>1980 öncesi ve sonrası Türk bankacılığında finansal yenilikler</title><content type='html'>Bir finansal sistemde yenilik üretilebilmesi çeşitli unsurların varlığına bağlıdır. Bu unsurlar -en yalın ifadeyle piyasalardaki talep ve arz koşullarında ortaya çıkan değişimlerdir. Bilindiği gibi finansal yenilikleri belirleyen unsurların analizinde kullanılan makroekonomik düzey kavramı, yeniliklerin belirleyicilerini finansal sistemin bütünüyle -ve tabii onu çevreleyen ekonomik sistemle- birlikte ele almayı gerektirirken mikroekonomik düzey, söz konusu belirleyicileri tek bir finansal firmayı dikkate alarak değerlendirmektedir. Bir bakıma esasında her iki düzeyde de aynı unsurlar analize tabi tutulmakla birlikte vurgulanan ayrım, analizin tüm ekonominin ya da tek bir firmanın bakış açısı üzerine kurulmasıyla ilişkilidir. Literatürde genel kabul gördüğü üzere, gelişmiş finansal sistemlerde gözlenen yenilikler makroekonomik değişimlerin, yasal düzenlemelerdeki değişimlerin, artan rekabetçi baskıların ve teknolojik gelişmelerin baskısı altındaki firmalarca üretilmektedirler. Piyasalarda hiçbir değişiklik olmasa bile firmalar sadece kar ençoklama güdüsü ile eksiklikleri gidermeye, dolayısıyla yeni ürünler veya üretim teknikleri geliştirmeye çalışabilirler. Dışardan gelen etkilerden bağımsız olan bu tür yeniliklere arz kaynaklı aktif yenilikler adı verilirken, dış etkilere uyum esnasında ortaya çıkan yeniliklere de reaktif yenilikler denilebilir. Reaktif yenilikler ise dört türe ayrılarak sınıflandırılabilirler: Savunmacı, tepkici, korumacı ve tabii teknolojik yenilikler. &lt;a href="http://www.akcaoglu.net/wp-content/uploads/2007/09/1980_oncesi_ve_sonrasi_Turk_bankaciliginda_finansal_yenilikler.pdf"&gt;Yazının tamamını okumak için buraya tıklayınız.&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5097304207239610069-4445360662271373986?l=www.eminakcaoglu.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://www.eminakcaoglu.com/feeds/4445360662271373986/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5097304207239610069&amp;postID=4445360662271373986' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5097304207239610069/posts/default/4445360662271373986'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5097304207239610069/posts/default/4445360662271373986'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://www.eminakcaoglu.com/2008/08/1980-ncesi-ve-sonras-trk-bankaclnda.html' title='1980 öncesi ve sonrası Türk bankacılığında finansal yenilikler'/><author><name>EMİN AKÇAOĞLU</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15624478498055060923</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='25' height='32' src='http://bp3.blogger.com/_nS2k92fPGi0/SHuVL0w304I/AAAAAAAAAAk/WDjMwi_MdKQ/S220/Akcaoglu_2.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5097304207239610069.post-6081540768688450455</id><published>2008-08-07T14:10:00.000-07:00</published><updated>2008-11-03T15:31:00.518-08:00</updated><title type='text'>Kitap - Türk Firmalarının Dış Yatırımları: Saikler ve Stratejiler</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_nS2k92fPGi0/SQ-Johl4yUI/AAAAAAAAABA/A2HOUsmjYbI/s1600-h/saikler.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5264577818724452674" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 262px; CURSOR: hand; HEIGHT: 384px" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_nS2k92fPGi0/SQ-Johl4yUI/AAAAAAAAABA/A2HOUsmjYbI/s400/saikler.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Aşağıda &lt;a href="http://www.tbb.org.tr/turkce/yayin/saikler.htm"&gt;Türk Firmalarının Dış Yatırımları: Saikler ve Stratejiler &lt;/a&gt;adlı kitabın önsözü ile giriş ve sonuç bölümleri verilmiştir. Kitap &lt;a href="http://www.tbb.org.tr/"&gt;Türkiye Bankalar Birliği&lt;/a&gt;'nden temin edilebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;Önsöz&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu kitap Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi / Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde yazdığım ve 12 Mayıs 2004 tarihinde savunduğum doktora tezimin gözden geçirilmiş hâlidir. Türkiye’deki yabancı sermayeli doğrudan yatırımlar konusunun kamuoyunun gündeminde en üst sıralarda bulunduğu bugünlerde, Türk firmalarının dış yatırımlarıyla ilgili bir araştırmanın ilgiyle karşılanmasını umuyorum. Bu araştırma sermaye hareketlerinin aslında iki yönlü olduğunu okuyucuya hatırlatacak ve bu iki yön arasındaki yakın ilişkiye dikkat çekecektir. Burada önemsediğim birkaç hususa daha değinmek istiyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öncelikle, çalışmada Türk dış yatırımlarının bir genel görünümü sunulmaya çalışılırken kullanılan resmi veriler 2002 yıl sonundaki durumu göstermektedir. Kitabın basımı öncesinde bu verilerin güncellenmesi zahmetli ve uzun bir süreci gerektireceğinden bu tür bir çabaya girişilmemiştir. Üstelik, istatistikler sürekli eskimekle birlikte sayılardaki büyüme analitik perspektifi değiştirmemektedir. Esasında bu süreç öylesine dinamiktir ki şu anda okuyucu bu satırlar üzerinde göz gezdirirken bile Türk dış yatırımlarına ilişkin gelişmeler yaşanmakta olabilir. O halde herhangi bir zaman noktasındaki bir fotoğraf, başka bir noktadakiyle kıyaslanabilmek bakımından bile önemlidir. Dolayısıyla, bu çalışmanın alanında – bilinen – ilk kapsamlı araştırma olduğu da dikkate alındığında, Türk dış yatırımlarının çalışmanın yapıldığı dönemdeki görünümünün sonraki yıllardaki araştırmalara, sürecin farklı aşamalarına ilişkin bir karşılaştırma imkânı sağlayabileceği göz ardı edilmemelidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yine de Türk dış yatırımlarına ilişkin çok kısa bir güncellemenin faydalı olacağı düşünülmektedir. Resmi istatistiklere göre 2002 yılında yaklaşık 5 milyar 5 milyon dolar olan Türk dış yatırımları 2004 yılı sonunda 7 milyar 63 milyon dolara yükselmiştir. Bu tutarın coğrafi dağılımına bakıldığında, 2002 sonunda olduğu gibi Batı Avrupa yine ilk sıradadır ve toplam içindeki payı %54’e yakındır. Oysa 2002 sonunda bu oran %71’in üstündedir. Geçen iki yılda Batı Avrupa ülkelerine giden Türk sermayesi %6,6 (yaklaşık 236 milyon dolar) artmakla birlikte bu artış diğer bazı bölgelere yönelen sermayenin artışıyla kıyaslandığında son derece sınırlıdır. Esas dikkat çekici değişiklik Kafkas ülkelerine giden sermaye tutarında gözlenmektedir. 2002 sonunda Kafkas ülkelerindeki Türk sermaye stoğu 194 milyon doların biraz altındayken, bu tutar 2004 sonunda 7,5 kattan daha fazla (1 milyar 458 milyon dolar) artarak 1 milyar 652 milyon doları aşmıştır. Bu tutarın %98’i (yaklaşık 1 milyar 622 milyon dolar) Azerbaycan’da, kalanıysa (yaklaşık 31 milyon dolar) Gürcistan’dadır. Bu durum 2002 sonrasında Türk sermayesinin Gürcistan’ı kısmen terk ettiğini, fakat neredeyse 9,5 kat artışla Azerbaycan’a yöneldiğini göstermektedir. Bu durum ilk aşamada Türkiye ve Azerbaycan arasındaki dil ve kültür yakınlığını akla getirmekle birlikte, esas sebep yatırımların sektörel dağılımındaki değişimler incelendiğinde kavranmaktadır. Azerbaycan ve Gürcistan birlikte 2004 sonunda Türk dış yatırımları stoğunun %23’üne evsahipliği etmektedirler. Kayda değer ikinci sıçrama Orta Asya ülkelerine yönelen sermaye tutarında görülmektedir: 2002 yılı sonunda bu ülkelerdeki Türk sermayesi 252 milyon dolarken, 2004 yılı sonunda bu tutar %113 artışla 537 milyon doları geçmiştir. Bu artışın esas kaynağını Kazakistan oluşturmaktadır ve bu ülkedeki Türk sermayesi iki yıl zarfında 1,6 kat artarak 435 milyon doları aşmıştır. Son olarak belki Afrika’nın durumu not edilmelidir: İki yıl zarfında bu kıtadaki Türk sermaye stoğu 1,7 kattan fazla artışla yaklaşık 68 milyon dolara erişmiştir. Dünyanın diğer bölgeleri dikkate alındığında ise sözü edilen iki yıllık dönem için kayda değer bir değişim yoktur. Örneğin bu dönemde Balkanlara 20 milyon dolar, Doğu Avrupa ve Kuzey Amerika’ya yaklaşık 10’ar milyon dolar ve diğer bölgelere birkaç milyon dolar ilave Türk sermayesi girmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türk dış yatırımlarının sektörel dağılımına bakıldığındaysa 2004 sonu itibarıyla görünüm şöyledir: Toplam Türk dış yatırım stoğunun % 33,81’i finansal hizmetler; % 26,68’i enerji; %20,23’ü imalat; % 11,63’ü ticaret; %4,27’si telekomünikasyon; %1,32’si turizm; % 1,21’i inşaat; %0,37’si madencilik; % 0,37’si diğer ve % 0,11’i ise ulaştırma sektöründedir. Bu paylar 2002 sonuyla karşılaştırıldığında ise şunlar söylenebilir: Enerji sektörü en çok yatırım artışının görüldüğü alandır. Bu alana yatırılan Türk sermayesi iki yıl zarfında 153 kat artışla 1 milyar 884 milyon doları aşmıştır ki bu tutar petrol zengini Azerbaycan’a giden Türk sermayesindeki sıçramayı da açıklamaktadır. Çok daha mütevazı olmakla birlikte telekom alanında da (142 milyon dolardan 301 milyon dolara) 2 katı aşan bir artış gözlenmektedir. Yatırım tutarında artış gözlenen diğer sektörlerse şunlardır: Ulaştırma (%25), inşaat (%21), ticaret (%16), turizm (%9,5), imalat (%1,9) ve diğer sektörler (%3,3). Öte yandan iki yıl zarfında madencilik sektöründeki Türk dış yatırım stoğunda 4,5 kat; finansal hizmetler sektöründe ise %1,5 oranında azalış vardır. Finansal sektördeki azalış geçtiğimiz dönemdeki bankacılık krizinin sonuçlarıyla ilişkilendirilebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Burada not edilmek istenen ve çok önemli olduğu düşünülen bir başka konu Türk dış yatırımlarına nasıl bir perspektiften bakılması gerektiğidir. Bu tür yatırımların varlığı ülkeden sermaye kaçışı biçiminde algılanmamalı; bunun yerine Türk firmalarının içinde bulundukları yeni rekabet koşullarına uyum sağlama çabası olarak değerlendirilmelidir. Dolayısıyla bir bakıma Türk dış yatırımları, Türk firmalarının hem dış hem de iç pazarlarda rekabet gücünü artırma gayreti olarak görülmelidir. Kaldı ki Türk ekonomisinin dünya ekonomisiyle bütünleştiği son çeyrek asırda iç ve dış pazarlar arasındaki rekabet koşullarının da ‘aynılaştığını’ ileri sürmek zor olmasa gerektir. Bu şartlar altında – örneğin enerji maliyetleri gibi – Türk firmalarının yurt içinde karşı karşıya kaldıkları bazı sıkıntıların bertaraf edilmesi için çalışılması gerekmekle birlikte, dış yatırım olgusunun aslında bütün bu kısıtlamalardan öte stratejik bir seçim ve hatta zorunluluk olduğu hatırda tutulmalıdır. Bu yaklaşım benimsendiğinde, Türk dış yatırımlarının belli koşullar altında özendirilmesi gerektiği dahi iddia edilebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye gibi sermayenin kıt olduğu, dolayısıyla kendisi yabancı yatırımcıları teşvik edebilmek için türlü önlemler almaya çalışan bir ülkenin; eşanlı olarak sermaye ihraç eden bir ülke konumunda olması gerektiği iddiası bazılarını şaşırtabilir. Bu konuda temelde iki farklı görüş bulunmaktadır. Birinci görüşü savunanlara göre ilk sorgulanması gereken husus, kendisi zaten sermaye sıkıntısı çeken bir ülkenin kıt sermaye kaynaklarının bir kısmını başka ülkelerde yatırım için kullanmasının ne ölçüde doğru olduğunun sorgulanması gereğidir. Örneğin Türk dış yatırımları Türkiye’deki istihdamı nasıl etkileyecektir? Özellikle emek yoğun sektörlerdeki istihdamın bir kısmının yatırım yapılan ülkelere kayması söz konusu olmayacak mıdır? Bunların da ötesinde sınırlı düzeydeki teknoloji ve yönetsel beceriler de yurt dışına transfer edilmeyecek midir? Bütün bunların araştırılması gereklidir. Öte yandan ikinci görüşü savunanlar ise başka ülkelerde yapılan doğrudan yatırımların uluslararası pazarlarda kalıcı bir rekabet gücü elde etmenin kaçınılmaz bir gereği olduğunu vurgulamaktadır. Herşeyden önce, doğrudan yatırımlar ve ihracat uluslararası pazarlarda sürdürülen faaliyetlerde genellikle birbirlerini tamamlar durumdadır ve firmalar her iki yöntemi de, rekabet güçlerini koruyabilmek bakımından birlikte kullanmalıdır. Gelişmekte olan ülkelerin sermaye yetersizliği ile karşı karşıya bulundukları bilinmekle birlikte; yerli firmaların doğrudan dış yatırımlarının özendirilmesi konusunun bu durumla çeliştiği düşünülmemelidir. Çünkü, dış yatırım aslında iç yatırımın ikâmesi değildir. Böyle bir ikâmenin varlığı ilk bakışta mevcut görünse de; gerçekte firmaların rekabet güçlerini, dolayısıyla da varlıklarını koruyabilmeleri için, dış yatırım kaçınılmaz bir zorunluluk haline gelebilir. Üstelik dış ticaret ve dış yatırımlar arasında da birbirlerini ikâme edici bir ilişkiden ziyade tamamlayıcı bir ilişkinin bulunduğu söylenebilir. Çünkü esasen dış yatırımcı firmalar, farklı ülkelerde faaliyette bulunan kendilerine bağlı firmalar arasında ticaret (intra-firm trade) yapmaktadırlar. Günümüzde dünya ticaretinin üçte biri birbirleriyle mülkiyet / kontrol ilişkisi bulunan firmalar (ana firma – bağlı firma; bağlı firma – bağlı firma) arasında gerçekleşmekte, dolayısıyla, doğrudan dış yatırımlar uluslararası ticareti artırmaktadır. Bu şartlar altında ihracat konusunda çok hassas olan Türk kamuoyunun bu konuyu dikkatle tartışmasında fayda görülmektedir. Bu çalışma dilerim böyle bir tartışmaya başlangıç oluşturabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a name="_Toc108548927"&gt;&lt;/a&gt;&lt;a name="_Toc73458607"&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;G&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;strong&gt;iriş&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Farklı hükümetlerin yönetiminde önemli değişiklikler gözlense de 1980 yılına kadar Türkiye’de, genel olarak dışa kapalı bir ekonomik yapının tercih edildiği politikalar izlenmiştir. Bu süreç, Cumhuriyetin ilk yıllarındaki liberal tercihlere rağmen yetersiz sermaye birikimin kaçınılmaz bir sonucu olarak devletçi politikaların uygulamaya konulmasıyla başlamıştır. İkinci Dünya Savaşı yıllarında Türkiye, savaş sayesinde devrin sanayileşmiş ülkelerinin müdahalelerinden de korunarak, 1950’lere ekonomik gelişme bakımından bir hayli yol alarak girmiştir. 1940’ların ikinci yarısında Cumhuriyet Halk Partisi hükümetlerinin, 1950’lerde de Demokrat Parti hükümetlerinin giderek artan oranda hem siyasî hem de ekonomik dışa açılma gayretleriyle, Türkiye’nin dış ekonomik ilişkilerinde dikkat çekici mesafe alınmıştır. 1960 sonrasındaki ithal ikameci dönemde de daha önceki dönemlerdekine benzer korumacı politikalar sürdürülerek yerli sermaye birikiminin güçlendirilmesine çalışılmakla birlikte, Türk ekonomisinin gelişmiş dünyayla ilişkilerinde gittikçe belirginleşen bir yapı değişikliği açığa çıkmaya başlamıştır. 1970’li yıllardaki petrol krizleriyle, sanayileşmiş ülkelerin liderlik ettiği dünya ekonomisinin bir tıkanma noktasına gelmesi, üretimi büyük oranda girdi ithalatına dayanan Türkiye ekonomisini de kaçınılmaz olarak etkisi altına almıştır. Bu dönemde politik krizlerle de beslenen ekonomik tıkanmanın geleneksel politikalarla aşılamaması, 24 Ocak 1980 kararlarını gündeme getirmiştir. Sonuçta, 1980 Eylülünde yaşanan rejim değişikliği sonrasında ve yeniden demokrasiye dönülen 1983 yılını izleyen dönemde bu kararların aynen uygulanmaya devam edilmesi, Türkiye ekonomisinin dünya ekonomisiyle eklemlenmesi sürecini hızlandırmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türk firmaları, 1980 öncesinde izlenen ithal ikameci büyüme stratejisi döneminde elde ettikleri sermaye ve teknoloji birikimine, 1980 sonrasında izlenen ihracata dayalı büyüme stratejisi altında yeni bir boyut kazandırmışlardır. Liberalleşme sürecinin Türk ekonomisinin dünya ekonomisi ile bütünleşmesini hızlandırması, Türk firmalarının da dışa açılmayı kaçınılmaz bir zorunluluk olarak algılamalarını gerektirmiştir. Firmalar bu dönemde, ihracat odaklı stratejilerin yanı sıra ‘doğrudan dış yatırım’&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn1" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=5097304207239610069#_ftn1" name="_ftnref1"&gt;[1]&lt;/a&gt; seçeneğini de değerlendirmeye başlamışlardır. ‘Doğrudan dış yatırım’ kavramı bir ülkede yerleşik bir firmanın – idari kontrolü de elinde tutacak biçimde – yabancı bir ülkede yürüttüğü yatırım faaliyetini ifade etmektedir.&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn2" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=5097304207239610069#_ftn2" name="_ftnref2"&gt;[2]&lt;/a&gt; Örneğin, son yıllarda yaşanan ekonomik krizlerin yarattığı yeni koşullar, bazı sanayicilerin yatırımlarını, işgücü ve enerji kullanımında maliyet avantajlarıyla birlikte cazip yatırım teşvikleri de sunan Balkan ülkelerine kaydırmalarına sebep olmaktadır. Dış yatırıma yönelen Türk firmalarının bir kısmı – çoğu zaman beraberinde maceracı bir süreç getirse de – pazara girişin görece daha kolay olduğu riski yüksek gelişmekte olan ülkelere yatırım yaparlarken, diğer bazı firmalar ‘stratejik aktiflere’ erişmenin mümkün olduğu riski düşük sanayileşmiş ülkeleri tercih etmektedir. Bu tür farklılıklar, hem firmaların nitelik farklılıklarına hem de kendilerini dış yatırıma yönlendiren saiklerin ya da sebeplerin farklılığına dayanmaktadır. Bu şartlar altında, dış yatırım seçeneğinin Türk firmaları tarafından eskiye kıyasla çok daha önemsendiği görülmekte ve Türk firmalarının yurt dışında yürüttükleri yatırım faaliyetlerinde dikkat çekici ölçüde hızlı bir artışın yaşandığı – sınırlı da olsa – resmi istatistiklerde bile izlenebilmektedir. Örneğin, yabancı sermaye girişini özendirmek için çok sayıda tedbir alan Türkiye’ye, doğrudan yatırım için gelen yabancı sermaye tutarı 2002 sonu itibarıyla 15 milyar 729 milyon dolarken aynı dönemde Türkiye’den doğrudan dış yatırım amacıyla çıkan sermaye 5 milyar 4 milyon dolara erişmiştir (HM, 2003).&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn3" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=5097304207239610069#_ftn3" name="_ftnref3"&gt;[3]&lt;/a&gt; Öte yandan, gittikçe artan önemine rağmen Türk dış yatırımlarının genel durumuna ve Türk firmalarını dış yatırıma yönlendiren sebeplere ilişkin kapsamlı bir akademik araştırma bugüne kadar yapılmamıştır.&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn4" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=5097304207239610069#_ftn4" name="_ftnref4"&gt;[4]&lt;/a&gt; Bu durum, sanayileşmiş ülkelerin firmalarının yabancı ülkelerdeki doğrudan yatırımlarının dahi akademik literatürde ancak 1960'lardan bu yana ele alındığı ve gelişmekte olan ülkelerin firmalarınca yapılan dış yatırımların ise daha da yeni bir konu olduğu dikkate alındığında şaşırtıcı değildir. Tarihsel olarak, gelişmiş ülkeler kaynaklı dış yatırımlar 18. yüzyıldan bu yana süregeliyor olmasına karşın; gelişmekte olan ülkeler kaynaklı dış yatırımlar 1960’lı yılların sonlarında görülmeye başlamış ve ancak 1980'lerden sonra belirgin bir artış göstermiştir (Ghymn, 1980; Lall, 1982; Dunning, 1986; Caves, 1996; Dunning, van Hoesel ve Narula, 1997). Dolayısıyla, böyle bir çalışmanın yapılmasını zorlayan koşulların mevcudiyeti açığa çıkmaktadır. Burada hemen not edilmesi gereken bir başka husus ise; bu çalışmada dış yatırım davranışları incelenen Türk firmalarının, bankacılık ve finansal hizmetler sektörü dışındaki alanlarda faaliyet gösteren firmalar oluşudur. Bankacılık ve finansal hizmetler sektöründeki Türk dış yatırımlarına ilişkin durumun açığa çıkarılabilmesi için başka çalışmaların yapılması gereklidir.&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn5" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=5097304207239610069#_ftn5" name="_ftnref5"&gt;[5]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a name="_Toc73458608"&gt;&lt;strong&gt;1.1 Çalışmanın amaçları&lt;/strong&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu çalışmanın üç temel amacı bulunmaktadır: Birincisi, Türk firmalarının dış yatırımlarını açıklamayı mümkün kılabilecek bir kuramsal çerçeve oluşturmaktır. Akademik literatürde, özellikle gelişmiş ülkeler kaynaklı doğrudan dış yatırımları açıklamayı amaçlayan çok sayıda kuramsal çalışma bulunmaktadır. Bu çalışmalara dayanan ve gelişmekte olan ülkeler kaynaklı doğrudan dış yatırımları açıklama çabasına girişen kuramsal çalışmalar da mevcut olmakla birlikte; genellikle bu tür çalışmaların bir ülke örneği üzerinde yapılandırılmaları, tüm gelişmekte ülkeler için kolaylıkla genelleştirilebilecek bir kuramın oluşturulmasına imkân vermemektedir. Dolayısıyla Türkiye özelinde dış yatırımların incelenmesi söz konusu edildiğinde bir kuramsal çerçevenin oluşturulması kaçınılmaz bir zorunluluktur ve bugüne kadar bu tür bir çabaya girişilmemiştir. Çalışmanın amaçlarından ikincisi, Türk firmalarının dış yatırımlarının bir genel görünümünün ortaya konulmasıdır. Hazine Müsteşarlığı Banka Kambiyo Genel Müdürlüğü, yurt dışında yatırım yapmak için Türk firmalarınca Türkiye’den çıkarılan sermaye tutarlarına ilişkin istatistikleri toplamaktadır. Bu tür istatistiklerin toplanılmasının önünde, kambiyo mevzuatının son derece liberal düzenlemeler içermesinden kaynaklanan ciddî güçlükler bulunmaktadır. Söz konusu istatistiklerin, bu sebeple gerçek durumu tam olarak yansıtamadığı düşünülse de, Müsteşarlık tarafından, biri yıllar itibarıyla değişim trendini diğeri de genel sektörel dağılımın görünümünü sergileyecek şekilde iki ayrı tabloda tutulan bu ‘ham’ istatistiklerin, analiz edilebilir bir formata sokulmasında büyük yarar vardır. Bu istatistiklerin, konuyla ilişkili olarak başka kaynaklardan ayrıca derlenen bilgilerle birlikte ele alınması, ‘Türk dış yatırımlarının genel görünümü’nün ortaya konulmasını sağlayabilir. Çalışmanın üçüncü amacı ise, Türk firmalarını yurt dışında yatırım yapmaya yönlendiren sebeplerin ve bu sebeplerin farklı özelliklere sahip olan firmalar bakımından nasıl farklılaştıklarının belirlenmesidir. Yine aynı kapsamda, Türk firmalarının doğrudan dış yatırımlarını, yeni yatırım (greenfield investment) ya da mevcut firma ve tesislerin satın alınması (brownfield investment) gibi farklı yatırım yöntemlerinden hangilerini kullanarak yaptıkları; dış yatırım sonrasında yurt içindeki ana-firma ve yurt dışındaki bağlı-firma arasında ne tür ticari ilişkiler oluşturdukları ile bunlara benzer bazı başka hususların belirlenmesi de çalışmanın amaçları arasındadır. Örneğin, farklı niteliklere sahip firmaların ne tür dış yatırım stratejileri benimsedikleri açığa çıkarılması gereken önemli bir husustur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a name="_Toc73458609"&gt;&lt;strong&gt;1.2 Çalışmanın yöntemi&lt;/strong&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu çalışma, kendisinden önce bu alanda yapılmış herhangi bir başka çalışma bulunmaması sebebiyle, hem ‘keşfedici’, hem ‘tanımlayıcı’ hem de ‘açıklayıcı’ nitelikte bir araştırmadır.&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn6" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=5097304207239610069#_ftn6" name="_ftnref6"&gt;[6]&lt;/a&gt; Bir başka ifadeyle, bu çalışmada akademik araştırmacıların gündemine bugüne kadar girmemiş bulunan yeni bir olgu olan Türk dış yatırımları ele alınmakta ve bu olguya ilişkin bir durum tespiti yapıldıktan sonra bu durumun sebeplerine belirginlik kazandırılmaya çalışılmaktadır.&lt;br /&gt;Çalışmanın konusunda bir ilk oluşu bazı güçlükleri de beraberinde getirmektedir. Herşeyden önce bu tür bir araştırmada yöntemin seçilmesinde kısıtları koyan bir ‘veri sorunuyla’ karşılaşılmaktadır. Yukarıda da değinildiği gibi, Türk firmalarının doğrudan dış yatırımlarına ilişkin istatistikler Hazine Müsteşarlığı Banka Kambiyo Genel Müdürlüğü’nce toplanmaktadır. Bununla birlikte, 32 Sayılı Karar sonrasında Türk Kambiyo Mevzuatının büyük ölçüde liberalleştirilmesi sonucunda – üçüncü bölümde görüleceği gibi – resmi istatistikler durumu bütünüyle yansıtamamaktadır. Bu temel kısıtlamanın yanı sıra, konunun öncelikle firma davranışlarının anlaşılabilmesi bakımından araştırılmak istenilmesi, araştırma yönteminin seçilmesinde esas yönlendirici olmuştur. Firma davranışlarının belirlenmesini mümkün kılabilecek nitelik ve miktarda istatistiksel verinin bulunmaması sebebiyle uygulamalı araştırmada ekonometrik yöntemlerin kullanılamayacağı anlaşılmış; görüşmeler, basın taraması ve bir araştırma anketi yardımıyla firma davranışlarının gerisinde yatan saiklerin açığa çıkarılması hedeflenmiştir.&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn7" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=5097304207239610069#_ftn7" name="_ftnref7"&gt;[7]&lt;/a&gt; Çalışmanın yöntemine ilişkin açıklamalara izleyen paragraflarda yer verilmekle birlikte, anketle elde edilen verilerin değerlendirilmesinde kullanılan istatistiksel tekniklere ilişkin ayrıntılar çalışmanın ikinci bölümünde sunulmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a name="_Toc73458610"&gt;&lt;strong&gt;1.2.1 Literatür taraması&lt;/strong&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türk dış yatırımlarını analiz edebilmek bakımından, genel olarak dış yatırımlara ilişkin kuramsal temellerin anlaşılmasının gerekli oluşu sebebiyle, literatür taraması büyük önem taşımaktadır. Dolayısıyla, çalışmaya geniş çaplı bir literatür araştırmasıyla başlanılmıştır. Yayınlanmış çalışmalarda ortaya konulan kuramsal ve uygulamalı sonuçların Türk firmaları için yapılacak bir çalışmaya esas teşkil edebilecek olanları kullanılarak, çalışmanın kuramsal çerçevesi oluşturulmuştur. Bu yolla elde edilen bilgilerden, araştırma anketinin geliştirilmesi sürecinde de büyük ölçüde yararlanıldığı gibi, anketle elde edilen verilerin analizi de bu kuramsal çerçevenin yardımıyla mümkün olmuştur. Yukarıda da işaret edildiği gibi, literatür taraması esnasında Türk dış yatırımları konusunda yayınlanmış herhangi bir çalışmaya rastlanılmamıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a name="_Toc73458611"&gt;&lt;strong&gt;1.2.2 Görüşmeler, yazışmalar ve yayın taraması&lt;/strong&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kuramsal çerçevenin oluşturulması ve araştırma anketinin geliştirilmesi sürecinde, literatür taraması yoluyla elde edilen bilgilerle birlikte çok sayıda firma temsilcisiyle ve bürokratlarla yapılan görüşmelerin sonuçlarından da yararlanılmıştır. Bu görüşmelerden üçü çok ayrıntılı ve uzun süreli görüşmelerdir. Sözü edilen üç görüşmeden biri, uluslararası faaliyetleri bulunan orta ölçekli bir şirkette üst düzey yöneticilik yapan eski bir bürokrattır. Sözü edilen kişi resmi görevi döneminde, Türk firmalarının yaygın olarak faaliyette oldukları bir ülkede çalışmanın konusuyla ilişkili olabilecek alanlarda uzun süre görev yapmıştır. Derinlemesine görüşülen diğer iki kişiden biri, yurt dışında da faaliyetleri olan büyük bir şirketler grubunun genel koordinasyonundan sorumludur. Üçüncü görüşmeci ise, yurt dışında yatırımları bulunan bir şirketler grubunun kurucusu ve sahibidir. Görüşülen kişilere kendilerine ilişkin kişisel herhangi bir bilginin ifşa edilmeyeceği sözünün verilmiş olması sebebiyle, kendilerinin ve bağlı oldukları kuruluşların adları saklı tutulmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Görüşmecilerin belirlenmesinde ‘olasılıklı olmayan örneklem yöntemleri’nden biri olan ‘amaçlı örneklem yöntemi’ benimsenmiştir. Bu yöntem, olasılık kuramına dayanmayan bir örnekleme tekniğidir ve eğer görüşülecek kişilerin belirli bir konuda uzmanlık sahibi olmaları bir zorunluluksa bu tür bir yaklaşımın esas alınması kaçınılmazdır (Frankfort-Nachmias ve Nachmias, 1993; Erdoğan, 2003). Ayrıca, özellikle bu üç uzun görüşmede ‘yarı-yapılanmış görüşme yaklaşımı’ benimsenmiştir. Yarı-yapılanmış görüşme yaklaşımı, görüşülen kişilerin araştırma konusu üzerinde önceden haberdar olmalarını ve konu üzerinde bilgi birikimine sahip olmalarını gerektirir. Görüşme her ne kadar araştırmacı tarafından genel hatları itibarıyla yapılandırılsa ve görüşülen kişi araştırmanın genel çerçevesi hakkında bilgilendirilse de; görüşülen kişiye kendi bakış açısını, tanımlamalarını ve analizini serbestçe yürütebilmesi bakımından geniş bir serbesti tanınmaktadır (Frankfort-Nachmias ve Nachmias, 1993; Mayring, 2000; Yıldırım ve Şimşek, 2000). Görüşmelerin merkezine Türk firmalarının dış yatırımları konusu yerleştirildiği için, görüşülen kişilere esasen firmalarının ve kendilerinin tecrübeleri sorulmuştur. Bu çerçevede, görüşmecilerin firmalarının (veya genel olarak kendi bakış açıları altında dış yatırımcı firmaların) niçin ve nasıl dış yatırım yaptıkları ve dış yatırım kararına varılması sürecinde ne tür bir stratejik yaklaşım benimsendiği sorgulanmıştır. Görüşmeler yoluyla temin edilen bilgilerden, araştırma anketinin geliştirilmesinde yararlanıldığı gibi araştırmanın bulgularının değerlendirilmesinde de geniş ölçüde yararlanılmıştır. Öte yandan, çalışmada görüşmeler yardımıyla toplanan bilgilere doğrudan atıfta bulunulmamaktadır.&lt;br /&gt;Görüşmelerin yanı sıra Dış Ticaret Müsteşarlığı’nın yurt dışındaki altmış iki temsilciliğine elektronik posta ile başvurulmuş kendilerinden bulundukları ülkelerdeki Türk yatırımlarına ilişkin bilgi istenilmiştir.&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn8" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=5097304207239610069#_ftn8" name="_ftnref8"&gt;[8]&lt;/a&gt; Gönderilen elektronik posta mesajlarının yedisi, adresin geçersiz olduğu uyarısıyla geri dönmüş; Berlin, Beyrut, Kiev, Kopenhag, Lahey, Lefkoşa, Madrid, Moskova, Prag, Pretorya, Sidney, Tahran ve Tel Aviv Ticaret ve/veya Ekonomi Müşavirliklerinden cevap alınmıştır. Benzer şekilde, yurt dışında faaliyette bulunan ve elektronik posta adresi tespit edilebilen Türk işadamları derneklerine, Türk iş konseylerine ve ticaret ve/veya sanayi odalarına, elektronik posta yardımıyla yazılarak kendilerinden bulundukları bölgelerdeki Türk yatırımlarına dair bilgi istenilmiştir.&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn9" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=5097304207239610069#_ftn9" name="_ftnref9"&gt;[9]&lt;/a&gt; Rusya’daki ‘Rus – Türk İşadamları Birliği’ (RTİB) dışında bu kuruluşlardan cevap alınamamıştır. Yapılan tüm yazışmalar kapsamında cevap alınan temsilcilik ve kuruluşlardan elde edilen bilgiler çalışmanın geneline yansıtılmaya çalışılmış olmakla birlikte, kapsamı sınırlamanın bir zorunluluk olması sebebiyle, tamamının burada raporlanması mümkün olamamıştır.&lt;br /&gt;Ayrıca, Türkçe ve İngilizce yazılı basının, bazı gazeteler ve dergiler gibi çeşitli süreli yayınların ve internet üzerindeki elektronik yayınların taranmasıyla, Türk dış yatırımlarına ilişkin erişilmesi mümkün olabilecek her türlü bilgiye erişilmesine çalışılmıştır. Bunun yanı sıra Dış Ekonomik İlişkiler Konseyi (DEİK) tarafından hazırlanan tüm ülke raporları taranmıştır. Böylelikle kapsamlı bir veri tabanı oluşturulmuş ve derlenen bilgiler Türk dış yatırımlarının genel görünümünün verildiği üçüncü bölümün yazımında kullanılmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a name="_Toc73458612"&gt;&lt;strong&gt;1.2.3 Veri toplama yöntemi – araştırma anketi&lt;/strong&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yukarıda özetlenen usullerle toplanan bilgiler kullanılarak toplam 70 sorulu (nominal ölçekli 30, ordinal ölçekli 40 soru) bir araştırma anketi geliştirilmiştir. Araştırma anketinin firmalara dağıtımı için başta Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği (TOBB) olmak üzere 41 mesleki birliğin yardımı istenilmiştir. Doldurularak araştırmacıya geri gönderilen anket sayısı 109 olmuştur. Araştırma anketinin uygulanması ve değerlendirilmesine ilişkin ayrıntılara, çalışmanın dördüncü bölümündeki “4.2.1 Veri toplama yöntemi – araştırma anketi ve örneklem” başlıklı kısımda yer verilmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a name="_Toc73458613"&gt;&lt;strong&gt;1.3 Çalışmanın yapısı&lt;/strong&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu çalışma beş bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde, araştırmacıyı konuya yönelten sebepler, çalışmanın amaçları ve yöntemi özetlenmekte; çalışmanın genel çerçevesi ortaya konulmaktadır. İkinci bölümde doğrudan dış yatırımlar konusunda akademik literatürde yer alan ve araştırmaya kaynaklık eden kuramsal temeller gözden geçirilmekte ve bunlar kullanılarak çalışmanın kuramsal çerçevesi belirlenmektedir. Üçüncü bölümde, Türk firmalarının doğrudan dış yatırımlarının bölgeler ve sektörler bakımından hangi boyutta olduğu gösterilmektedir. Bu bölümde Hazine Müsteşarlığı Banka Kambiyo Genel Müdürlüğü’nce toplanan istatistiklerden ve yayın taraması vasıtasıyla elde edilen bilgilerden hareketle, Türk dış yatırımlarının büyüklüğü ve kapsamı ortaya konulmakta; bir başka ifade ile araştırmaya esas teşkil eden gerçekliğin bir fotoğrafının çekilmesine teşebbüs edilmektedir. Bu bölüm aynı zamanda bir sonraki bölümde ortaya konulacak olan uygulamalı araştırma sorularının belirlenmesine de katkı sağlamaktadır. Dördüncü bölüm, araştırma anketi uygulamasının sonuçlarının sunulduğu ve değerlendirildiği bölümdür. Bu bölümde, Türk firmalarını yurt dışında yatırım yapmaya yönlendiren sebeplerle firmaların dış yatırımlarını hangi şekillerde yaptıkları ve hangi stratejilere dayandırdıkları ortaya konulmaktadır. Beşinci bölümdeyse çalışma genel olarak özetlenmekte ve elde edilen sonuçlar, politika önerileri de getirilerek sıralanmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;Dipnotlar:&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn1" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=5097304207239610069#_ftnref1" name="_ftn1"&gt;[1]&lt;/a&gt; Terminoloji konusu: Bu çalışmada ‘dış yatırım’ ve ‘doğrudan dış yatırım’ kavramları İngilizce’deki ‘foreign direct investment’, ‘direct foreign investment’ ya da ‘direct investment’ kavramlarının karşılığı olarak ve birbirlerinin yerine geçebilecek biçimde, aynı anlamda kullanılmışlardır. Benzer şekilde, ‘Türk firmalarının yurt dışındaki yatırımları’, ‘Türk firmalarının doğrudan dış yatırımları’, ‘Türk firmalarının dış yatırımları’ ve ‘Türk dış yatırımları’ ifadeleri de birbirlerinin yerine geçebilecek biçimde, aynı anlamda kullanılmışlardır.&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn2" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=5097304207239610069#_ftnref2" name="_ftn2"&gt;[2]&lt;/a&gt; Bu tür bir faaliyetin sonucunda ‘uluslararasılaşan’ firma (‘çokuluslu firma’), sermaye ihraç eden ülkedeki ‘ana-firma’ ile yatırımı kabul eden ülkedeki (evsahibi ülkedeki) ‘bağlı-firma’lardan meydana gelir. Ana-firma yabancı ülkelerde yerleşik firmaları – çoğunlukla sermaye ortaklığı vasıtasıyla – kontrol eder. Dolayısıyla, bir ülkeye kendi dışından yapılan bir yatırım eğer beraberinde yatırımcıya kontrol imkânı da sağlıyorsa doğrudan yatırım, aksi halde ise portföy yatırımı söz konusu edilmektedir.&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn3" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=5097304207239610069#_ftnref3" name="_ftn3"&gt;[3]&lt;/a&gt; Türkiye’de 1980’li yıllarda serbestleştirilen kambiyo mevzuatı, Türk firmalarının yurt dışına sermaye çıkarmalarına herhangi bir kısıt getirmemektedir: 1989 yılında yürürlüğe sokulan 32 Sayılı Türk Parasının Kıymetini Koruma Hakkındaki Karar ile uluslararası sermaye hareketleri tamamen serbestleştirilmiştir.&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn4" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=5097304207239610069#_ftnref4" name="_ftn4"&gt;[4]&lt;/a&gt; Bununla birlikte, Bağımsız Devletler Topluluğu (BDT) ülkelerindeki Türk dış yatırımlarının bazı yönlerine ilişkin az sayıda çalışma bulunduğu not edilmelidir. Örneğin Demirbag, Gunes ve Mirza (1998) ve Demirbag ve Gunes (2000) Orta Asya ülkelerinde ve Rusya’da faaliyette bulunan Türk firmalarının politik risk konusuna nasıl yaklaştıklarını incelemişler; Akis (1999) BDT ülkelerinde faaliyette bulunan Türk firmalarının başarı faktörlerini özellikle kültürel ilişkilere dayanan bir bakış açısıyla araştırmıştır. Bu çalışmaların hiçbiri Türk dış yatırımlarını bütüncül bir yaklaşımla, firmaları dış yatırıma yönlendiren saikler ve firma stratejileri bağlamında ele almamışlardır. Öte yandan Erbay (1996) çalışmasında Türk firmalarının Türkî cumhuriyetlere giriş sebeplerine ve yöntemlerine değinmekle birlikte; bu konuya özellikle eğilmemiş ve bu kapsamda ortaya koyduğu sınırlı görüşleri de uygulamalı bir araştırma yoluyla sınamamıştır.&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn5" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=5097304207239610069#_ftnref5" name="_ftn5"&gt;[5]&lt;/a&gt; Resmi istatistikler Türk dış yatırımlarının % 48’inden fazlasının bankacılık ve finansal hizmetler sektöründe yapıldığını göstermektedir. Bu çalışmanın çeşitli kısımlarında da ifade edildiği gibi resmi istatistiklerin genel olarak Türk dış yatırımlarının gerçek durumunu ne ölçüde yansıttığına ilişkin tereddütlerin varlığı, bu oranı dikkatle değerlendirmeyi gerektirmektedir.&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn6" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=5097304207239610069#_ftnref6" name="_ftn6"&gt;[6]&lt;/a&gt; Neuman (1991) sosyal bilimlerde yapılan araştırmaları üç grupta toplamaktadır: Keşfedici araştırmalar (exploratory research), tanımlayıcı araştırmalar (descriptive research) ve açıklayıcı araştırmalar (explanatory research). Keşfedici araştırmanın amacı cevapları ancak daha sonra yapılacak araştırmalarda bulunabilecek soruları formüle etmektir. Bu tür bir dizi araştırmanın ilk aşamasını oluştururlar. Dolaysıyla araştırmacı, girişeceği daha geniş kapsamlı ve sistematik ikinci bir araştırmanın yapılabilmesi bakımından bilmesi gerekenleri öğrenebilmek için keşfedici nitelikte bir ilk araştırmaya yönelir. Tanımlayıcı araştırmada araştırmacı, bir olgu hakkında geliştirilmiş iyi bir fikre sahip olmakla birlikte bu olguyu tanımlamak ister. Tanımlayıcı araştırma bir durumun, bir sosyal olgunun ya da bir ilişkinin kendine özgü ayrıntılarına yer verilen ‘görüntüsünü’ ortaya koyar. Bu çerçevede tanımlayıcı araştırmanın önde gelen amaçları şunlar olabilir: (1) araştırılan konunun doğru bir profilini ortaya koymak, (2) bir süreci, mekanizmayı veya ilişkiyi tanımlamak, (3) konunun sayısal ya da sözel bir görünümünü ortaya koymak, (4) yeni açıklamaları mümkün kılacak temel bilgiyi sağlamak, (5) türleri tasnif etmeyi sağlamak, (5) aşamalar ya da basamaklar dizgesini açığa çıkarmak. Açıklayıcı araştırmada ise ‘niçin’ sorularına cevap aranır; dolayısıyla, araştırılan olgunun ya da durumun niçin ortaya çıktığı belirlenir. Bu bakımdan açıklayıcı araştırma, keşfedici ve tanımlayıcı araştırmaların üstüne inşa edilir. Bir başka ifadeyle yeni bir konunun üzerine odaklanmasının ya da o konunun tanımlanmasının ötesinde, söz konusu durumun niçin öyle olduğu açıklamaya ve sebepler açığa çıkarılmaya çalışılır. Açıklayıcı araştırmanın temel amaçlar şunlar olabilir: (1) bir ilke ya da kuramın doğruluğunu belirlemek, (2) birbirlerine seçenek oluşturan farklı açıklamalar arasından daha iyi olanı seçmek, (3) bir temel süreç hakkında sahip olunan bilgiyi geliştirmek, (4) genel bir çerçeve altındaki farklı konular arasında bağıntı kurmak, (5) söz konusu olgu ya da durumu daha iyi açıklamayı mümkün kılan bir kuram oluşturmak ya da mevcut bir kuramı geliştirmek, (6) mevcut bir ilke ya da kuramı başka olgu ya da durumların açıklanmasında kullanılabilir hale getirmek, (7) bir açıklamanın doğrulanmasını ya da yanlışlanmasını sağlamak yönünde delil elde etmek.&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn7" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=5097304207239610069#_ftnref7" name="_ftn7"&gt;[7]&lt;/a&gt; Genel olarak araştırma yönteminin şekillendirilmesinde ve araştırma anketinin geliştirilip değerlendirilmesinde izleyen çalışmalardan yararlanılmıştır: Baker (1993); Büyüköztürk (2002); Churchill (1999); Erdoğan (1998; 2003); Frankfort-Nachmias ve Nachmias (1993); Hair, Anderson, Tatham ve Black (1995); İslamoğlu (2002); Kaptan (1998); Kartal (1998); Kinnear ve Taylor (1996); Mayring (2000); Neuman (1991); Özdamar (1999a; 1999b); Tavşancıl (2002); Yıldırım ve Şimşek (2000).&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn8" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=5097304207239610069#_ftnref8" name="_ftn8"&gt;[8]&lt;/a&gt; Dış Ticaret Müsteşarlığı’nın yurt dışındaki temsilciliklerinin elektronik posta adresleri, İhracatı Geliştirme Merkezi’nin (İGEME) internet sitesinden [http://www.igeme.gov.tr/tur/link/musavir.htm] temin edilmiştir.&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn9" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=5097304207239610069#_ftnref9" name="_ftn9"&gt;[9]&lt;/a&gt; Söz konusu kuruluşlara ilişkin bilgiler ve elektronik posta adresleri Türk Dış Ticaret Vakfı tarafından yayınlanan ‘Dünya Türk İşadamları IV. Kurultayı [25-27 Nisan 2002, Lütfi Kırdar Uluslararası Kongre ve Sergi Sarayı, İstanbul] Kataloğu’ndan alınmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;strong&gt;Genel Değerlendirme ve Sonuçlar&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;a name="_Toc73458678"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;5.1. Genel değerlendirme ve sonuçlar&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Resmi istatistiklere göre 2002 yılı sonu itibarıyla Türkiye’den doğrudan dış yatırım amacıyla çıkan toplam sermaye tutarı yaklaşık 5 milyar 5 milyon dolardır. Bu tutarın gerçekte, resmi istatistiklere yansıyandan çok daha yüksek olduğuna dair güçlü deliller bulunmaktadır. Aynı dönemde Türkiye’ye giren yabancı sermayenin tutarı ise 16 milyar 222 milyon dolardır. Birbirini izleyen hükümetler Türkiye’ye yabancı sermaye girişini özendirmek yönünde çeşitli girişimlerde bulunurken; resmi istatistiklere yansıyan düzey geçerli bile olsa, ülkeden çok yüksek tutarda doğrudan yatırım amaçlı sermaye çıkması dikkat çekicidir. Bu durum, bugüne kadar herhangi bir akademik araştırmaya konu olmamış; dolayısıyla, Türk firmalarının hangi sebeplerle yurt dışında doğrudan yatırıma yöneldikleri ve bu çerçevedeki yatırım stratejileri araştırılmamıştır.&lt;br /&gt;Konunun açıklığa kavuşturulabilmesi bakımından öncelikle; genel olarak doğrudan dış yatırımlar, özel olarak da gelişmekte olan ülkelerin firmaları tarafından yapılan dış yatırım faaliyetleri hakkındaki literatürden yararlanılarak, Türk dış yatırımlarını açıklamak için kullanılabilecek bir kuramsal çerçeve oluşturulmuştur. Bu kapsamda esasen, Dunning tarafından daha önceki kuramların bütünleştirilmeleriyle ortaya konulan eklektik paradigmanın bazı unsurları yeniden yorumlanmış ve küresel değer zinciri analizinin sağladığı bakış açısı bu yapıya eklemlenmiştir. Daha sonra, resmi istatistikler kullanılarak elde edilen sonuçlara; ulaşılabilen her türlü kaynaktan derlenen bilgilerin de ilâve edilmesiyle, Türk dış yatırımlarının genel görünümü ortaya konulmuştur. Türk dış yatırımlarının gerisinde yatan sebeplerin ve Türk firmalarının dış yatırım stratejilerinin belirlenebilmesi bakımından bir uygulamalı araştırmanın yapılması gerekli görülmüştür. Türk dış yatırımlarına ilişkin istatistiksel verilerin yetersizliği ve bunun yanı sıra firma stratejilerinin de belirlenmesinin amaçlanması araştırma yöntemini şekillendirmiş ve bu çerçevede bir anket yardımıyla doğrudan dış yatırımcı firmalara yurt dışındaki faaliyetleriyle ilgili sorular sorularak veri toplanılmasına karar verilmiştir. Bu doğrultuda öncelikle bir dizi yüz yüze görüşme yapıldıktan sonra hazırlanan ve toplam 70 soru içeren araştırma anketi, başta TOBB olmak üzere 41 mesleki dernek, birlik, vakıf ya da iş konseyi aracılığıyla çok sayıda firmaya gönderilmiştir. Cevaplanıp geri dönen 109 anketten elde edilen veriler faktör analizi ve tek yönlü varyans analizi teknikleri kullanılarak değerlendirilmiştir. Bu kapsamda erişilen sonuçlara dayanılarak Türk firmalarının dış yatırımları konusunda işaret edilmesi gereken temel hususlar şunlardır:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çeşitli alt dönemlerde farklılıklar olsa da, Türkiye’de 1980 yılına kadar genel olarak dışa kapalı bir ekonomi politikası izlenilmiştir. Bu süreç içinde çok kısa bir dönem liberal ekonomi politikaları denenmiş, bir dönem devletçi uygulamalar sürdürülmüş, ardından ithal ikameci politikalar benimsenmiştir. Tüm bu dönemler boyunca ortak olan görüntü, yerli özel sermaye birikiminin güçlendirilmeye çalışılmasıdır. Bu çerçevede; korumacılık, sübvansiyonlu kamusal krediler, vergi muafiyetleri gibi türlü teşviklerle özel sektör devlet himayesinde geliştirilmiştir. 1970’li yılların ortalarına gelindiğinde dünya ekonomisinde yaşanan krizlerin de etkisiyle belirginlik kazanan darboğazlar, 1980’lerin başında hükümeti geleneksel ekonomi politikalarından bir dönüşe zorlamıştır. Dolayısıyla, 24 Ocak 1980’de hükümet tarafından alınan bir dizi ekonomik kararla; Türk ekonomisi dışa açılmış, ithal ikameci politikalar terk edilerek ihracata dönük büyüme tercihi öne çıkmış ve aynı doğrultuda, ekonomik yönü bulunan yasal düzenlemeler tedricen serbestleştirilmeye başlanılmıştır. Söz konusu dönemdeki en önemli iki gelişme, 1989’da 32 Sayılı Karar ile kambiyo rejiminin serbestleştirilmesi ve 1996 yılı başında Avrupa Gümrük Birliği’ne dahil olunmasıdır. Böylelikle Türkiye ekonomisi hem parasal hareketler hem de mal hareketleri bakımından dış dünyaya tamamen entegre olmuştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tüm bu gelişmelerin Türk firmalarını büyük ölçüde etkilemeleri kaçınılmazdır. Türk firmaları 1980 öncesinde izlenen ithal ikameci büyüme stratejisi döneminde elde ettikleri sermaye ve teknoloji birikimlerini, 1980 sonrasında izlenen ihracata dayalı büyüme stratejisi altında güçlendirmişler ve rekabet güçlerini uluslararası düzeyde sınama çabasına girişmişlerdir.&lt;br /&gt;Bu çerçevede, 1980 öncesinde az sayıda büyük ölçekli firma, genellikle yurt dışından yaptıkları ithalata aracılık için dış ticaret firmaları kurmuşlar; gerektiğinde bu firmaların yurt dışı ofislerini açmışlardır. Bu dönemde üretim büyük oranda iç pazar hedeflenerek sürdürülmüş, yurt dışıyla bağlantılar sadece yurt dışından teknoloji ve diğer girdilerin temini bakımından dikkate alınmıştır. Öte yandan 1980’lerin ikinci yarısından itibaren dış dünya doğrudan pazar olarak görülmeye ve dolayısıyla, dış yatırım da hem ihracatı kolaylaştıracak hem de yeni kâr fırsatlarının keşfine imkân sağlayabilecek bir seçenek olarak görülmeye başlamıştır. İhracatın devlet tarafından teşvîki, öte yandan büyük çoğunluğunun henüz kendi markalarına, pazarlama ve dağıtım kanallarına sahip olmayışları; Türk firmalarını, özellikle tekstil, konfeksiyon, elektronik, otomotiv yan sanayii gibi sektörler başta olmak üzere sınaî sektörlerde, küresel değer zinciri sistemine eklemlenmeye zorlamıştır. Bir başka ifadeyle, bu dönemde Türk firmaları, dış pazarlarlarda nihaî tüketiciye uzanan ve çokuluslu firmalar tarafından organize edilen küresel değer üretim zincirleri içinde yer almaya başlamışlardır. Örneğin, konfeksiyon ve elektronik firmaları genellikle dış pazarlara kendi markaları altında çıkmak yerine uluslararası ölçekte tanınan firmalara fason üretim yapar hâle gelmişlerdir. Ya da otomotiv yan sanayiinde çalışan üretici firmalar, çokuluslu otomobil üreticilerine parça tedarik eder konuma gelmişlerdir. Bu durum pek çok gelişmekte olan ülkedeki gibi ekonomik yapının görece geriliğinden kaynaklanmaktadır. Bir başka ifadeyle, teknoloji gerektiren alanlarda, kullanılan teknolojinin genellikle lisansa dayanan yabancı teknoloji oluşu ya da marka konusunun öneminin henüz yeterince kavranılamaması veya uluslararası pazarlara doğrudan erişimin gerektirdiği pazarlama bilgisine ve dağıtım kanallarına sahip olunmaması gibi sebeplerle; dış pazarlara açılmanın en kolay yolu, uluslararası üretim zincirlerine, ancak katma değerden daha düşük paylar alınabilen aşamalarda eklemlenilmesiyle mümkün olabilmektedir. Öte yandan, erişilen bu düzeyin bile sonraki aşamalara erişim sürecinde çok önemli bir basamak olduğunu vurgulamak gerekir.&lt;br /&gt;Türk ekonomisi tüm bu gelişme devrelerinde yol alırken içerideki konjonktür değişikliği, inşaat-taahhüt sektördeki Türk firmalarını da yurt dışına açılmaya zorlamıştır. Yukarıda açıklanan politika tercihlerinin bir sonucu olarak 1980’li yıllarda kamu harcamalarının kısılmaya başlanılmasıyla birlikte, o döneme kadar sadece yurt içinde faaliyette bulunan Türk taahhüt firmaları, artan petrol fiyatlarıyla zenginleşen ve kaynaklarının bir bölümünü büyük tutarlı alt yapı yatırımlarına yönlendiren Ortadoğu ve Kuzey Afrika ülkelerine yönelmişler ve çok yüksek tutarlı işler almışlardır. Bu firmalar Ortadoğu ve Kuzey Afrika ülkelerinde 1980’lerin sonlarında alacakların tahsilatı gibi konularda sorunlar yaşamaya başlamışlarken, bu defa dış konjonktürde yaşanan yeni bir gelişmeyle hem taahhüt firmalarının hem de diğer sektörlerdeki firmaların önüne yeni fırsatlar çıkarmıştır. Sözü edilen konjonktür değişikliği, 1980’lerin ikinci yarısında sosyalist Doğu Bloku ülkelerinin izlemeye başladığı ‘yumuşama ve dışa açılma’ politikalarıyla ilgilidir. Bu dönemde pek çok Türk taahhüt firması bu defa Rusya başta olmak üzere Doğu Bloku ülkelerini yeni hedef pazarlar olarak görmeye başlamışlardır. Bu ülkelerin 1989’dan başlayarak sosyalist merkezi planlamayı terk ederek piyasa ekonomisine yönelmeleri ise, pek çok Türk firması için dış açılma sürecinde tam anlamıyla bir dönüm noktası olmuştur. Bu ülkelerde taahhüt firmaları tarafından başlatılan öncü faaliyetler, bir süre sonra çok sayıda irili ufaklı firmanın bu pazarlara yönelmelerini bir hayli kolaylaştırmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye ekonomisi, dışa açılma sürecinin ilk yıllarındaki askeri rejim tarafından hazırlanan siyasî koşulların da sağladığı rahatlıkla, 1980’li yıllarda görece istikrarlı bir dönem geçirmiştir. Bununla beraber 1990’lı yılların başına doğru koşullar değişmeye başlamış ve sonraki yıllarda aralıklarla ekonomik krizler yaşanmıştır. Bu dönemde kamu maliyesinde kronikleşen bunalım; kontrolsüz biçimde hızla dışa açılan Türk ekonomisini istikrarsızlaştırmıştır. Bu dönemde enflasyon, faizler ve döviz kurları gibi temel göstergelerin son derece istikrarsız trendler sergiledikleri görülmektedir. Aynı dönemde, yurt dışındaki konjonktür değişikliği sonucunda çok sayıda ülkenin dışa açılması, serbestleştirme eğilimlerinin güç kazanması, korumacı politikaların terk edilmesi; firmaların üzerindeki rekabet baskısını artırmıştır. Bu şartlar altında, firmalar kendi rekabetçi konumlarını eskiye kıyasla çok daha fazla yurt dışındaki rakiplerini de dikkate alarak değerlendirmek zorunda kalmışlar; örneğin temel girdilerden enerji ve işgücü gibi bazılarının maliyetlerindeki değişmeleri bile bu çerçevede izlemeye başlamışlardır. Öte yandan, Türk ekonomisinin dünya ekonomisi ile bütünleşmesi, Türk firmalarını bir yandan dışa açılmaya zorlarken bir yandan da bunu mümkün kılabilecek araçları da sağlamıştır. Örneğin, kambiyo rejiminin serbestleştirilmesi sermaye hareketlerini kolaylaştırmıştır. Genellikle ihracat – ithalat yaparak başlanan bu süreç içinde; bir süre sonra, Türkiye ekonomisinden kaynaklanan sıkıntıların yarattığı baskıyla birlikte; yurt dışındaki, özellikle de eski Doğu Bloku ülkelerindeki sistem değişikliğinin beraberinde getirdiği fırsatlarla birleşince, firmalar ihracat odaklı stratejilerin yanı sıra doğrudan dış yatırım seçeneğinin de farkına varmışlardır.&lt;br /&gt;Bu şartlar altında dış yatırıma yönelen Türk firmalarının bir kısmı, yüksek riskli ve çoğu zaman beraberinde maceracı bir süreç getirse de pazara girişin görece daha kolay olduğu gelişmekte olan ülkelere yatırım yaparlarken, diğer bazı firmalar riski düşük ve ‘stratejik aktiflere’ erişmenin mümkün olduğu sanayileşmiş ülkeleri tercih etmektedirler. Bir başka ifadeyle Türk firmaları, firma büyüklüğüne ve faaliyette bulunulan sektörün özelliklerine bağlı olarak farklı ülkelere farklı saiklerle yatırım yapmaktadırlar. Gelişmiş ülkeler genellikle büyük ölçekli Türk firmalarının ‘stratejik aktif arayan’ yatırımlarını çekerken; Doğu Avrupa ve BDT ülkelerine yönelen Türk firmaları çoğunlukla ‘fırsatçı’ davranmakta ve ‘pazar arayışı’, ‘etkinlik arayışı’ ya da ‘kaynak arayışı’ gibi saiklerle hareket etmektedirler. Bu tür farklıklar, hem firmaların nitelik farklılıklarına hem de kendilerini dış yatırıma yönlendiren saiklerin ya da sebeplerin farklılığına dayanmaktadır. Her durumda, firmaların küresel değer zinciri içindeki konumları düşünüldüğünde, katma değerden daha yüksek oranlarda pay alınabilen aşamalara geçilmesi imkânı çok çekici görünmektedir. Birçok firmanın çabası da bu yöndedir. Dolayısıyla Türk firmaları, zaman içinde oluşturdukları rekabetçi avantajları, iç ve dış ekonomik koşulların zorlaması ve teşvikiyle doğrudan dış yatırımlar yoluyla değerlendirme gayreti içindedirler. Bu bakımdan, her ne kadar Türkiye ekonomisinde yaşanan bazı sıkıntılar Türk dış yatırımlarını uyarıcı etkide bulunsalar da, Türkiye’den doğrudan yatırım amacıyla çıkan sermayenin sadece ‘ülkeden kaçan sermaye’ olduğu da düşünülmemelidir. Dış yatırım esasen, Türk firmalarının uluslararası pazarlardaki rekabet gücünü muhafaza edebilmek için kullandıkları bir araç olarak görülmelidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a name="_Toc73458679"&gt;&lt;strong&gt;5.2. Çalışmanın sınırlılıkları ve sonraki araştırmalar için öneriler&lt;/strong&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu çalışmada finansal sektör dışında kalan sektörlerdeki Türk firmalarının dış yatırımları üzerinde yoğunlaşılmış, dolayısıyla bankalar ve diğer finansal sektör firmalarının dış yatırımları çalışmanın kapsamı dışında bırakılmıştır. Öte yandan, resmi istatistikler Türk dış yatırımlarının yarıya yakınının bankacılık ve finansal hizmetler sektöründe yapıldığını göstermektedir. Resmi istatistiklerin önceki kısımlarda belirtilen eksiklikleri hatırda tutulduğunda dahi, bu alandaki dış yatırımların başlı başına bir araştırma konusu olduğu ortadadır. Bu bakımdan, sonraki çalışmalarda finansal sektörde faaliyette bulunan firmaların (bankalar ve sigorta, leasing, factoring vb. şirketleri) dış yatırımlarının gerisindeki saikler ve bu firmalarca benimsenen yatırım stratejileri araştırılmalıdır. Ayrıca, dış yatırımı bulunan Türk firmalarının ‘firma içi ticaretleri’ de bir araştırma konusu olabilecek önemdedir. Bir başka öneri, Dunning’in yatırım gelişme devreleri kuramı çerçevesinde Türkiye’nin durumunun değerlendirilmesi gereğidir. Son olarak, çokuluslu büyük Türk firmaları hakkında vaka çalışmaları (case studies) yapılmasının gerekli olduğu not edilmelidir.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5097304207239610069-6081540768688450455?l=www.eminakcaoglu.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://www.eminakcaoglu.com/feeds/6081540768688450455/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5097304207239610069&amp;postID=6081540768688450455' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5097304207239610069/posts/default/6081540768688450455'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5097304207239610069/posts/default/6081540768688450455'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://www.eminakcaoglu.com/2008/08/kitap-trk-firmalarnn-d-yatrmlar-saikler.html' title='Kitap - Türk Firmalarının Dış Yatırımları: Saikler ve Stratejiler'/><author><name>EMİN AKÇAOĞLU</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15624478498055060923</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='25' height='32' src='http://bp3.blogger.com/_nS2k92fPGi0/SHuVL0w304I/AAAAAAAAAAk/WDjMwi_MdKQ/S220/Akcaoglu_2.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_nS2k92fPGi0/SQ-Johl4yUI/AAAAAAAAABA/A2HOUsmjYbI/s72-c/saikler.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5097304207239610069.post-4093156626080664126</id><published>2008-07-16T21:59:00.000-07:00</published><updated>2008-07-23T14:09:06.522-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='yabancı sermayeli yatırımlar'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='bankacılıkta yabancı sermaye'/><title type='text'>Bir ‘Çokuluslu Şirketler Araştırma Merkezi’ Kurulması Önerisi</title><content type='html'>&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Önerinin gerekçesi&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Günümüzde uluslararası ekonomiyi ve hatta ulusal ekonomileri çokuluslu şirketleri dikkate almaksızın çözümlemek imkânı kalmamıştır. Aynı doğrultuda Türkiye ekonomisinin dinamiklerinin izlenmesi ve ekonomik politika önerileri geliştirilmesi mutlak surette çokuluslu şirket faaliyetlerinin izlenmesini ve incelenmesini gerektirmektedir. Konu ‘yabancı sermayeli yatırımların ülkemize çekilmesi’ ve son yıllarda ‘Türk firmalarının da yurt dışında yatırıma yönelmesi’ ile ilgili olarak Türkiye’nin gündeminde de ön sıralarda bulunmakla birlikte gereğince araştırılmamaktadır. Bu bakımdan hem ülkemizde faaliyette bulunan Türkiye dışından çokuluslu şirketlerin hem de geçtiğimiz yirmi yıllık dönemde hızla gelişme kaydeden Türk çokuluslularının faaliyetlerinin araştırılması için özel amaçlı bir araştırma merkezinin kurulmasında büyük yarar görülmektedir. Bilindiği kadarıyla Türkiye’de herhangi bir üniversite, kurum, kuruluş ya da sivil toplum örgütü bünyesinde bu amaçla çalışan bir araştırma merkezi bulunmamaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Merkezin amacı&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Kurulması durumunda merkez, çokuluslu şirketlerin faaliyetlerini özellikle Türkiye ekonomisi bağlamında izlemelidir. Bu kapsamda çokuluslu şirketlerin Türkiye’deki faaliyetlerinin genel ekonomik yapı, bölgesel, sektörel, endüstri ve şirket bazında sağladıkları katkılar ve yarattıkları sakıncalar ile Türkiye orijinli çokuluslu şirketlerin Türk ekonomisine katkıları ile yarattıkları sakıncalar araştırma projeleriyle incelenmelidir. Dolayısıyla, çokuluslu şirketlerin yurt içindeki ve yurt dışındaki faaliyetlerinden azami ölçüde faydalanılabilmesi için kapasite geliştirme yönünde politika önerilerinin geliştirilmesi bu merkezin başlıca amacı olmalıdır. Benzer şekilde, küçük ve orta ölçekli firmalar başta olmak üzere her ölçekteki Türk firmasının uluslararasılaşma süreçlerinin izlenmesi ile bu yönde hükümete, ilgili kurum ve kuruluşlara ve firmalara sunulmak üzere rekabet stratejileri önerileri geliştilmesi de merkezin amaçları arasında yer almalıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Merkezin faaliyetleri&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Merkez amaçlarına erişmek için araştırma projeleri geliştirmeli ve yürütmelidir. Araştırma projelerinin sonuçları bazı durumlarda bedeli karşılığında, kamusal politikalar söz konusu olduğunda ise hükümet organları ve kamuoyu ile bedelsiz olarak paylaşılmalıdır. Bu çerçevede merkez, araştırmalarının sonuçlarını kitap, rapor veya tartışma tebliği formunda yayınlamalıdır. Merkez ayrıca ulusal ve uluslararası toplantılar düzenlemeli; faaliyet konuları üzerinde araştırmacıları, akademisyenleri bir araya getirmeli ve kamuoyunu bilgilendirmelidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sözü edilen amaçlar doğrultusunda çok önemli iki çalışma yapılmalıdır: Bunlardan birincisi bir veri tabanı oluşturulması, diğeri ise bir ihtisas kütüphanesi kurulmasıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;Çokuluslu Şirketler Ulusal Veri Tabanı&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu veri tabanı Türkiye’de faaliyeti bulunan çokuluslu şirketler ile Türkiye orijinli çokuluslu şirketlerin başka ülkelerdeki faaliyetlerinin elektronik bilgi-işleme teknolojilerinin imkânlarıyla hem sayısal (istatiksel) hem de niteliksel düzeyde izlenebilmesine imkân sağlamalıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;Çokuluslu Şirketler İhtisas Kütüphanesi&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Merkez bir ‘çokuluslu şirketler ihtisas kütüphanesi’ oluşturmalıdır. Merkezin bir üniversite bünyesinde kurulması durumunda bu ihtisas kütüphanesi mevcut üniversite kütüphanesi içinde ayrı bir bölüm biçiminde organize edilebilir. İhtisas kütüphanesine merkezin faaliyet konularına giren her türlü basılı ve elektronik yayın temin edilmelidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Merkez ayrıca üniversitelerde, çokuluslu şirketler, doğrudan dış yatırımlar ve uluslararası ticaret alanlarında Türkiye’nin kamu ve özel sektörde ihtiyaç duyduğu personelin (örneğin ticari diplomatların) yetiştirilmeleri için lisans üstü ve uygulamalı eğitim programları geliştirmeli ve/veya bu tür programları desteklemelidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunların dışında merkez, konu ile ilgili faaliyeti bulunan ulusal (örneğin &lt;a href="http://www.invest.gov.tr/textPage.aspx?pID=6"&gt;Türkiye Yatırım Destek ve Tanıtım Ajansı&lt;/a&gt;) ve uluslararası (örneğin &lt;a href="http://www.unctad.org/Templates/StartPage.asp?intItemID=2527&amp;amp;lang=1"&gt;UNCTAD&lt;/a&gt;, &lt;a href="http://www.fias.net/"&gt;FIAS&lt;/a&gt; vb.) kuruluşlarla işbirliği imkânları geliştirmelidir.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5097304207239610069-4093156626080664126?l=www.eminakcaoglu.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://www.eminakcaoglu.com/feeds/4093156626080664126/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5097304207239610069&amp;postID=4093156626080664126' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5097304207239610069/posts/default/4093156626080664126'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5097304207239610069/posts/default/4093156626080664126'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://www.eminakcaoglu.com/2008/07/bir-okuluslu-irketler-aratrma-merkezi.html' title='Bir ‘Çokuluslu Şirketler Araştırma Merkezi’ Kurulması Önerisi'/><author><name>EMİN AKÇAOĞLU</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15624478498055060923</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='25' height='32' src='http://bp3.blogger.com/_nS2k92fPGi0/SHuVL0w304I/AAAAAAAAAAk/WDjMwi_MdKQ/S220/Akcaoglu_2.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5097304207239610069.post-1895158365774070163</id><published>2008-07-14T11:43:00.000-07:00</published><updated>2008-07-14T12:01:16.882-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='marka'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='küresel değer zinciri'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='yenilik'/><title type='text'>Merdiveni Tırmanmak: Türk firmalarının markalaşma yoluyla küresel değer zincirinde terfi girişimleri</title><content type='html'>&lt;strong&gt;&lt;em&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;Emin Akçaoğlu ve &lt;a href="http://www.etu.edu.tr/cv.php?cv=raktas"&gt;Ramazan Aktaş&lt;/a&gt;&lt;/span&gt;&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Marka, katma değer ve küresel değer zinciri&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;‘Marka’ kavramı son yıllarda Türk iş dünyasının gündemindeki en popüler konulardan biri haline gelmiştir. Oysa bu kavram hiç de yeni olmadığı gibi önemini bütün zamanlarda korumuştur. O halde Türkiye’de konuya gittikçe artan bir ilgiyle yaklaşılmasının sebepleri üzerinde dikkatle durulmasında yarar vardır. Durumu gereğince anlayabilmek için öncelikle ‘değer’, ‘katma değer’ ve ‘küresel değer zinciri’ kavramları üzerinde durulmalıdır. Bu tür bir çabaya girişmeden önce elbette ‘marka’ kavramının da açıklığa kavuşturulması gerekir. Bir markanın ne olduğu hakkında çok şey söylenebilmekle (Aaker, 1991) birlikte; Stobart (2002) tarafından verilen yalın tanım, kavramı burada üstünde durulmak istenen yönüyle ortaya koymaktadır: Marka basit bir anlatımla bir şişe şekerlenmiş ve esanslanmış gazlı su ile bir şişe Coca Cola arasındaki farktır. Bu tanım bile ‘değer’ ve ‘katma değer’ kavramlarına işaret etmektedir. İşletme disiplininde ‘değer’, mal ya da hizmet biçimindeki bir ürün için ürünün nihai kullanıcısının ödemeye razı olacağı tutar biçiminde tanımlanabilir. Dolayısıyla işletmenin kâr elde edebilmesi ancak, tanımlandığı anlamıyla ürünün değerinin üretimi için katlanılması gereken maliyetin aşılması şartına bağlıdır (Channon, 1998). O halde bu ikisi arasındaki fark, işletmenin yarattığı ‘katma değer’dir. Bu hususlarla birlikte üretim süreci düşünüldüğünde ise ‘değer zinciri’ kavramı belirginlik kazanmaya başlamaktadır. Değer zinciri farklı disiplinlere mensup yazarlar tarafından farklı adlandırmalarla ele alınmıştır. Kavramı işletme literatüründe ilk kullanan Michael E. Porter’dır. Öte yandan Gereffi (1995) kavramı uluslararası boyutta, küresel meta zinciri (global commodity chain) adı altında ve sosyolojik yönüne vurgu yaparak ele almıştır. Porter (1985) Rekabetçi Avantaj (Competitive Advantage) adlı kitabında bir firmanın “değer zinciri”ni kendi organizasyonu içinde nasıl oluşturduğunu ortaya koymuş ve kavramı küresel rekabet stratejisi - üretim maliyeti konusu içinde ele almıştır. Bu bağlamda Porter (1994) firmaların önünde ‘düşük maliyete’ veya ‘farklılaştırmaya’ dayanan iki temel rekabet stratejisi seçeneği bulunduğunu ileri sürmüştür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türk firmalarının marka yaratma yönündeki girişimlerini çözümleyebilmek bakımından ‘küresel değer zinciri’ kavramı büyük önem taşımaktadır. Çağımızdaki yapısıyla herhangi bir ürün için değer üretimi süreci genellikle sadece tek bir ülke üzerinde yerleşimle sınırlı kalmamakta; üretim süreci pekçok alt aşamaya ayrılarak farklı ülkelerde yerleşik çok sayıda firmanın katıldığı bir işbölümü bağlamında bütün dünya coğrafyası üzerine yerleştirilebilmektedir. Bir başka ifadeyle bazı firmalar, kontrol ettikleri bir değer üretim zincirini/sürecini parçalayarak, herbir bölümü ya kendilerine sermaye bağıyla bağlı başka firmalar arasında ya da kendi bünyeleri dışında olmakla birlikte kontrol edebildikleri tedarikçi/taşeron konumundaki firmalar arasında, ulusal ya da uluslararası düzlemde dağıtabilmektedirler (Kaplinsky, Morris, 2000). Bilişim ve iletişim teknolojilerindeki gelişmeler, bu türden organizasyonlara girişebilen firmaların, kendi ülkeleri dışındaki coğrafyalarda yerleşik bağlı firmaları yönlendirmelerini, kontrol ve koordine etmelerini eskiye kıyasla çok kolaylaştırmaktadır. Bu yolla farklı ülkelerde ya da farklı bölgelerde bulunan bağlı firmalarda aynı fonksiyonların yinelenmesi gibi etkinlik azaltıcı unsurlardan kaçınarak, birim maliyetlerinin asgariye indirilmesi mümkün olabilmektedir (Dicken, 1998; Kaplinsky ve Morris, 2000). Bu anlamda, Bir ülkede yerleşik bir firma, değer zincirinde – örneğin – sadece pazarlama ve satış fonksiyonlarını üstlenebilir; buna karşılık fiziksel üretimi (imalâtı) bir başka ülkede yerleşik ikinci bir firmaya yaptırabilir. Bu iki firma arasında sermaye ortaklığı gibi bir ilişki olabileceği gibi bu tür bir ilişkinin varlığı da bir zorunluluk değildir. Böyle bir durumda, ilk ülkede yerleşik olan firma ürünü geliştirmekte, marka yaratmakta, daha sonra bu ürünü diğer ülkede yerleşik diğer firmaya fason olarak imâl ettirip, kendi ülkesinde kurduğu satış-dağıtım kanalı aracılığıyla tüketiciye sunabilmektedir. Görüldüğü gibi, firmalar dışa iş verme (oursourcing) yoluyla başka firmalarla işbirliği içine girerek, özellikle rekabetçi (üstün) oldukları alanlarda (segment) uzmanlaşabilmektedirler. Küresel rekabet arttıkça bu tür stratejiler daha yaygın kabul görmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aslına bakılırsa, belki de ilk sorulması gereken soru şudur: Mal üretmek ne kadar önemlidir? Sınaî mal üretiminin artık eskisi kadar önem taşımadığı; bir zamanlar sadece sanayileşmiş ülkelere özgü oldukları düşünülen bazı teknolojilerin günümüzde gelişmekte olan ülkelerce de kolaylıkla kullanılabildiği ve bir zamanlar sadece sanayileşimiş ülkeler tarafından üretilen pekçok malın (tekstil, hazır giyim ve hatta elektronik eşya en iyi örneklerdir) üretiminin gelişmiş ülkelerce gelişmekte olanlara terkedildiğini gösteren pekçok örnek bulunmaktadır. Özellikle Çin’in ve Güneydoğu Asya’daki Hindistan, Pakistan, Bangladeş gibi temelde ucuz işgücüne dayanan bir küresel rekabet stratejisini benimsemiş olan diğer ülkelerinin varlığı, önerdiğimiz bu görüşü desteklemektedir. Öyleyse sorulması gereken ikinci soru şu olabilir: Sınaî üretimin görece geri ülkelere kayması bu ülkeleri ne ölçüde zenginleştirmektedir? Konuya bu yönüyle bakılınca, örneğin ihracat artışının her zaman kazanç (en azından ‘yeterince kazanç’) anlamına gelmeyebileceği; bazı şartlar sağlanmadıkça üretimde, istihdamda ve ihracatta sağlanan artışın aslında büyük oranda yurt dışına kaynak transferiyle sonuçlanabileceği ileri sürülebilir. Dolayısıyla küresel değer zinciri üzerindeki uluslararası işbölümünün niteliğinin değerlendirilmesi, Türk firmalarının zincire hangi konumda eklemlenebildiklerinin araştırılmasını gerektirmektedir (Amsden, 2001; Humphrey, Schmitz, 2001).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öte yandan değer zincirinin – katma değerin görece düşük olduğu – alt katmanlarındaki bazı firmalar, üst katmanlara çıkma, bir başka ifadeyle ‘terfi’ etme (yükselme) çabasındadırlar. Bu çerçevede firmalar, kendi faaliyet alanlarındaki üst fonksiyonları artan ölçülerde içselleştirmek isterler. Örneğin, fiziksel üretimin ötesinde pazarlama, satış-dağıtım ve satış sonrası hizmetler gibi fonksiyonları kendi bünyelerine katabilirlerse, bu fonksiyonları yürütme becerisine sahip olan başka firmalara daha az bağımlı hâle gelerek bunlara aktarmak zorunda kalacakları değeri yine kendi bünyelerinde tutabilirler. Sözü edilen süreçte görece başarılı firmaların, zinciri kontrol eden firmanın altında erişebilecekleri son aşama, yukarıda değinilen ‘nihaî / komple ürün üretebilir’ (OEM – original equipment manufacturing, full-package manufacturing) firma /imalâtçı olma aşamasıdır. Bundan sonraki aşama ise genellikle OBM (original brand-name manufacturing) kısaltmasıyla bilinen aşamadır ki bu aşamaya erişebilen firmalar kendilerine ait markalar altında üretim yapmakta; dolayısıyla zinciri kontrol eden firma konumuna yükselmektedirler (Dicken, 1998; Kaplinsky, Morris, 2000). Burada hemen, küresel değer zincirinde ‘terfi’ konusunu tek başına ‘markalaşma’ konusuyla ilişkilendirmenin yeterli olmayacağı; konunun ‘araştırma – geliştirme’, ‘dış yatırım’ ve ‘stratejik ortaklıklar’ gibi başka konularla da çok yakından ilişkili olduğu ve bir firmanın uluslararası rekabet stratejisini, tüm bu hususları dikkate alarak şekillendirmek gerekliliği not edilmelidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türk ekonomisinin dönüşümü&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye ekonomisinin 1980’li yılların başına kadar yaşadığı bunalımların esasen ‘döviz darlığı’ ile ilişkilendirilmesi, ekonomik yapının ihracata yönelerek yeniden yapılandırılması durumunda bu tür sorunların kalıcı biçimde sonlandırılabileceği inancını yerleştirmiştir. Dolayısıyla 24 Ocak 1980 Kararları öncesinde dışa kapalı ithal ikameci tercihin hâkim olduğu Türk ekonomisinde; bu tarihte ‘ihracata dayalı büyüme’ olarak adlandırılan, özellikle dış ticaretin serbestleştirildiği ve teşvik edildiği bir döneme girilmiştir. Bu dönemde devletin uygulamaya soktuğu çeşitli türde teşvik tedbirlerinin de katkısıyla firmaların ihracat performansları çarpıcı ölçüde iyileşmiş; Türkiye’nin 1980 yılı sonunda 3 milyar 910 milyon dolar olan toplam ihracatının 2005 sonunda on sekiz kattan fazla bir artışla 70 milyar doları aşması beklenmektedir. Ayrıca, Türk Parasının Kıymetini Koruma Kanunu 1989 yılında alınan 32 Sayılı Karar ile değiştirilmiş ve Türkiye ile dışı arasındaki sermaye hareketlerini kısıtlayan düzenlemeler yürürlükten kaldırılmıştır. Bunun yanı sıra, Avrupa Birliği ile imzalanan Gümrük Birliği Anlaşması 1996 yılının başında uygulamaya sokulmuş ve Türkiye ekonomisinin dünya ekonomisiyle bütünleşme süreci büyük ölçüde tamamlanmıştır. Böylelikle Türkiye ekonomisi dünya ekonomisiyle tamamıyla bütünleşerek küresel ekonomik sisteminin bir parçası hâline gelmiştir. Ulusal ekonominin dünya ekonomisiyle bütünleşmesi, bir bakıma yerli firmaların kendi sektörlerindeki rekabet güçlerine bağlı olarak küresel üretim sürecinde rol üstlenmeleri anlamına gelmektedir. Sözü edilen rolün sistem içinde yer aldığı aşama, firmaların yaratılan toplam değerden aldıkları payın da belirleyicisidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sözü edilen ekonomik yapı dönüşümünün Türk firmalarının faaliyetleri ve rekabet güçleri üzerinde büyük ve kalıcı etkiler yaratması kaçınılmazdır. Seksenli yıllardan önce, iç pazar için ve koruma duvarları ardında yüksek kâr oranlarıyla çalışan Türk firmaları; yirmi yıla sığan görece kısa sayılabilecek bir süreç içerisinde, ulusal pazarın dünyayla bütünleşmesi sonucunda yeni rekabet stratejleri geliştirmek zorunda kalmışlardır. Özellikle Gümrük Birliği’ne girildiği 1996’dan sonra rekabet koşullarının benzeşmesiyle, yerli firmalar için ‘iç pazar – dış pazar ayrımı’ bile anlamını yitirmiştir. Bir başka ifadeyle bu tarihten sonra yerli firmalar – normalde – dış pazarlarda rekabet ettikleri yabancı firmalarla, iç pazarda da rekabet etmek zorunda kalmışlardır. Bununla birlikte, Türk firmalarının 1980’i izleyen on beş yıl zarfında ihracat yoluyla dış pazarlara yönelmeleri, bu tecrübeyi edinmiş olan firmaların yeni rekabet koşullarına daha hızlı uyum sağlayabilmelerine imkân sağlamıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Özellikle tekstil, hazır giyim, kahverengi ve beyaz eşya sektörlerindeki dışa açılma süreci, Türk firmalarının genellikle dünya çapında örgütlenmiş değer üretim zincirlerine eklemlendiklerini göstermektedir. Bu dönemde, örneğin tekstil ve hazır giyim sektörlerindeki pek çok yerli firmanın, dünyanın büyük firmalarına fason üretim üretim yaptıkları görülmektedir. Aynı durum – örneğin – kahverengi ve beyaz eşya üreten Türk elektronik firmaları için de geçerlidir. Söz konusu yerli firmalar, tedarikçisi oldukları yabancı firmalar için imalât / fiziksel üretim yaptıkları ve nihaî toplam katma değerden aldıkları payın görece düşük olduğu aşamalarda, öncelikle üretim standartları / yüksek kalitede üretim yapabilmenin gerekleri konusunda tecrübe kazanmışlardır. Bunun yanı sıra bu firmalar, alıcı konumundaki yabancı firmalardan bu firmaların dünya ölçeğinde oluşturdukları üretim ve pazarlama–dağıtım şebekelerinin işleyişi hakkında da bilgi edinmişlerdir. Bu hususlarda en üst düzeyde ilerleme kaydedebilen firmalar, alıcı yabancı firmalar ile ilişkileri bakımından ‘nihaî / komple ürün üretebilir’ firmalar konumuna gelmişlerdir. Bu hayli üst aşamada bile karşı karşıya kalınan gerçek, nihaî toplam katma değerden alınan payın görece düşük kaldığı ve en büyük payın, alıcı konumundaki ve fiziksel üretimden daha başka faaliyetleri yürütebilme becerisine sahip firmalar tarafından elde edildiği gerçeğidir. Bir başka ifade ile herhangi bir ürün ele alındığında, o ürünün uluslararası değer zincirini kimin kontrol ettiğine bağlı olarak; kontrol gücüne uzak alt aşamalarda faaliyette bulunan firmalar esasen, kontrol gücüne sahip üst aşamalardaki – yabancı – firmalara değer transfer etmektedirler. Türk ekonomisinde yaşanan dönüşümün yarattığı yeni koşullar, yerli firmaları son on yılda burada sözü edilen konuları algılamaya ve buna uygun stratejiler geliştirmeye zorlamaktadır (Schmitz, Knorringa, 2000).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türklerin markayı ‘yeniden’ keşfi&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yukarıda çizilen çerçeve içinde küresel değer zincirlerine, nihaî toplam katma değerden daha yüksek oranda pay alınabilecek aşamalarda eklemlenilmesi konusu, marka inşaası konusu da dikkate alınarak gözden geçirildiğinde açığa çıkan sonuç, Türk firmaları arasındaki markalaşma girişimlerinin bir tercihten daha çok bir zorunluluk olduğunu ortaya koymaktadır. Bu anlamda markalaşmak, küresel değer zincirinde üst aşamalara terfi etmek ve yaratılan değeri daha yüksek oranda firma (ve hatta firmanın yerleşik olduğu ülke) bünyesinde tutmak demektir. Bu durumun tersinin ise markalaşmamak ya da markalaşamamak sonucunda açığa çıkacağı ileri sürülebilir. Hatta sadece uluslararası pazarlara yönelik ihracat gücünün korunabilmesi ve pekiştirilebilmesi bakımından değil; bizzat dış pazarın uzantısı haline gelmiş bulunan ulusal pazarın korunabilmesi açısından da markalaşmaya ihtiyaç bulunmaktadır. Çünkü Türkiye gibi kalabalık ülkeler söz konusu edildiğinde, iç pazarın önemi de unutulmamalıdır. Üstelik – yukarıda da değinildiği gibi – Türk ekonomisinin dünya ekonomisiyle tamamen bütünleşmesiyle, rekabet koşulları bakımından iç pazar ve dış pazar arasındaki ayrım silikleşmiş; iç pazar dış pazarla bütünleşerek eski özelliklerini yitirmiştir. Bir başka ifadeyle iç pazar uluslararası pazarın bir uzantısı haline gelmiş; iç pazardaki rekabet koşulları uluslararası pazardaki rekabet koşullarıyla ‘aynılaşmıştır’. Öyleyse Türk firmaları yabancı rakipleriyle rekabet edebilmek için iç pazarda bile onların sahip oldukları rekabetçi üstünlükleri edinmek zorundadırlar. Bu şartlar altında Porter (1994) tarafından önerilen stratejiler dikkate alındığında, yakın zamana kadar ön planda bulunan “düşük maliyetlere” dayalı stratejilerin, Çin başta olmak üzere düşük ücretli emeğin kolaylıkla temin edilebildiği ülkelerden çıkan firmaların rekabeti karşısında anlamını yitirdiği ortadadır. O halde “farklılaştırmaya” dayalı stratejilerin benimsenmesi kaçınılmaz hâle gelmekte ve bu kapsamda da farklılaşmayı mümkün kılabilmek bakımından markalaşma, kalite, yeni satış ve dağıtım kanalları oluşturma, dizayn ve ürün geliştirme gibi konular büyük önem kazanmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türk firmaları bazı sektörlerde belirgin olarak durumun farkına varmış ve bu yönde bir stratejik davranış kalıbı geliştirmiş görünmektedir (Borça, 2003; Eskin, 2002; Ekonomik Forum, 2003; Kantarelli, 2002; 2003; Kent, 2002; Zorlu, 2003). Tekstil, hazır giyim ve elektronik sektörlerinde faaliyette bulunan firmalar bu konuda en iyi örnekleri sergileyen firmalardır. Elbette markalaşma çabaları sadece bir logo ve isim üretilmesinden ibaret de değildir. Bazı durumlarda markalaşmaya çalışan firmanın kendi kontrolünde bulunan bir pazarlama dağıtım ağı da kurması gerekebilmektedir. Çok sayıdaki Türk hazır giyim firmasının markalaşma gayretleri de bu yönde bir stratejinin benimsenmesi gerektiğinin örneklerini ortaya koymaktadır. Bu firmalar çoğu zaman kendi ürünlerini satan mağaza zincirleri de kurmaktadırlar (Akçaoğlu, 2005; Culpan, Akcaoglu, 2003). Özellikle büyük ölçekli firmaların bu konudaki çabaları belirgindir. Türkiye beyaz ve kahverengi eşya üretiminde olağanüstü bir aşama kaydetmiştir. Bugün Avrupa’da satılan her üç televizyondan ikisi Türkiye’de üretilmektedir. Aynı durum tekstil ve hazır giyim sektörleri düşünüldüğünde yine aynı doğrultudadır. Bu firmalar ya marka oluşturma ve geliştirme yönünde büyük bütçeli çalışmalara girişmekte ya da doğrudan doğruya bilinen yabancı markaları satın alma girişiminde bulunmaktadırlar. Örneğin, Koç grubuna bağlı olan Arçelik ve Beko, özellikle Avrupa ülkelerinde tanınan beyaz ve kahverengi eşya markalarını satın alma çabası içindedir. Arçelik’in satın aldığı markalar arasında Alman beyaz eşya markası Blomberg, Avusturya markaları Elektra-Bregenz ve Tirolia, İngiliz markaları Leisure ve Flavel ile Romen markası Arctic bulunmaktadır (Arçelik, 2003). Beko, dünyaca ünlü Alman markası Grundig’i, İngiliz elektronik firması Alba ile yarı yarıya ortaklık kurarak satın almıştır (NTVMSNBC, 2004). Koç Holding A.Ş. Dayanıklı Tüketim Kurulu Başkan Yardımcısı Nedim Eskin’e göre: “Henüz uluslararası olamamış, ya da olma yolundaki firmaların amacı, rekabetçi ekonomik büyüklüğe ulaşmaktır. Büyüme ihtiyacı şu nedenlerden doğmaktadır: 1) Kendi ülkesindeki pazar payını büyütmek ve sağlamlaştırmak. 2) Uluslararası markaların rekabetine karşı koyabilecek maliyet avantajına sahip olmak. 3) Kendi ülkesindeki ya da herhangi bir pazardaki olası ekonomik resesyonların etkilerini diğer pazarların getirisiyle giderebilmek. 4) Dış pazarlardaki faaliyet ve ilişkilerin getireceği teknolojik etkileşimden faydalanmak, dünya teknolojisine entegre olmak. 5) Uluslararası olmanın getireceği sosyal statüye sahip olmak. [Koç Grubu’na] göre dış pazarlara açılarak ekonomik büyüme sağlamanın tek yolu global markalar yaratmak ya da bu tür markalara sahip olmaktır” (Eskin, 2002). Türk bira üreticisi Efes de kendi ülkelerinde tanınan yabancı markaları satın almaktadır. Örneğin, Rusya’da Stary Melnik, Ukrayna’da Chernomor, Kazakistan’da Karagandinskoe, Romanya’da Caraiman ve Moldova’da Vitanta; Efes’in farklı ülkelerindeki faaliyetlerinde kullandığı markalardır (Kent, 2002; Efes, 2004). Yine bu konuyla bağlantılı olarak, konfeksiyon firmalarının kendi markalarıyla yurt dışında mağazalar açtıkları görülmektedir. Sarar, Vakko, Mavi Jeans, Beymen, Ramsey gibi pekçok Türk firması ABD, Avrupa, BDT ve Ortadoğu ülkelerinde mağazalar açmışlardır. Mavi Jeans Genel Müdürü Nurettin Kantarelli kendi firmasının bugün eriştiği süreci şöyle özetlemektedir: “[…] Sait Akarlılar 1984 yılında Erak’ı kurdu. Erak, Avrupa’ya yönelik fason üretimle deneyim kazanarak, dünyaca ünlü markalara üretim yapmaya başladı. Bu arada Türkiye’de çok kaliteli denim kumaşı da üretilmekteydi. Teknolojik gelişmeleri sürekli takip eden Erak çok kaliteli ve hızlı üretim yapıyor, bir yandan da elindeki ihraç fazlası ürünleri fabrika mağazasına satıyordu. Hatta fazla kumaşları değerlendirmek üzere ürettiği blue jean’lere yeni isimler verip, ihraç fazlası ürünlerle birlikte sunuyor, satış denemeleri yapıyordu. Bu satış denemelerinin hiçbirinde markalaşma çalışması olmadığı halde çok iyi sonuçlar verdiğinin görülmesi üzerine, Erak 1990’lı yıllarda kendi markasını yaratmayı düşünmeye başladı ve bu, o büyük yolculuğun başlangıcı oldu” (Kantarelli, 2003).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öneriler&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Görüldüğü gibi, başta markalaşma konusu olmak üzere ürün geliştirme ve dizayn gibi toplam katma değerden daha yüksek paylar alınmasını mümkün kılabilecek stratejilerin seçimi bir tercih değil, bir zorunluluktur. Bu zorunluluk, çeşitli sektörleriyle Türk iş dünyası tarafından iyi algılanmış ve bütünüyle kavranmış gözükmektedir (Tan, 2001; Ercan, 2002).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Marka yaratılması ve araştırma-geliştirme gibi girişimlerin – en azından bir aşamadan sonra – büyük malî kaynaklar gerektirmesi sebebiyle kolay olmadıkları ortadadır. Bu bakımdan, özellikle küçük ve orta ölçekli firmaların, sahip oldukları kısıtlı kaynaklarını sermaye şirketi biçimindeki organizasyonlar bünyesinde birleştirmeleri bu amaçla yürütülen çabaları kolaylaştırabilir. Küresel değer zincirlerinde, katma değerin görece düşük fakat fiziksel üretimin esas olduğu aşamalarından daha üstte bulunan aşamalara ‘yükselmenin’ bu tür bütünleşmelere girişen tüm taraflara çok daha yüksek oranda paylar getirebileceği düşünülmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kaynaklar&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aaker, D.A. (1991). Managing Brand Equity – Capitalizing on the Value of a Brand Name, The Free Press, New York, 299 sayfa, 1991.&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.tbb.org.tr/turkce/yayin/saikler.htm"&gt;Akçaoğlu, E. (2005). Türk Firmalarının Dış Yatırımları: Saikler ve Stratejiler, Türkiye Bankalar Birliği, Yayın No.241, İstanbul.&lt;br /&gt;&lt;/a&gt;Amsden, A. H., The Rise of “The Rest“ – Challenges of the West from Late-Industrializing Economies, Oxford University Press, Oxford, 405 sayfa, 2001.&lt;br /&gt;Arçelik, Arçelik A.Ş.,’nin internet sitesi, &lt;a href="http://www.arcelik.com.tr/"&gt;http://www.arcelik.com.tr/&lt;/a&gt;, 2003.&lt;br /&gt;Borça, G., Bu Topraklardan Dünya Markası Çıkar mı? – Marka Olmanın ABC’si, MediaCat Kitapları, İstanbul, 208 sayfa, 2003.&lt;br /&gt;Channon, D. F. (1998). Value Chain Analysis, (Ed.) C. L. Cooper and C. Argyris, The Concise Blackwell Encyclopedia of Management, Blackwell, Oxford.&lt;br /&gt;&lt;a href="http://books.google.com.tr/books?id=bpZkukgrevIC&amp;amp;pg=PP8&amp;amp;lpg=PP8&amp;amp;dq=%22Emin+Akcaoglu%22&amp;amp;source=web&amp;amp;ots=AFKrxiTwVv&amp;amp;sig=umzgUkVsjHbqYCd2TUiMbvAQmo4&amp;amp;hl=tr&amp;amp;sa=X&amp;amp;oi=book_result&amp;amp;resnum=4&amp;amp;ct=result#PPA181,M1"&gt;Culpan, R., Akcaoglu, E. (2003). An Examination of Turkish Direct Investments in Central and Eastern Europe and the Commonwealth of Independent States: S. T. Marinova, M. A. Marinov (Editors), Foreign Direct Investment in Central and Eastern Europe (Ashgate, Aldershot), Chapter 8, pp. 181-199, 2003. &lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Dicken, P., Global Shift – The Internalization of Economic Activity, (Third Edition), Paul Chapmen Publishing Ltd, London, 496 sayfa, 1998.&lt;br /&gt;Efes, International Beer Markets: Wide Variety of Local Brands, Efes İçecek Grubu’nun internet sitesi, &lt;a href="http://www.efesbev.com/anasayfa.htm"&gt;http://www.efesbev.com/anasayfa.htm&lt;/a&gt;, 25 Şubat 2004.&lt;br /&gt;Ekonomik Forum, Türkiye Tekstil ile Markalaşma Yolunda, Ekonomik Forum, s.40-49, Ekim 2003.&lt;br /&gt;Ercan, E., Changing World Trade Conditions Force the Turkish Textile and Apparel Industry to Create New Strategies, Journal of Textile and Apparel Technology and Management, 2(4), pp.1-8, 2002.&lt;br /&gt;Eskin, N., Dış Pazarda Türk Markası Yaratma Yolları: Arçelik Beko, Made in Turkey, s.18-20, Eylül-Ekim 2002.&lt;br /&gt;Gereffi, G., Global Production Systems and Third World Development: Barbara Stallings (Editor), Global Change, Regional Response (Cambridge University Press, NY-Cambridge), Chapter 4, pp.100-142, 1995.&lt;br /&gt;Humphrey, J., Schmitz, H., Governance in Global Value Chains. IDS Bulletin, 32(3), 19-29, 2001.&lt;br /&gt;Kantarelli, N., Yenibosna’dan New York’a Bir Marka Hikayesi: Mavi Jeans, Made in Turkey, s.21-25, Eylül-Ekim 2002.&lt;br /&gt;Kantarelli, N., Mavi Jeans Genel Müdürü Nurettin Kantarelli tarafından ‘Kurumsal Başarı Hikayelerimiz’ adlı toplantıda yapılan konuşmanın metni: Forum İstanbul Yüzyıl Konferansları: Yarının Kurulması – Hedef 2003 Toplantı Metinleri, (Forum İstanbul Yayını, İstanbul), 2003.&lt;br /&gt;Kaplinsky, R., Morris, M., A Handbook for Value Chain Research, IDRC-International Development Research Centre, Brighton, 2000.&lt;br /&gt;Kent, M., Neden Biz de Marka Yaratamıyoruz? Efes, Made in Turkey, Eylül-Ekim 2002, s.15-17, 2002.&lt;br /&gt;NTVMSNBC, Beko, Grundig’i alarak Avrupa devi olacak, NTVMSNBC Haber Portalı, &lt;a href="http://www.ntvmsnbc.com/news/255056.asp"&gt;http://www.ntvmsnbc.com/news/255056.asp&lt;/a&gt;, 29 Ocak 2004.&lt;br /&gt;Porter, M. E. (1985). Competitive Advantage, The Free Press, New York, 557 sayfa, 2004 (1985).&lt;br /&gt;Porter, M. E. (1994). ‘Global Strategy: Winning in the World-Wide Market Place’, L. Fahey ve R. M. Randall (Ed.) The Portable MBA in Strategy, John Wiley and Sons, New York, s.108-141.&lt;br /&gt;Schmitz, H., Knorringa, P., Learning from Global Buyers. Journal of Development Studies, 37, 177-205, 2000.&lt;br /&gt;Stobart, P. Creating Powerful Brands: Lisa Carden (Editör), Business – The Ultimate Resource (Bloomsbury Publishing, Londra), pp. 63-64, 2002.&lt;br /&gt;Tan, B., Overview of the Turkish Textile and Apparel Industry, Harvard Center for Textile and Apparel Research, Harvard University, Cambridge MA, 2000.&lt;br /&gt;Zorlu, A. N., Zorlu Holding Yönetim Kurulu Başkanı Ahmet Nazif Zorlu tarafından ‘Kurumsal Başarı Hikayelerimiz’ adlı toplantıda yapılan konuşmanın metni: Forum İstanbul Yüzyıl Konferansları: Yarının Kurulması – Hedef 2003 Toplantı Metinleri, (Forum İstanbul Yayını, İstanbul), 2003.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu yazı daha önce Pazarlama ve İletişim Dergisi'nin Ocak-Şubat-Mart 2006 sayısında (Cilt 5, Sayı 15, s.55-61) yayınlanmıştır.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5097304207239610069-1895158365774070163?l=www.eminakcaoglu.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://www.eminakcaoglu.com/feeds/1895158365774070163/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5097304207239610069&amp;postID=1895158365774070163' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5097304207239610069/posts/default/1895158365774070163'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5097304207239610069/posts/default/1895158365774070163'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://www.eminakcaoglu.com/2008/07/merdiveni-trmanmak-trk-firmalarnn.html' title='Merdiveni Tırmanmak: Türk firmalarının markalaşma yoluyla küresel değer zincirinde terfi girişimleri'/><author><name>EMİN AKÇAOĞLU</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15624478498055060923</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='25' height='32' src='http://bp3.blogger.com/_nS2k92fPGi0/SHuVL0w304I/AAAAAAAAAAk/WDjMwi_MdKQ/S220/Akcaoglu_2.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5097304207239610069.post-1143238446258820662</id><published>2008-07-14T11:30:00.000-07:00</published><updated>2008-07-14T11:35:49.017-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='bankacılıkta yabancı sermaye'/><title type='text'>Bankalara Yabancı Markajı</title><content type='html'>Türkiye bankacılık sektörü son iki yılda toplam 11 satış ve hisse devri gerçekleştirerek, yabancı yatırımcıların gözdesi haline geldi. Yapılan bu satışların toplamı 14 milyarı buldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yabancı yatırımcıların Türkiye’ye yönelişi, 2001 yılında Türkiye’de yaşanan krizin ardından dünyanın en büyük bankacılık gruplarından HSBC Bank`ın Demirbank`ı almasıyla başladı. Dışbank Fortis`e, Finansbank Yunan Ulusal Bankası`na (NBG), Denizbank Dexia`ya, Yapı ve Kredi Bankası Koç Unicredito ortaklığına, Tekfenbank Eurobank`a, MNG Bank Arab Bank`a satılırken, Garanti Bankası, Şekerbank ve son olarak Akbank’ın Citigroup’a hisse satışı gerçekleştirildi. Uluslararası sermayeye yapılan bu satışların toplamı iki yılda 14 milyar dolara dayandı. Ayrıca satış görüşmeleri devam eden Alternatifbank ve Oyakbank`ta da satışın gerçekleşmesi durumunda bu rakamın 15 milyar dolara yaklaşması bekleniyor. Türkiye`deki bankaların yabancı finans gruplarına satılmasının ardından sektördeki yabancı payı da yüzde 20`nin üzerine çıktı. Halkbank ve Vakıflar Bankası ile birlikte gündemdeki diğer bankaların da yabancılara satılması halinde bu rakam yüzde 30`a yükselecek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yabancı yatırımcılar neden Türkiye’ye yöneldi? Bu yönelişin avantaj ve dezavantajları neler? Bu soruların cevaplarını Çankaya Üniversitesi’nde ‘uluslararası bankacılık’ dersleri veren Dr. Emin Akçaoğlu ile görüştük.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ekonometri: Yabancı bankalar neden Türkiye’ye yöneldiler?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Emin Akçaoğlu: Yatırımcı yabancı bankalar kendi iç pazarlarındaki pazar doygunluğu, azalan getiriler ve dolayısıyla artan rekabet baskısı sebebiyle yeni pazar arayışı içindeler. Türkiye sanayileşmiş ülkelere kıyasla bâkir sayılabilecek bir pazar. Bir başka ifadeyle Türkiye’de bankacılık, alıcıların bakış açısıyla değerlendirildiğinde, hem büyük hem de zamanla daha büyüyecek bir pazar olarak görülüyor. Fakat bu yayılma sürecinin ‘stratejik’ yönünü de vurgulamalıyım. Günümüzün rekabet koşullarında ayakta kalabilmek mutlaka dışa açılmayı zorunluluk haline getiriyor. Bu durum sadece bankacılıkla sınırlı da değil; akla gelebilecek tüm sektörlerde firmalar aynı baskıyla karşı karşıya. Dolayısıyla rakiplerinizle baş edebilmek için büyümek zorundasınız; onlar hangi pazarlarda büyüyorlarsa siz de oralarda büyümek zorundasınız. Bu durumda, eğer A bankası Türkiye’ye gelmişse, onun rakibi konumundaki B bankasının da Türkiye’ye girmesi anlamına geliyor. Çünkü rekabetçi dengelerin küresel ölçekte bozulması istenmiyor. Aksi halde bir süre sonra göreli rekabet gücünüzü kaybetmeniz; hatta eğer nispeten küçük oyunculardansanız ‘satın alınma’ tehdidine maruz kalmanız mümkün olabilir. Bu şartlar altında yabancı bankalar hâlihazırda Avrupa pazarının bir uzantısı konumundaki Türkiye'ye girmek zorundalar. Yani, sektöre her yabancı sermayeli giriş bir başka yabancı sermayeli girişi uyarıyor; hatta zorluyor. Ayrıca, son Basel düzenlemesiyle çokuluslu büyük bankaların kullanımına giren ‘artık sermayenin’ (excess capital) sınırötesi satın almaların finansmanında kullanılması gibi bir durumla karşı karşıyayız. Türkiye de – doğal olarak – bu girişimlerden payını alıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ekonometri: En son Akbank satışında mevcut piyasa değerinin üzerinde bir satış gerçekleşti. Bunun nedenlerini nasıl yorumluyorsunuz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Emin Akçaoğlu – Yabancı bankaların Türkiye’deki satın alma girişimlerinin gerisindeki ‘pazar ve stratejik aktif arayışı’ dikkate alındığında, Türk bankalarına biçilen değerlerin, piyasa değerlerinin üstünde belirlenmesinin sebebi de açığa çıkıyor. Açıklanan devir bedellerinin önemli bir kısmının, alıcı bankanın satın alınan bankaya atfettiği ‘stratejik değer’ olduğu görülüyor. Bu yaklaşım yerli banka sahiplerinin satış konusundaki istekliliklerini de açıklıyor: Eğer satıştaki zamanlama yanlışsa; bir başka ifadeyle, eğer geç kalırsanız bankanızın stratejik değeri düşebilir. En yalın ifadeyle ‘sona kalan dona kalır’ endişesinin içten içe hissedilmesi. Çünkü alıcı sayısı da sınırsız değil.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ekonometri: Türk bankalarına yabancı ortakların gelmesinin avantaj ve dejavantajları neler olabilir?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Emin Akçaoğlu – Bankacılık sektörü de dahil Türkiye ekonomisi bütünüyle yeniden yapılanıyor. Bu süreç Avrupa ekonomisiyle bütünleşme sürecidir. Bu sürecin avantaj ve dezavantajlarının neler olduğu bakış açısına göre değişir. İsterseniz sadece ‘tespitle’ yetinelim ve sonucu değerlendirmeyi herkesin kendi bakışına bırakalım. Ben Türkiye’de bankacılığın çok yüksek ölçüde yabancı sermayenin kontrolüne geçeceği; ve hatta daha şimdiden yüzde ellilik eşiğin aşıldığı kanaatindeyim. Türkiye bu süreçte yıllardır süregiden ‘sermaye açığı’ sorununa çare bulmuş olacaktır. Çünkü yabancı tasarrufların Türkiye’ye gelişi bugün olduğundan da kolay hâle gelecektir. Fakat, burada üzerinde durulması gereken temel husus ‘sermayenin kimin kontrolünde’ olduğudur. Doğrudan dış yatırım konusu bütünüyle ‘kontrol’ konusudur. Yabancı sermaye kontrolündeki bankacılığın yaygınlaşmasıyla, diğer sektörlerdeki yerli firmaların da ‘en iyilerinden başlanarak el değiştirme’ sürecine girmeleri beklenmelidir. Çünkü bankacılık genellikle sanıldığı gibi ‘para işi’ değildir; ‘istihbarat’ işidir ve bu alanda istihbaratın konusu da ‘kredibilite’ bilgisidir. Bu sebeple süreç finans dışı sektörlerde de yerli firmaların el değiştirmesini hızlandıracaktır kanaatindeyim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu yazı daha önce &lt;a href="http://www.ekonometri.com.tr/kategori.php?link=devam&amp;amp;grup=5&amp;amp;kat_id=0&amp;amp;sayfa_id=105"&gt;Ekonometri Dergisi'nin Kasım-Aralık 2006 sayısında &lt;/a&gt;yayınlanmıştır.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5097304207239610069-1143238446258820662?l=www.eminakcaoglu.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://www.eminakcaoglu.com/feeds/1143238446258820662/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5097304207239610069&amp;postID=1143238446258820662' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5097304207239610069/posts/default/1143238446258820662'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5097304207239610069/posts/default/1143238446258820662'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://www.eminakcaoglu.com/2008/07/bankalara-yabanc-markaj.html' title='Bankalara Yabancı Markajı'/><author><name>EMİN AKÇAOĞLU</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15624478498055060923</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='25' height='32' src='http://bp3.blogger.com/_nS2k92fPGi0/SHuVL0w304I/AAAAAAAAAAk/WDjMwi_MdKQ/S220/Akcaoglu_2.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5097304207239610069.post-1218056337976894136</id><published>2008-07-14T11:22:00.000-07:00</published><updated>2008-07-15T12:55:42.147-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='bankacılıkta yabancı sermaye'/><title type='text'>Doğrudan dış yatırımlar ivme kazanırken fırsatlar ve riskler</title><content type='html'>Yabancı sermayeli doğrudan yatırımlar konusu Türk ekonomisinin gündeminde en üst sıralarda yer alıyor. Bu durum hem Türkiye’ye giren yabancı sermaye hem de Türkiye’den çıkan sermaye bakımından geçerli. Çünkü bir yandan doğrudan yatırım amacıyla Türkiye’ye giren sermaye tutarında çok büyük bir artış gözlenirken; benzer bir trendin Türk firmalarının dış yatırımları için de geçerli olduğu görülüyor. Örneğin 2003 yılı sonu itibarıyla Türkiye’ye giren yabancı sermayenin stok değeri 16,5 milyar dolara yakınken, sadece 2005 ve 2006 yıllarındaki sermaye girişleri sırasıyla 6,5 milyar ve 16 milyar dolara erişti. Bu durumun gerisinde herşeyden önce, özelleştirilmeleri en sona kalan çok büyük kuruluşların satışında ve özellikle bankacılık sektöründeki el değiştirmelerde yabancı sermayenin oynadığı rol var. Elbette bundan sonra da – bazılarının ileri sürdüğü gibi – Türkiye’ye yabancı sermaye girişi duracak değil. Tersine sonraki aşamalarda yabancı sermaye girişinin hızlanarak artması beklenmelidir; çünkü, Türkiye ekonomisi uluslararası entegrasyon sürecindeki kritik eşiği artık aşmış görünüyor. Böylelikle kendi kendisini besleyen bir döngü başladı bile.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Belirttiğim gibi Türkiye kaynaklı doğrudan dış yatırımlarda da benzer bir eğilim var ki aslında hiç de şaşırtıcı değil. Üstelik giren yabancı sermaye ile çıkan yerli sermayenin hareket yönleri arasında çok yakın bir ilişkin mevcudiyeti unutulmamalı. Konu esasında bütünüyle rekabet stratejileriyle bağlantılı. Türk iş dünyasının geleneksel yapısı sarsılıyor; daha da sarsılacak. Bir yeniden yapılanma dönemindeyiz. Piyasadan çekilmeler ve birleşmeye zorlanmalar önümüzdeki dönemin başlıca gündem maddeleri olacak. Bu beklenti bankacılık ve finanstan, tekstil ve konfeksiyona kadar tüm sektörler için geçerli.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türk dış yatırımlarında istatistiklerin yansıttığı görüntü şu: Gerçekçiliği tartışmaya açık olan resmi istatistiklere göre 2006 yılının sonunda 9 milyar doları biraz aşan Türk dış yatırım stoku bazı tahminlere göre çoktan 15 milyarı aşmış durumda. Hatta bu tutarın bile gerçeği yansıtmadığını ileri sürmek mümkün. Görünen o ki Türk sermayesi başta bankacılık ve perakendecilik olmak üzere bazı alanlardan tedricen çekilmeyi ve yerini yabancı sermayeye bırakmayı tercih ediyor. Öte yandan buralardan temin edilen fonlar ya çokuluslu şirketlere ortaklık ya da yoğunlaşılan alanlarda doğrudan yatırım için yurt dışına yöneliyor. Bundan böyle çokuluslu şirketlerin yöneticileri arasında daha çok Türk ismi duymaya alışacağımız gibi bu şirketlerin yönetim kurullarında da Türk isimleri görmeye başlayacağız. Elbette bu iki yönlü hareketin dış ticaret alanında da çarpıcı gelişmelere yol açmasını beklemeliyiz. Çünkü doğrudan yatırım amaçlı uluslararası sermaye hareketleri, işin doğası gereği uluslararası ticareti de besliyor: Bugün dünya ticaretinin üçte biri çokuluslu şirketlerin kendi bünyelerinde yürütülürken, kalanın yarısı yine çokuluslu firmalar arasında yapılıyor. Dolayısıyla hem yabancıların Türkiye’ye eskisinden daha cesur gelişleri, hem de yerlilerin dışarıya açılmaları yönündeki ivme Türkiye’nin dış ticaret hacmini şüphesiz büyütecek. Bu süreçte 'borç ekonomisi' özelliklerinden kurtulmamız; 'değer üretimine dayanan bir yapı' kurmamız gerekiyor. Aksi halde kendi ekonomimizin kontrolünü bütünüyle kaybetme riskiyle karşılaşabiliriz. Bu sebeple, popülaritesini hiç yitirmeyen makroekonomik politika değişkenleri üzerinde tartışmayı birazcık azaltıp mikroekonomik politika değişkenlerine eğilmemiz gerekiyor. Sorun aslında rekabetçi bir ekonomik yapının kurulmasıdır. Bu durumu anlamak makroekonomik çevreyi de ihmâl etmeksizin firmayı anlamaktan geçiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öte yandan finansal sektör ve reel sektör arasındaki ilişkilerinin yapısı dikkate alındığında, Türkiye ekonomisindeki yapısal dönüşümün bankacılık ve sigortacılık sektörleri için de yeni fırsatlar yaratması kaçınılmaz. Örneğin, Türkiye pazarına girmeyi planlayan yabancı şirketlere satılık yerli şirket bulmak önümüzdeki dönemde şimdikinden daha hacimli bir iş alanı olacak gibi görünüyor. Son dönemde Türkiye’ye gelen yabancı bankalarının iştahını bir ölçüde bu beklenti de kabartmış olsa gerek; bu bankaların iştahını sadece konut ve tüketici finansmanı ile sınırlandırmak doğru değil. Pazara giren yabancılar arasında yatırım bankalarının da bulunması da beklentilere ilişkin ip uçları sunuyor. Bankacılığın ‘kredi işinden’ çok ‘kredibilite bilgisinin yönetimi’ bir başka ifadeyle ‘istihbarat ve risk yönetimi işi’ olduğu dikkate alındığında konunun önemi belirginleşiyor. Yabancı bankaları yabancı reel sektör firmaları izleyecek, izliyor; çünkü Türkiye ile dışı arasındaki enformasyon akımı iş dünyası söz konusu olduğunda artık eskisinden daha hızlı. Bu süreçte &lt;em&gt;private equity fund&lt;/em&gt; denilen şirketlerin üstlenecekleri çarpıcı rolün ilk aşaması çoktan başladı bile. Ayrıca bankalar, özellikle de yabancı sermayeli veya yurt dışında faaliyeti bulunan yerli sermayeli bankalar, Türk firmalarının sınır ötesi yatırım girişimlerine hem hedef firma seçimi alanında danışmanlık hem de yatırım finansmanı bakımından katkı sağlayabilirler gibi görünüyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gelişmeler sigorta şirketlerine de yeni kapılar aralıyor olmalı ki yabancılar Türkiye’ye koşuyorlar. Alışıldık sigortacılık faaliyetlerinin yanı sıra ihracat kredi sigortası ve sınırlı da olsa dış yatırım sigortası alanlarında yeni fırsat alanları olarak algılanabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kısacası bugünkü manzara, önümüzdeki dönemde Türkiye ekonomisinde köklü dönüşüm yaşanacağının belirtileriyle dolu. Tabii bu dönüşüm fırsatları olduğu kadar riskleri de içinde barındıryor. Riskleri bertaraf edip fırsatları kullanmak için üretken bir ekonomik yapının temel unsurlarını oluşturmaya çalışmak gerekiyor. Bu bakımdan ekonomiyi yöneten siyasi ve bürokratik kadrolara da çok iş düşmekle birlikte oyunun baş rol oyuncusunun firma olduğu ve esas yükün firmalara yön verenlerin omuzlarında olduğu unutulmamalı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu yazı daha önce Banksigorta Dergisi'nin [BEST – Bireysel Emeklilik ve Sigorta Tanıtım Dergisi’nin ilâvesi] Ağustos 2007 sayısında yayınlanmıştır.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5097304207239610069-1218056337976894136?l=www.eminakcaoglu.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://www.eminakcaoglu.com/feeds/1218056337976894136/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5097304207239610069&amp;postID=1218056337976894136' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5097304207239610069/posts/default/1218056337976894136'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5097304207239610069/posts/default/1218056337976894136'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://www.eminakcaoglu.com/2008/07/dorudan-d-yatrmlar-ivme-kazanrken.html' title='Doğrudan dış yatırımlar ivme kazanırken fırsatlar ve riskler'/><author><name>EMİN AKÇAOĞLU</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15624478498055060923</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='25' height='32' src='http://bp3.blogger.com/_nS2k92fPGi0/SHuVL0w304I/AAAAAAAAAAk/WDjMwi_MdKQ/S220/Akcaoglu_2.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5097304207239610069.post-571469306716967664</id><published>2008-07-14T11:09:00.000-07:00</published><updated>2008-07-14T11:11:58.289-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='bankacılıkta yabancı sermaye'/><title type='text'>Yabancı sermayenin finansal sektöre ilgisi ve banksigorta</title><content type='html'>Yirmi beş yıl öncesiyle kıyaslanamayacak ölçüde değişen Türkiye ekonomisi hızla yeniden yapılanıyor. Yaşanan, geri dönüşü olmayan bir süreçtir. Türkiye ekonomisi 1980’lerin başından bu yana Cumhuriyet tarihinin hiçbir döneminde olmadığı kadar dışa açılmış ve dünya ekonomisinin Avrupa Birliği (AB) merkezli bloğuna neredeyse bütünüyle eklemlenmiştir. Bu durum yabancı sermayeli yatırımlarda belirgin biçimde görülmektedir. Finans dahil tüm sektörlerde yabancı sermaye hızla artan oranlarda ülkeye akmaktadır ve bu süreçte hayati önem taşıyan kritik eşik çoktan aşılmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1990’lı yıllar sanayileşmiş ülkelerden başlayarak tüm dünyada finansal sektör için rekabetin hızla arttığı yıllardır. Dolayısıyla bu dönemde gelişmiş ülkelerdeki bankalar ve diğer finansal şirketler kendi yerel pazarlarındaki rekabet baskısı, pazar doygunluğu ve azalan getiriler sebebiyle yeni pazar arayışına girdiler. Bu, eskiye kıyasla çok daha fazla dışa açılmak demekti. Bir başka ifadeyle rekabet baskısı sınır-ötesi büyümeyi zorunlu kıldı. Büyümeye direnmenin bedeliyse rekabet gücünün kaybı; ve hatta görece küçük şirketler söz konusu olduğunda çok geçmeden ‘satın alınma’ tehdidine maruz kalınmasıydı. Bu koşulların yarattığı davranış tarzlarını, satın almalar yoluyla Türkiye pazarına giren banka ya da sigorta şirketlerinin ve el değiştiren yerli şirketlerin stratejilerinde görmek hiç de zor değil. Şimdi önemli olan Türk finansal sektöründe, bu yeni durumun yaratabileceği sonuçları öngörmek ve belirmekte olan yeni koşulların gerektirdiği hazırlıkları yapabilmektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türk sigortacılık sektörüne de ardı ardına yabancı oyuncular girmektedir. Bankacılıkta olduğu gibi sigortacılıkta da her yeni giriş rekabeti keskinleştirmektedir. Yabancı oyuncuların iştahlarını kabartan temel unsurun sadece görece yüksek getiri oranları olduğu ileri sürülemez. Belki de en az onun kadar önemli olan bir diğer unsur pazarın büyüme potansiyelidir. Çünkü Türkler henüz yeterince finansal ürün kullanmıyorlar; bu hem bankacılık hem de sigortacılık için geçerlidir. Öte yandan – pazarı bir hayli büyütmek mümkün olsa da – rekabetin gün geçtikçe daha da derinleşeceği, kâr marjlarının daralacağı; ve tabii tüm bunlara bağlı olarak yabancı girişlerinin de sonrasında sektör içi konsolidasyonların yaşanacağı bilinmelidir. Değinilen tüm bu hususlar Türkiye’ye çok sayıda ‘yenilik’ getirecektir. Finansal yenilikler ‘yeni ürünler’, ‘yeni süreçler’ ya da ‘yeni pazarlar’ biçiminde ortaya çıkabilmektedir. Yenilik kapsamında düşünülebilecek bu üç husus (ürün, süreç ve pazar) birlikte değerlendirilmelidir; çünkü herbiri bir diğerini daha anlamlı kılabilecek etkiler yaratmaktadır. Finansal sektörlerde yabancı sermayeli doğrudan yatırım olgusu bile, başlı başına burada anılan ‘yeni pazar’ kavramı çerçevesinde düşünülmelidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;‘Banksigorta’ kavramı da bu çerçevenin içindedir ve Türkiye için yeni bir sürece işaret etmektedir. Yarışa katılan yabancı bankaların ve sigorta şirketlerinin büyük çoğunluğunun Kıta Avrupasının batı yakasındaki ülkelerden geldikleri ve kendi ülkelerinde çok başarılı banksigorta uygulamaları yürüttükleri dikkate alındığında, banksigortanın Türkiye uygulamasında da çarpıcı gelişmeler beklenmelidir. Üstelik düşen kâr marjları; finansal hizmetlerin sunulmasında ‘kapsam ekonomileri’nden sonuna kadar yararlanılmasını gerektirmektedir. O halde bankaların sigorta şirketlerine, sigorta şirketlerinin de bankalara sağlayabileceği büyük fırsatlar bulunmaktadır. ‘Maliyet tasarrufu’ bunlardan sadece bir tanesidir. Daha da önemlisi, gelinen aşamada ‘finansal süpermarketlere’ doğru hızla yol alınmaktadır. Perakende sektörünün kısa zamanda gösterdiği gelişme Türkiye pazarının genel olarak süpermarket seçeneğine çok uygun olduğunun göstergesi olsa gerektir. Yeni dönemde Türkiye yepyeni finansal ürünlerle ve iş süreçleriyle tanışacaktır...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu yazı daha önce Banksigorta Dergisi'nin [BEST – Bireysel Emeklilik ve Sigorta Tanıtım Dergisi’nin ilâvesi] Ekim 2006 sayısında yayınlanmıştır.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5097304207239610069-571469306716967664?l=www.eminakcaoglu.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://www.eminakcaoglu.com/feeds/571469306716967664/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5097304207239610069&amp;postID=571469306716967664' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5097304207239610069/posts/default/571469306716967664'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5097304207239610069/posts/default/571469306716967664'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://www.eminakcaoglu.com/2008/07/yabanc-sermayenin-finansal-sektre.html' title='Yabancı sermayenin finansal sektöre ilgisi ve banksigorta'/><author><name>EMİN AKÇAOĞLU</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15624478498055060923</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='25' height='32' src='http://bp3.blogger.com/_nS2k92fPGi0/SHuVL0w304I/AAAAAAAAAAk/WDjMwi_MdKQ/S220/Akcaoglu_2.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5097304207239610069.post-8066873959149997161</id><published>2008-07-13T12:48:00.000-07:00</published><updated>2008-07-14T09:36:47.742-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='bankacılıkta yabancı sermaye'/><title type='text'>Yabancı Sermayeli Banka Girişleri Sınırlanabilir mi?</title><content type='html'>Finans Kulüp'ün internet sitesinde 3 Ağustos 2005'te yayınlanan &lt;a href="http://www.eminakcaoglu.com/2008/07/trk-bankaclna-yabanc-sermayeli-giriler_13.html"&gt;'Türk Bankacılığına Yabancı Sermayeli Girişler' &lt;/a&gt;başlıklı yazımı "... Türk bankacılık sektöründe yaşanan değişimi ve bunları zorlayan krizleri Türk ekonomisinin 'reel' sektörlerinden ve 'genel birikim modelinden' bağımsız düşünmek mümkün değildir. ... Bu noktada, oligopolist rekabetin uyardığı reaksiyoner stratejilerin ..., 'satın alma yönünde güdülenmiş' yabancı alıcılar kadar 'pazardan çıkışta geri kalma ve zarara uğrama' kaygısıyla hareket edebilecek satıcılar için de geçerli olacağı not edilmelidir. Bu çerçevede, bugünlerde dile getirilen ve sektördeki yabancı sermaye payının hangi düzeylere erişebileceğine ilişkin görüşlerin genellikle çok iyimser oldukları düşünülmektedir. Ayrıca bu tür tahminlerin ne tür varsayımlara dayandırıldıkları da genellikle açıklanmamaktadır. Son olarak, Türk bankacılık sektöründe yabancı sermayenin sınırlanması yönündeki görüşlerin benimsenmesi durumunda, eldeki politika seçeneklerinin de çok sınırlı olduğu not edilmelidir. Bu doğrultudaki tercihler değerlendirilirken kamu bankalarının konumu ve geleceği çok büyük önem taşımaktadır" diyerek bitirmiştim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O günden bu yana geçen yaklaşık dokuz ay zarfında Türk bankacılığına giren yabancı sermaye tutarı çarpcı ölçüde arttı. Geçtiğimiz haftalarda Finansbank'ın Yunan bankası National Bank of Greece tarafından satın alınması gerçekleşen banka devirlerinin en çok ilgi çekeniydi. Bu gelişmeler topluma yön verenlerin bir kesimince alkışlarla karşılanırken, 'bankacılıkta yabancı sermayenin yoğunlaşmasının sakıncalı olup olmadığına' ilişkin tartışmayı da yeniden alevlendirdi ve yeniden Türk bankacılığına yabancı sermayeli girişlerin sınırlandırılması ya da tedbir alınması yönünde çağrılar yapılmaya başlandı. Fakat 'alınması gerektiği düşünülen tedbirlerin neler olabileceğine' ya da 'sözü edilen sınırlandırmanın nasıl yapılabileceğine' dair 'somut' öneriler işitilmedi. Oysa bu tür önerilerin somutlaşması tartışmanın daha verimli yürüyebilmesi için zorunludur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Herşeyden önce bugün itibarıyla Türk bankacılık sektörünün ne kadarının yabancı sermaye tarafından kontrol edildiği netleştirilmelidir. Bu amaçla ilkin bir konuya açıklık getirilmelidir: Herhangi bir bankanın hisse dağılımındaki yabancı sermaye payını o bankanın – diyelim – aktif büyüklüğüyle çarparak, o orandaki aktif yüzdesinin yabancı kontrolünde olduğu söylenemez. Bankanın bilançosu bir bütün olduğuna göre esas olan bilançonun tamamının kim tarafından kontrol edildiğidir. Burada 'kontrol' kavramının özellikle vurgulanması gereklidir. Çünkü yabancı sermayeli doğrudan yatırımlar gündeme geldiğinde 'işin özünün kontrol kavramında belirginleştiği' not edilmelidir. Bir başka ifadeyle ister yeni (greenfield investment) ister satın almalar yoluyla (brownfield investment) olsun, yabancı sermayeli doğrudan yatırımda esas amaç kontrolün elde tutulmasıdır; kontrol edilmesi gereken her ne ise onun 'içselleştirilmesi', bünye içinde tutulmasıdır. Ayrıca, bir firmanın kontrol edilebilmesi için asgarî yüzde ellinin üstünde hisseye sahip olunması gerekmez. Bu husus üzerinde anlaşıldığında, Türk bankalarında kontrolün ya da son sözün kime ait olduğunun belirlenmesine geçilebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi duruma bu perspektifle bakalım: CNBC-E'den Oğuz Büktel'in hazırladığı tabloya göre (Dünya, 18 Nisan 2006) yabancı sermayenin son söz sahibi olduğu bankaların toplam aktif büyüklüğü, bankacılık sektörünün 2005 yılsonundaki aktif büyüklüğünün yüzde 48,1'ine ulaşmıştır. O halde ilk tespit, halihazırda Türk bankacılık sektörünün hemen hemen yarısının yabancı sermayenin kontrolüne girdiğidir. Bu oranın nereye kadar yükselebileceğinin tahmini ise çok zordur. Çünkü rekabet koşullarının firma stratejilerini ne yönde şekillendirebileceği düşünüldüğünde, yapılacak her tahmin hata payını içinde barındırmaktadır. Bugün ülkemizde kanıksanmış pekçok değişimin daha sekiz on yıl öncesinde asla mümkün olamazmış gibi göründüğü hatırlanmalıdır. Bu şartlar altında, hiçbir firma kendisinin asla devredilemez olduğunu iddia edemez. Bugünün koşullarında belki rasyonel kabul edilebilecek bir öngörü ya da tercih bile yarının koşullarında rasyonalitesini yitirebilir. En yalın ifadeyle 'piyasa koşulları firmaları / bankaları herşeye zorlayabilir'. Kaldı ki karşı karşıya kalınan dış yatırım dalgasının ta kendisi bu durumun en çarpıcı örnekleriyle dolu değil midir? Bu çerçevede, en azından kuramsal olarak bu tür bir taahhüt ya da iddiada bulunabilecek yegane banka sahibinin belki devlet olabileceği ileri sürülebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yatırımcı yabancı bankaların da esasen kendi iç pazarlarındaki rekabet baskısı, pazar doygunluğu ve azalan getiriler sebebiyle yeni pazar arayışında oldukları ve bu arayış sürecinin 'stratejik' yönü dikkate alınmalıdır. Ekonomileri izolasyonist olmayan tüm ülkelerdeki mevcut rekabetçi koşullar, ayakta kalabilmek için mutlak surette dışa açılmayı ve büyümeyi zorunluluk haline getirmiştir. Bu durum sadece bankacılık sektörüyle sınırlı da değildir; akla gelebilecek herhangi bir sektördeki herhangi bir firma da aynı baskıyla karşı karşıyadır. Dolayısıyla rakiplerle baş edebilmek büyümeyi; rakipler hangi pazarlarda büyüyorlarsa aynı pazarlarda büyümeyi zorunlu kılmaktadır. Aksi halde bir süre sonra rekabet gücünün bütünüyle kaybı ve dolayısıyla 'satın alınma' riskine maruz kalınması kaçınılmazdır. Buradan hareketle, yabancı bankaların dış yatırım girişimlerinin gerisindeki 'stratejik aktif arayışı' saiki de mutlaka vurgulanmalıdır. Türk bankalarına biçilen değerlerin gittikçe artan bir seyir sergilemesi bile temelde bu sebebe dayanmaktadır. Devredilen bankalar için belirlenen değerlerin önemli bir kısmının 'stratejik değer' olduğu görülmektedir. Bu yaklaşım yerli banka sahiplerinin satış konusundaki istekliliklerinin nedenini de ortaya koymaktadır: 'Eğer satıştaki zamanlama yanlışsa, bir başka ifadeyle, eğer geç kalınırsa bankanın stratejik değeri düşebilir'. Bu şartlar altında özellikle Avrupa'nın dev bankalarından gelen rekabet baskısı karşısında direnebilme gücünü kendisinde görebilecek yerli banka sayısı herhalde birkaçı geçemeyecektir. Üstelik bir sonraki aşamada sektör-içi satınalmalar yoluyla ilâve konsolidasyon da beklenmelidir; banka sayısı muhtemelen daha da azalacaktır. Konsolidasyon ya da yoğunlaşma; başka bir deyişle pazarın gittikçe daha az rakip arasında paylaşılması hem sektörün kendi iç dinamiklerinden hem de Avrupa'da süregiden satın alma ve birleşmelerin bize yansımasından kaynaklanabilir. Buna yönelik hareketlenmelerin ilk işaretleri özellikle yabancılarla evlenen bankaların yöneticileri tarafından söylenen sözlerden anlaşılmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Belirttiğim gibi sektördeki yabancı sermaye payındaki sıçrama bazılarınca alkışlarla karşılanırken; 'bankacılıkta yabancı sermayenin yoğunlaşmasının sakıncalı olup olmadığına' ilişkin tartışmayı da alevlendirmiştir. Yabancı sermayenin artılarına ve eksilerine dair bir tartışma başka bir yazıyı gerektirmekle birlikte burada sadece bankacılığın başka herhangi bir alandan farklı olarak bir 'istihbarat' yönü bulunduğu ve bu yönün çok büyük önem taşıdığı not edilmelidir. Öte yandan eğer sınırlandırma ya da tedbir gibi kavramların içi doldurulmaya çalışılırsa ilkin şunlar söylenmeldir: Herşeyden önce, bu yöndeki görüşlerin siyasî otorite tarafından benimsenmesi durumunda bile eldeki araçların teknik olarak çok sınırlı olduğu tekrarlanmalıdır. Örneğin 'düzenlemeler' yoluyla bir sınırlama mümkün görülmemektedir. Türk ekonomisinin bugünkü yapısı, dışa açıklık düzeyi, uluslararası parasal ilişkileri ve kambiyo rejimi bazılarınca 'geriye dönüş' anlamına gelebilecek bu tür düzenlemelerin yapılmasına imkân tanımamaktadır. Türkiye ekonomisinde son otuz yılda yaşananlar kamusal müdahale araçlarının etkisini büyük ölçüde aşındırdırmış; piyasadaki güç dengelerinin baskın unsurları ulusüstü bir nitelik kazanmıştır. Bu şartlarda piyasadaki rekabet koşulları örneğin bir firmanın ya da bankanın devredilmesini zorluyorsa, bu zorlamaya direnmek bir süre sonra piyasadan çekilmeyi de göze alabilmeyi gerektirebilir. Bu tür bir direnişin başarısı ve süresi, bir noktadan sonra karşılarında direnç gösterilenlerin finansal güçleri ve etki alanlarının genişliğiyle ilişkilidir. Ayrıca ekonomik koşulların yanı sıra Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne 'uyum süreci' ya da IMF'ye verilen taahhütler gibi başka hususlar da bu tür sınırlandırmaların nasıl yapılabileceği değerlendirilirken hatırda tutulmalıdır. Bu şartlar altında, eğer siyasi otorite bu yönde bir tercihi benimsese bile bunun sadece bir ya da birkaç kamu bankasının kamuda kalmasıyla, bir başka ifadeyle özelleştirilmemesiyle mümkün olabileceği düşünülmektedir. Tabii bu durum etraflıca değerlendirmeyi gerektiren başka konuları gündeme getirmektedir. Üstelik herhalukârda 'ama'lar sonlanmamakta ve örneğin IMF ile yapılan düzenlemelerin buna ne ölçüde imkân vereceği akla gelmekte ve tartışma uzayıp gitmektedir...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu yazi daha önce &lt;a href="http://www.finanskulup.org.tr/"&gt;Finans Kulüp - Türkiye Finans Yöneticileri Vakfı&lt;/a&gt;'nın internet sitesinde (28.04.2006) ve Dünya Gazetesi'nde (11.05.2006) yayınlanmıştır.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5097304207239610069-8066873959149997161?l=www.eminakcaoglu.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://www.eminakcaoglu.com/feeds/8066873959149997161/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5097304207239610069&amp;postID=8066873959149997161' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5097304207239610069/posts/default/8066873959149997161'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5097304207239610069/posts/default/8066873959149997161'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://www.eminakcaoglu.com/2008/07/yabanc-sermayeli-banka-girileri.html' title='Yabancı Sermayeli Banka Girişleri Sınırlanabilir mi?'/><author><name>EMİN AKÇAOĞLU</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15624478498055060923</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='25' height='32' src='http://bp3.blogger.com/_nS2k92fPGi0/SHuVL0w304I/AAAAAAAAAAk/WDjMwi_MdKQ/S220/Akcaoglu_2.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5097304207239610069.post-6604996606099462857</id><published>2008-07-13T12:42:00.000-07:00</published><updated>2008-07-13T12:46:58.119-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='bankacılıkta yabancı sermaye'/><title type='text'>Türk Bankacılığına Yabancı Sermayeli Girişler</title><content type='html'>Son dönemde Türkiye'nin ekonomi gündeminin en önemli konularından biri 'Türk bankacılığına yabancı sermayeli girişler' konusudur. Bu durum Türk bankacılık sektörünün yabancı sermaye olgusuyla ilk kez tanışıyor olmasından kaynaklanmıyor. Tersine, yabancı bankaların Türkiye'deki faaliyetleri Osmanlı İmparatorluğu'nun son dönemlerinden bu yana, farklı yoğunluklarda da olsa her zaman mevcudiyetini korumuştur. Cumhuriyetin 1923'te kurulmasına rağmen Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası'nın ancak 1930 yılında kurulabilmesi bile bu durumun çok çarpıcı bir örneğidir ve Osmanlı Bankası'nın Türkiye'deki faaliyetleriyle ilgilidir. Türkiye'deki yabancı sermayeli bankalar uzunca bir dönem, hem sayıca hem de faaliyet alanları bakımından dar bir çerçevenin içinde kalmışlardır. Öte yandan 24 Ocak 1980 Ekonomik Kararları sonrasında, faaliyet alanlarında çarpıcı bir genişleme olmamakla birlikte, sektördeki yabancı banka sayısı hızla artmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak, 2001 yılında yaşanan finansal krizin sonrasında Demirbank'ın İngiliz sermayeli HSBC tarafından satın alınmasıyla yeni bir döneme girilmiştir. Çünkü, Demirbank'ın devrinden önce Türkiye'deki faaliyetlerini sadece birkaç şube ile sürdüren HSBC, bu devir sonrasında Türkiye'deki varlığını yeni bir stratejiyle yürüteceğini ortaya koymuştur. Bu yeni strateji eskisinden farklı olarak pazarın geneline yönelen ve geniş bir şube ağıyla perakendeci bankacılığı esas alan bir stratejidir ve görülmektedir ki son dönemde sektöre dahil olan tüm yabancı sermayeli bankalar tarafından bütünüyle benimsenmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peki Türk bankacılığında ne olmaktadır da birden bire yabancı sermayenin ilgisi bu ölçüde artmıştır? Aslına bakılırsa bu ilgi hiç de yeni değildir. Çokuluslu bankaların gözü esasında uzun süredir Türk bankalarının üzerinde olmakla birlikte, daha önceki dönemlerde bu tür girişler için koşullar ve dolayısıyla zamanlama uygun değilken koşulların daha uygun hale geldiği bir döneme girilmesiyle uzun zamandır sürdürülen 'izleme' aşamasından 'girişim' aşamasına geçilmiştir. Bu durumun ortaya konulabilmesi bakımından Türk ekonomisine ilişkin tarihsel sürecin hatırlatılmasında yarar vardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1980'lerin başına kadar ülke ekonomisinin girdiği krizlerin büyük ölçüde 'döviz darlığı' ile ilişkilendirilmesi, Türk firmalarının ihracata yönlendirilmeleriyle bu tür darboğazların kalıcı biçimde ortadan kaldırılabileceği inancını yerleştirmiştir. Bu yaklaşım sebebiyle 24 Ocak 1980 Kararlarından önceki dönemde dışa kapalı ithal ikameci yapının hâkim olduğu Türk ekonomisinde; bu tarihten sonra 'ihracata dayalı büyüme' olarak adlandırılan, özellikle dış ticaretin serbestleştirildiği ve teşvik edildiği bir devre yaşanmıştır. Dolayısıyla, başlangıçta devletin uygulamaya soktuğu çeşitli türde teşvik tedbirlerinin de katkısıyla firmaların ihracat performansları çarpıcı ölçüde iyileşmiştir. Ayrıca, Türk Parasının Kıymetini Koruma Kanunu 1989 yılında alınan 32 Sayılı Karar ile değiştirilmiş ve Türkiye ile dışı arasındaki sermaye hareketlerini kısıtlayan düzenlemeler yürürlükten kaldırılmıştır. Bunun yanı sıra, Avrupa Birliği ile imzalanan Gümrük Birliği Anlaşması 1996 yılının başında uygulamaya sokulmuş; 1999 yılında kamusal nitelikli uyuşmazlıklarda da hakeme başvurulabilmesi imkanı (uluslararası tahkim) yasal düzenlemeye bağlanmış; 2003 yılındaki yeni yasayla, yabancı sermayeli yatırımlar önündeki akla gelebilecek tüm kısıtlamalar kaldırılmış ve böylelikle Türkiye ekonomisinin dünya ekonomisiyle bütünleşme süreci tamamlanmıştır. Dolayısıyla Türkiye ekonomisi – siyasi boyutta Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne tam üyelik sürecinin nasıl sonuçlanacağı dikkate alınmaksızın – Avrupa Birliği merkezli geniş Avrupa ekonomisinin bir uzantısı biçimine dönüşmüştür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu ekonomik yapı dönüşümünün Türk firmalarının faaliyetleri ve rekabet güçleri üzerinde büyük ve kalıcı etkiler yaratması kaçınılmazdır. 1980'lerden önce, esasen iç pazar için ve koruma duvarları ardında yüksek kâr oranlarıyla çalışan Türk firmaları; yirmi yıla sığan görece kısa sayılabilecek bir süreç içerisinde, ulusal pazarın dışa entegrasyonu sonucunda yeni rekabet stratejleri geliştirmek zorunda kalmışlardır. Özellikle Gümrük Birliği'ne girildiği 1996'dan sonra yerli firmalar için 'iç pazar – dış pazar ayrımı' dahi anlamını yitirmiştir. Bir başka ifadeyle, iç ve dış pazarlardaki rekabet koşulları 'aynılaşmıştır'. Dolayısıyla firmalar – normalde – dış pazarlarda rekabet ettikleri yabancı ülke firmalarıyla, kendi iç pazarlarında da rekabet etmek zorunda kalmışlardır. Öte yandan Türk firmalarının 1980'i izleyen on beş yıl zarfında ihracat yoluyla dış pazarlara yönelmeleri, bu tecrübeyi edinmiş olan firmaların yeni rekabet koşullarına daha hızlı uyum sağlayabilmelerini mümkün kılmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu şartlar altında Türk bankacılık sektörü, 'satın almalara' dayanan yayılmacı stratejiler izleyen Avrupalı bankalar için kuşkusuz iştah kabartıcıdır. Çünkü hem mevcut pazar büyüklüğü, hem de pazarın büyüme potansiyeli dikkate alındığında; dev Avrupalı bankaların arasındaki oligopolist rekabetin Türkiye pazarına girişi kaçınılmaz kıldığı görülmelidir. Bir başka ifadeyle, bu şartlar altında eski kıtanın her büyük oyuncusu geniş Avrupa pazarının bir başka köşesindeki rekabetçi dengelerin kendisi aleyhine değişmemesi bakımından Türkiye'de olmak zorunluluğunu hissetmektedir. Yani, sektöre her bir yabancı sermayeli giriş bir başka yabancı sermayeli girişi uyarmakta ve hatta zorlamaktadır. Bu durumun derinlemesine kavranabilmesi için çokuluslu büyük – özellikle de Avrupalı – bankalar arasındaki rekabetçi dengelerin incelenmesinde yarar vardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öte yandan bankacılık sektöründeki geleneksel yerli oyuncuların büyük çoğunluğunun, finans dahil türlü sektörde faaliyette bulunan gruplar oluşları konunun diğer yanını oluşturmaktadır. İç pazarın geleneksel niteliklerini yitirerek geniş Avrupa pazarının uzantısına dönüşmesi rekabeti artırmış ve sektörel yoğunlaşmayı/odaklanmayı zorunluluk haline getirmeye başlamıştır. Bu, tüm sektörlerde eşanlı rekabet edilemeyeceği; dolayısıyla bazı sektörlerden çekilmek zorunda kalınacağı anlamına gelmektedir. Üstelik son dönemde yaşanan krizler ve bunlar sonrasında ortaya çıkan yeni düzenlemeler, bankacılık işini eskiye kıyasla çekici olmaktan çıkardığı gibi; 'geleneksel birikim modelinin' de artık işlemeyeceği anlamına gelmektedir. Bilindiği gibi bu modelde bankacılık, grup şirketleriyle stratejik entegrasyon içinde düşünülmekte ve bir şirketler grubunun üyesi olan bir bankanın bütünüyle ayrı bir bünye olarak görülmesi yerine, grubun finansal motoru olarak algılanması ve kullanılması söz konusu edilmektedir. Yukarıda sıralanan tüm gelişmeler bu modelin sonunu getirmiştir. Elbette, burada sözü edilen hakim yaklaşımın iyi örneklerinin de bulunduğu unutulmamalıdır ve modelin bütünüyle eleştirildiği kanısı uyanmamalıdır. Tersine, Türkiye gibi sermayenin kıt olduğu ülkelerin tümünde benzer birikim modelleri benimsenmiş ve farklı ölçülerde de olsa başarı elde edilmiştir. Türkiye'de ise kamu ve özel sektörde bu modelin çok başarılı örnekleri de görülmekle beraber gittikçe artan 'yozlaşma' maalesef modelin iyi örneklerini de unutturmuştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dolayısıyla Türk bankacılık sektöründe yaşanan değişimi ve bunları zorlayan krizleri Türk ekonomisinin 'reel' sektörlerinden ve 'genel birikim modelinden' bağımsız düşünmek mümkün değildir. Yeni durum çok sayıda bankanın tasfiyesini zorlamış ve oyuncu sayısı doğal olarak azalmıştır. Öte yandan, varlığını sürdürenler arasında Avrupa'nın dev bankalarından gelen devir teklifleriyle birlikte hissedilecek olan rekabet baskısı karşısında direnebilme gücünü kendisinde görebilecek yerli bankaların sayılarının da pek fazla olamayacağını iddia etmek zor değildir. Bu noktada, oligopolist rekabetin uyardığı reaksiyoner stratejilerin (rakiplerin hareketlerini esas alarak davranmaya dayanan stratejiler), 'satın alma yönünde güdülenmiş' yabancı alıcılar kadar 'pazardan çıkışta geri kalma ve zarara uğrama' kaygısıyla hareket edebilecek satıcılar için de geçerli olacağı not edilmelidir. Bu çerçevede, bugünlerde dile getirilen ve sektördeki yabancı sermaye payının hangi düzeylere erişebileceğine ilişkin görüşlerin genellikle çok iyimser oldukları düşünülmektedir. Ayrıca bu tür tahminlerin ne tür varsayımlara dayandırıldıkları da genellikle açıklanmamaktadır. Son olarak, Türk bankacılık sektöründe yabancı sermayenin sınırlanması yönündeki görüşlerin benimsenmesi durumunda, eldeki politika seçeneklerinin de çok sınırlı olduğu not edilmelidir. Bu doğrultudaki tercihler değerlendirilirken kamu bankalarının konumu ve geleceği çok büyük önem taşımaktadır. Tabii kamu bankalarının özelleştirilmesi konusunu da içeren böylesine karmaşık bir analiz bu kısa yazının sınırlarını aşmakta ve bir başka yazıyı gerektirmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu yazi daha önce &lt;a href="http://www.finanskulup.org.tr/"&gt;Finans Kulüp - Türkiye Finans Yöneticileri Vakfı&lt;/a&gt;'nın internet sitesinde (03.08.2005) ve Dünya Gazetesi'nde (04.10.2005) yayınlanmıştır.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5097304207239610069-6604996606099462857?l=www.eminakcaoglu.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://www.eminakcaoglu.com/feeds/6604996606099462857/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5097304207239610069&amp;postID=6604996606099462857' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5097304207239610069/posts/default/6604996606099462857'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5097304207239610069/posts/default/6604996606099462857'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://www.eminakcaoglu.com/2008/07/trk-bankaclna-yabanc-sermayeli-giriler_13.html' title='Türk Bankacılığına Yabancı Sermayeli Girişler'/><author><name>EMİN AKÇAOĞLU</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15624478498055060923</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='25' height='32' src='http://bp3.blogger.com/_nS2k92fPGi0/SHuVL0w304I/AAAAAAAAAAk/WDjMwi_MdKQ/S220/Akcaoglu_2.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5097304207239610069.post-996065259623899511</id><published>2008-07-13T12:35:00.000-07:00</published><updated>2010-02-12T13:45:44.502-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='bankacılıkta yabancı sermaye'/><title type='text'>Bankacılıkta Yabancı Sermaye</title><content type='html'>Uzunca bir süredir Türkiye’nin gündeminde bulunan yabancı sermaye olgusu, önceleri genellikle finans dışındaki sektörler için söz konusu edilirken; 2001 yılındaki ekonomik bunalımın tetiklemesiyle bankacılık sektöründe açığa çıkan çöküşle birlikte, finansal hizmetler sektörünün de gündemine girdi. Demirbank’ın İngiliz sermayeli HSBC tarafından satın alınması bu yeni gündemin habercisiydi. Ardından İtalyan UniCredito – Koçbank, BNP Paribas – TEB, Fortis – Dışbank, UniCredito/Koç – YKB, Rabobank – Şekerbank arasındaki devirlerle Türk bankacılığında yabancı sermaye konusu ekonomik gündemin en üst sıralarına yerleşiverdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türk bankacılık sektöründe yabancı sermayeyle ilişkili olarak ortaya çıkan bugünkü durumu anlayabilmek için konuyu dünya ekonomisinin gelişme sürecini dkkate alarak değerlendirmek gerekmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İkinci Dünya Savaşı’nın sonuna doğru “yeniden kurulmakta olan dünyanın” para sistemi 1944 yılında Bretton Woods Konferansı’nda şekillendirildi. Bu sistem zamanla artan sıkıntılara rağmen 1970’lerin başına kadar ayakta kalabilmişse de, 1971 yılında Başkan Nixon’ın Amerikan dolarının altına konvertibilitesinin kaldırıldığını ilân etmesiyle, finansal piyasalar açısından yeni bir döneme giriliyordu. Yine 1970’li yıllardaki petrol şoklarının ardından yaşanan ekonomik krizlerle birlikte İkinci Dünya Savaşını izleyen çeğrek asırdaki ekonomik büyüme ve refah artışı, yerini durgunluğa ve durgunluk içinde enflasyona bırakıyordu. Bu dönem “risk” kavramının iktisadî anlamda yeni boyutlar kazandığı ve dolayısıyla ekonomik aktörlerin eskiye kıyasla daha riskli koşullara uyum için yeni stratejiler geliştirmeye zorlandıkları bir dönemdir. Hâlen süregiden bu dönemde, makroekonomik dinamikler hükûmetleri tepki vermeye zorlarken, hâkim yaklaşım savaş sonrasının Keynezyen politikalarından uzaklaşılmasıdır. Bu dönemde hükûmetler, “serbestleştirici” bir başka ifadeyle yasal düzenlemeleri gevşetici politikaları benimsediler. Ayrıca, iletişim ve bilgi işlem teknolojilerindeki gelişmeler her alanda olduğu gibi finans alanında da ekonomik faaliyetin yapısını öncesiyle kıyaslanamayacak ölçülerde değişikliğe uğrattı. Sözü edilen koşulların yarattığı süreç kendi kendisini besleyerek, rekabetçi baskıları finansal sektörde öncesiyle görülmemiş ölçüde artırmıştır. Bu süreç bir bakıma, sıklıkla “küreselleşme” olarak adlandırılan süreçtir. Gerçekte küreselleşme olgusunun iktisadî yönünün çoğunlukla sanıldığından hayli farklı olduğunu not etmekte fayda vardır. Çünkü gelinen aşamada bir “bütünüyle kürselleşme” gerçeğinden ziyade dünya üzerinde “üç büyük bloğun” (ABD liderliğindeki NAFTA/Amerika bloğu, Japonya liderliğindeki Asya-Pasifik bloğu ve Avrupa Birliği) ortaya çıktığı görülmektedir. Dolayısıyla, bugün bir “küresel pazardan” öte dünya üzerinde “üç bölgesel pazardan” söz edilmesi gerçekçi olacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu şartlar altında dışa açık ekonomilerde bankacılık sektörünün karşı karşıya bulunduğu durum şu şekilde özetlenebilir: Pazara giriş ve faaliyet koşulları büyük ölçüde serbestleştirilmiştir. Pazara yurt dışından girişler ve doğrudan giriş biçiminde değerlendirilemese bile yurt dışındaki finansal kurumların sınır-ötesi faaliyetleri de rekabetçi baskıları artmıştır. Dolayısıyla pazar doygunlaşmış, kâr oranları düşmüştür. Sonuçta rakip bankalar (finansal kurumlar) en azından rekabetçi güçlerini koruyabilmek için finansal yenilikler geliştirmek zorunda kalmışlardır. Finansal yenilikler yeni ürünler, yeni süreçler ya da yeni pazarlar biçiminde ortaya çıkabilmektedir. Yenilik kapsamında düşünülebilecek bu üç husus (ürün, süreç ve coğrafya) birlikte değerlendirilmelidir çünkü her biri bir diğerini daha anlamlı kılabilecek etkiler yaratmaktadır. Konunun yazımızın esasına ilişkin yönü olan “bankacılıkta doğrudan dış yatırımlar” olgusu, burada sözünü ettiğimiz “coğrafî genişlemenin” ta kendisidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aslında bankacılık alanında dünyada bugüne kadar üç büyük dış yatırım dalgasından söz edilebilir. Bunların ilki 1830’lu yıllarda başlayan ve İngiliz bankalarıyla Hollanda bankaları tarafından bu ülkelerin sömürgelerinde yapılan dış yatırımlardır. İkinci dalga 1960’lı yıllarda Amerikan bankalarının, daha sonraysa Japon bankalarının faaliyetleriyle belirginleşmiştir ve gelişmiş ülkelerden gelişmiş ülkelere doğrudur. Birinci ve ikinci dalgalarda bankalar kendi ülkelerinin çokuluslu firmalarını izlemek için dış yatırıma yönelmişlerdir (“müşterini izle” yaklaşımı). Üçüncü dalga ise 1990’larda ortaya çıkmıştır ve bu defa başı çeken bankalar sanayileşmiş Avrupa ülkelerinin bankalarıdır. Önceki iki dalgadan farklı olarak bu defa dış yatırımın gerisindeki temel saik ‘müşterinin izlenmesi’ değil, doğrudan doğruya yerel finansal hizmetler talebinin karşılanmasıdır; özellikle perakendeci bankacılıktır. Dış yatırımların yönü de sanayileşmiş ülkelerden gelişmekte olan ülkelere doğrudur ve belirgin şekilde dış yatırım çeken ülkeler Orta ve Doğu Avrupa ülkeleri ile Latin Amerika ülkeleridir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bankacılıkta dış yatırımlar konusunu ele alan teorik çalışmalara bakıldığında da yukarıda özetlenen tarihsel sürecin esas alındığı görülmektedir. Dolayısıyla, ilk kez Grubel’le başlayarak 1970’lerde oluşturulan ‘çokuluslu bankacılık teorisi’ ilk iki dış yatırım dalgasının sağladığı tecrübeye dayanılarak doğrudan dış yatırım yapan bankaların esasen kendi ülkelerinden çıkan çokuluslu firmaları izledikleri ve gittikleri ülkelerdeki büyük özel müşterilere yöneldiklerini savlamaktadır. Bir başka ifadeyle geleneksel teori bankacılıkta dış yatırım faaliyetlerinin temelde müşterilerin izlenmesi ve yerli büyük müşterilerin taleplerinin karşılanması biçiminde açıklanabileceğini ileri sürmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu yaklaşım günümüzün koşullarını açıklamaktan uzaktır. Çünkü, bankacılık alanında hâlen süregiden dış yatırım faaliyetlerinde, müşterilerin izlenmesi önem taşımadığı gibi yabancı sermayeli bankalar girdikleri pazarlarda esasen perakendeci bankacılıkta yoğunlaşıyorlar. Yeni koşullar altında çokuluslu bankacılığın izahında nasıl bir teorik yaklaşım geliştirilebileceği sorgulandığında ise diğer sektörleri içinde barındıran “doğrudan dış yatırımlar yazınının” göz önünde bulundurulmasında yarar vardır. Doğrudan dış yatırımlar yazını esas alınarak çokuluslu bankacılık konusunda değişik yönlere vurgu yapan farklı değerlendirmeler mümkün olabilir. Fakat literatürde genel kabul gören yaklaşımların başında gelen ve Profesör Dunning tarafından geliştirilen Eklektik Paradigma’nın ve Knickerbocker’ın Stratejik Rekabet Yaklaşımı’nın ortaya koyduğu analitik çerçevenin yardımıyla gerçekçi bir değerlendirme mümkün görünmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eklektik Paradigma’ya göre bir firma kendi ülkesinin sınırları dışında yatırım yapabilmek için yatırımın yapıldığı ülkedeki yerli firmalara kıyasla bazı avantajlara sahip olmalıdır. Dış yatırımcı firma bu avantajları yerli firmalardan birine kiralayarak faaliyette bulunmak yerine, kendisi doğrudan pazara girmeyi tercih ediyorsa; bu tercih firmanın avantajlarını bünyesinde tutmak, bir başka ifadeyle içselleştirmek, yoluyla yabancı pazardaki faaliyetinden daha yüksek oranda kâr edebileceğini beklemesindendir. Ayrıca dış yatırımcı firma avantajlarını yeni bir pazarda kullanarak rekabet gücünü belirginleştirecektir. Çünkü sözü edilen avantajlar, yatırımcı firmanın kendi ülkesindeki pazarda dış pazardaki ölçüde üstünlük sağlamıyor olabilir. Bu şartlar altında, herhangi bir dış yatırımcı firmanın dış yatırım kararında ‘pazar arayışı’, ‘stratejik aktif arayışı’, ‘doğal kaynak arayışı’ ya da ‘etkinlik arayışı’ belirleyici olmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öte yandan, Stratejik Rekabet Yaklaşımı’na göre firmalar dış yatırım kararı verme sürecinde rakiplerinin izleyerek kendi rekabetçi konumlarını “görece” zayıflatmayacak yönde davranma eğilimi içindedirler. Dolayısıyla piyasadaki herbir rakibin alacağı pozisyon bir diğerinin aldığı pozisyon ile yakından ilgilidir. Rakiplerden birinin – diyelim – yeni bir pazara girmesi diğerlerini de aynı yönde davranmaya zorlayacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu teorilerin sağladığı bakış açısı bankacılık sektöründeki mevcut dış yatırım dalgasının çözümlenmesinde kullanıldığında şunlar söylenebilir:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yatırım yapan bankalar kendi iç pazarlarında karşı karşıya kaldıkları rekabetçi baskı, Pazar doygunluğu ve azalan getiriler karşısında yeni pazarların arayışına girmişlerdir. Sözü edilen her ekonomik bloğun gelişmiş ülkelerinin bankaları, yine aynı ekonomik bloğun görece geri bölgelerinde yayılma eğilimindedirler. Avrupa söz konusu olduğunda sözü edilen bölge Avrupa ekonomik alanıyla tümüyle bütünleşmiş olan Avrupa Birliği’ne tam üye ya da – resmen olsun olmasın – aday ülkelerdir. Türkiye de bu ülkeler arasındadır. Yatırımcı bankalar genellikle gelişmiş ülkelerde kurulmuş büyük firmalardır ve kendi ülkelerinden daha az etkin finansal sektörleri olan ülkeler yönelmektedirler. Bu bankaların güçlüdür sermaye yapılarına, gelişkin yönetsel becerilerilere dayanan rekabetçi üstünlüğe sahiplerdir. (Bazı yazarlar ölçek ve kapsam ekonomilerinden söz etseler de bankacılık sektöründe ölçek ve kapsam ekonomileri konusu ayrıca tartışılması gereken bir konudur.). Dolayısıyla dış yatırımı mümkün kılabilecek avantajları bulunan söz konusu bankalar özellikle pazar ve stratejik aktif arayışı içinde etkin olmayan dış pazarlara yönelmeyi tercih etmekte ve kendi boylarındaki rakiplerinin davranışlarını çok yakından izlemektedirler. Bir başka ifadeyle bu düzeydeki oyunculardan herhangi birinin bir dış yatırım hareketine diğerleri tarafından da en kısa zamanda tepki verilmektedir. Çünkü hiçbiri nisbî rekabet güçlerini coğrafî pazar anlamında kaybetmeyi göze alabilecek durumda değillerdir. Bir başka ifadeyle – diyelim – A bankası ile a ülkesinde rekabetçi bir denge oturtmuş bulunan B bankasının bu dengeyi koruyabilmesi için A bankasının b ülkesinin pazarına girmesi durumunda B bankasının da b ülkesi pazarına girmesi kaçınılmaz olmaktadır. Bu oyun belki ‘küresel’ değil ama ‘bölgesel’ bir oyundur ve büyük oyuncularını tahmin etmek güç değildir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu defa dış yatırımda temel saikin ‘pazar arayışı’ oluşu yeni durumu geçmişteki benzerlerinden ayırmaktadır. Artık dış yatırımcı bankalar ‘müşterilerini izlemek’ yerine yerel perakendeci bankacılık pazarlarına yönelmektedirler. Bu durumun bir başka sebebiyse, perakende pazardaki risk kompozisyonunun yapısından kaynaklanmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dikkat çekilmesi gereken diğer husular ise şunlardır: Yukarıda da değinildiği gibi dış yatırım yerinin seçiminde – genellikle – değinilen bloklaşma hususunun öncelikli etkileri görülürken, ayrıca büyüme ve ekonomik istikrar potansiyeli yüksek, dolayısıyla yüksek getiri oranları vaad edebilen ekonomiler tercih edilmektedir. Bununla birlikte, ‘yeni yatırım’ ve ‘organik büyüme’ değil de ‘satın almalar’ yöntemi seçilmektedir. Çünkü banka satın almak yenisini kurmaktan çok daha ucuz ve daha düşük risk taşıyan bir yöntemdir. Başlangıçta ‘stratejik ittifak’ veya ‘iştirak’ biçiminde görülebilecek dış yatırım hareketlerinde de uzun dönemde ‘kontrol’ gücünün ele geçirilmesini amaçlayan eğilimler beklemek güç olmasa gerektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sanırım Türk bankacılığındaki yabancı sermayeli girişlerin anlaşılabilmesi bakımından bu tür bir değerlendirme yararlı olacaktır. Doğrudan Türk bankacılık sektörüne ilişkin bir çözümleme ise belki bir başka yazının konusu olabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu yazi daha önce &lt;a href="http://www.finanskulup.org.tr/"&gt;Finans Kulüp - Türkiye Finans Yöneticileri Vakfı&lt;/a&gt;'nın internet sitesinde (06.05.2005) ve &lt;a href="http://www.dunyagazetesi.com.tr/haberArsiv.asp?id=225494"&gt;Dünya Gazetesi'nde (12.07.2005)&lt;/a&gt; yayınlanmıştır.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5097304207239610069-996065259623899511?l=www.eminakcaoglu.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://www.eminakcaoglu.com/feeds/996065259623899511/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5097304207239610069&amp;postID=996065259623899511' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5097304207239610069/posts/default/996065259623899511'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5097304207239610069/posts/default/996065259623899511'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://www.eminakcaoglu.com/2008/07/bankaclkta-yabanc-sermaye.html' title='Bankacılıkta Yabancı Sermaye'/><author><name>EMİN AKÇAOĞLU</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15624478498055060923</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='25' height='32' src='http://bp3.blogger.com/_nS2k92fPGi0/SHuVL0w304I/AAAAAAAAAAk/WDjMwi_MdKQ/S220/Akcaoglu_2.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5097304207239610069.post-7487267356440242822</id><published>2008-07-13T09:08:00.001-07:00</published><updated>2008-07-30T13:01:09.109-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='yabancı sermayeli yatırımlar'/><title type='text'>Türk Dış Yatırımları ve Güneyden Güneye Yatırımlar</title><content type='html'>Çokuluslu şirketler, taşıdıkları yanıltıcı çokulusluluk sıfatı bir yana, gerçekte ulusal şirketlerdir. Buradaki ulusallık kavramı şirket ortaklarının tâbiyetinden öte, şirket tarafından farklı ülkelerde üretilen değerin nihaî olarak hangi merkez ülkeye aktarıldığı ve şirketin nereden kontrol edildiği ile ilgilidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye ekonomisinin büyümesi ve rekabet gücünün artırılması gibi konular da çokuluslu şirket faaliyetlerinden bağımsız düşünülemez. Ülkemize yıllar itibarıyla doğrudan yatırım amaçlı giren yabancı sermayenin önemi, sadece bu tutarların cari açığın finansmanına ne oranda katkı sağladığından ibaret değildir. Buradaki temel husus, Türkiye ekonomisinin uluslararası ekonomiyle ne ölçüde bütünleştiği ve ülkemiz ile dışı arasındaki değer aktarımların yönü ve büyüklüğüyle ilintilidir. Ekonomik bütünleşme süreci dış ticaretin yanı sıra doğrudan dış yatırımlar aracılığla işlemektedir. Üstelik dış ticareti besleyen unsurların başında yine dış yatırımlar olgusu gelmektedir. Örneğin, çokuluslu şirketler farklı ülkelerdeki bağlı-firmaları arasında büyük çapta ticaret (intra-firm trade) yapmaktadırlar. Günümüzde dünya ticaretinin üçte biri birbirleriyle kontrol/mülkiyet ilişkisi bulunan firmalar (ana-firma – bağlı-firma, bağlı-firma – bağlı-firma) arasında gerçekleşmekte; dolayısıyla, doğrudan yatırımların artışı uluslararası ticareti de artırmaktadır. Bu şartlar altında, uluslararası ekonomiyi ve hatta dışa açık ulusal ekonomileri çokuluslu şirketleri dikkate almaksızın çözümlemek imkânı kalmamıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dünya ekonomisiyle önceki dönemlere kıyasla çok daha yüksek düzeyde bütünleşen bugünkü Türkiye ekonomisi – Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne tam üyelik sürecinin nasıl sonuçlanacağı bir yana – daha şimdiden AB merkezli geniş Avrupa ekonomisinin bir parçası durumuna gelmiştir. Bu yapısal dönüşüm Türk firmalarının rekabet gücünü derinden etkilemiştir. 1980'lerden önce gümrük koruması altında genellikle ulusal pazara yönelik faaliyette bulunan Türk firmaları, zamanla artan dış rekabet baskısı altında yeni stratejiler geliştirmek zorunda kalmışlardır. Özellikle Gümrük Birliği'ne katılımdan sonra Türk firmaları için iç pazar–dış pazar ayrımı anlamını yitirmiş, ulusal ve uluslararası pazarlardaki rekabet koşulları benzeşmiştir. Başka bir ifadeyle, yerli firmalar yabancı rakipleriyle, artık iç pazarda da rekabet etmek durumundadırlar. Bu, ülkemize gelen yabancı sermayeli doğrudan yatırımlardaki artışla belirginleşmektedir. Yabancı sermayeli şirketler son yıllarda başta finansal hizmetler sektörü olmak üzere neredeyse tüm sektörlerde özellikle satın almalar yoluyla Türkiye’ye girmektedirler. Bu hususta kritik eşiğin artık çoktan aşıldığı ve sürecin, geri çevrilemesi güç bir ivme kazandığı görülmektedir. Öte yandan, finansal sektörde belirginleşen yabancı sermaye girişinin, &lt;em&gt;bankacılık faaliyetlerinin ödünç verme işlemlerinin ötesinde bir istihbarat yönü bulunduğu&lt;/em&gt; dikkate alındığında, diğer sektörlerde de yabancı sermaye girişini uyarması şaşırtıcı olmayacaktır. Öyleyse Türk firmaları giderek daha çok &lt;em&gt;satın alınma riski&lt;/em&gt;ne maruz kalacaklardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu şartlar altında rekabet gücünü koruyabilmek/arttırabilmek konusu pek çok Türk firmasının en önemli gündem maddesidir. Gelinen aşamada, ucuz işçiliğe ve ucuz kur rejimine dayalı bir uluslararası rekabet gücünden söz edilmesi imkânı başta Çin olmak üzere Uzak Doğu ülkelerinin yarattığı &lt;em&gt;Çin fiyatı&lt;/em&gt; ya da çok düşük fiyat baskısıyla, sadece Türk firmaları için değil herhangi bir ülkenin firmaları için de anlamını yitirmiştir. O halde Türk firmalarının ve Türk ekonomisinin uluslararası rekabet gücünün artırılması yönündeki stratejilerin başka temellere dayandırılması elzemdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türk firmalarının dış yatırımları bu bağlamda büyük önem kazanmaktadır. Türkiye son yıllarda dikkat çeken bir sermaye ihracatçısı konumuna gelmiştir. Resmi istatistiklere dayanılarak yapılan bir karşılaştırma Türkiye’nin, 1999-2004 döneminde doğrudan dış yatırım amaçlı sermaye ihraç artış hızı bakımından Fransa, Hollanda, İsviçre, Almanya ve İngiltere gibi pek çok sanayileşmiş ülkeyi geride bıraktığını göstermektedir. Hazine Müsteşarlığı’nca yayınlanan istatistiklere göre 2007 yılı sonu itibarıyla yurt dışında toplamı 12 milyar doları aşan tutarda Türk dış yatırımı bulunmaktadır. Kambiyo rejimimizdeki serbesti düzeyi ile dış yatırımların finansmanında genellikle &lt;em&gt;yerel kaynaklar&lt;/em&gt;ın (yatırım yapılan ülkenin kaynaklarının) kullanılıyor oluşu da dikkate alındığında, bu tutarın gerçekte çok daha büyük olduğu tahmin edilmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türk firmalarının dış yatırımları bazılarınca &lt;em&gt;sermaye kaçışı&lt;/em&gt; olarak değerlendirilmektedir. Türk firmalarını dış yatırıma yönelten sebepler arasında Türkiye’deki yatırım ortamına ilişkin bazı sıkıntıların bulunduğu bilinmekle birlikte, sağlıklı bir değerlendirme konunun Türkiye’ye giren yabancı sermaye konusuyla birlikte değerlendirilmesini gerektirmektedir. Doğrudan yatırımı amaçlayan sermaye hareketlerinin mevcut iki ayrı yönü (bir ülkeye sermaye girişi ve aynı ülkeden sermaye çıkışı) aslında aynı olgunun farklı boyutlarıdır. Burada unutulmaması gereken temel husus, dış yatırımların &lt;em&gt;sermaye transferi değil &lt;/em&gt;de &lt;em&gt;bir sermaye birikim vasıtası&lt;/em&gt; olduğudur. Başka bir ifadeyle, çokuluslu şirketler sınır ötesi yatırımlara sermaye birikimlerini büyütmek gayesiyle girişmektedirler. Bu bir rekabet stratejisidir ve gerisinde sadece pazara erişim olabileceği gibi başlı başına yatırımların finansmanı / sermayeye erişim ve/veya sermaye benzeri aktiflere erişim de bulunabilir. Öyleyse dış yatırım, Türk iş dünyasının gündemindeki inovasyon, markalaşma ve teknolojik ilerleme gibi uluslararası rekabet gücüyle ilişkilendirilen diğer hususlarda mesafe alınabilmesi bakımından bir stratejik araç olarak kullanılabilir. Dış yatırım satın alınma riskinin bertarafı bakımından da yararlı olabilir. Bu tür girişimlerin yeni (sıfırdan) yatırımdan ziyade yurt dışında firma satın alma stratejisine dayandırılması tercih edilebilri. Örneğin, kısa süre önce konut sektöründe başlayan finansal krizin ekonomik durgunluğa dönüşmesi sebebiyle aktif fiyatlarının gerilediği Amerika Birleşik Devletleri’nde, uzun zamandır değer yitiren doların da etkisiyle çekici satın alma fırsatları oluştuğu görülmektedir. Bu tür girişimler, Çinli ve Hintli firmalar tarafından başarıyla uygulanmaktadır. Hintli şirket Tata’nın Amerikan şirketi Ford’un kontrolündeki ünlü İngiliz otomobil markaları Jaguar ve Land Rover’ı devir alması bunun çarpıcı örneklerindendir. Bu tür sınır ötesi satın alma faaliyetleri genellikle büyük oranda borçla ve daha da ilginci yerel kaynaklar kullanılarak finanse edilmektedir. Ülkemizin en büyük perakende zinciri Migros’un İngiltere merkezli BC Capital adlı şirkete bir süre önce gerçekleşen devrinde de finansman yine Türk bankalarınca sağlanmıştır. Öyleyse, dış yatırım mutlak surette sermaye transferi gerektirmemektedir. Örneğin, 2006 yılında 1.306 milyar dolara erişen toplam doğrudan dış yatırımların dünya genelinde yüzde 30’unun, gelişmekte olan ülkelerde ise yaklaşık yarısının yeniden yatırılan kârlarla finanse edildiği bilinmektedir. Yukarıda da belirtildiği gibi esasen &lt;em&gt;dış yatırımın kendisi bir sermaye birikim aracıdır&lt;/em&gt;.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Görüldüğü gibi önceleri çoğunlukla sanayileşmiş ülke firmaları için geçerli olduğu düşünülen çokulusluluk olgusu artık gelişmekte olan ülke firmaları için de geçerlidir. Birleşmiş Milletler Ticaret ve Kalkınma Konferansı Teşkilatı’nın (UNCTAD) Ekim 2006’da yayınlanan Dünya Yatırım Raporu’nu (WIR 2006) gelişmekte olan ülkeler kaynaklı doğrudan dış yatırımlara ayırması konunun önemine binâendir. Bu bakımdan, dünyadaki başarılı ülke örneklerinden hareketle, firmalarımızın doğrudan dış yatırımları konusunda bir &lt;em&gt;kamusal stratejik perspektif&lt;/em&gt; geliştirilmesi gerekmektedir. Bu konunun Türkiye’ye yabancı sermaye çekebilmek yönündeki girişimler kadar büyük önem taşıdığı ve Türk ekonomisinin uluslararası rekabet gücünün iyileştirilmesiyle doğrudan ilişkili olduğu unutulmamalıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üzerinde durulması gereken bir başka husus ise &lt;em&gt;gelişmekte olan ülkelerden diğer gelişmekte olan ülkelere (Güneyden Güneye) yönelen doğrudan yatırımlar&lt;/em&gt; konudur. Petrol başta olmak emtia fiyatlarındaki yükselişin etkisiyle büyük cari işlemler fazlası veren Körfez, Kuzey Afrika ve Orta Asya ülkeleri ile Çin, Rusya, Brezilya gibi ülkelerin önde gelen sermaye ihracatçıları konumuna erişmişleri, gelişmekte olan ülkeler kaynaklı doğrudan dış yatırımların gelişmiş ülkeler kaynaklı doğrudan dış yatırımlara ne ölçüde alternatif olabileceği sorusunu gündeme getirmiştir. &lt;em&gt;Yeni sermaye ihracatçısı ülkelerin yükselisi, sermaye çeken gelişmekte olan ülkelere için yeni politika seçenekleri de sunabilir.&lt;/em&gt; Dolayısıyla bu konu Amerika Birleşik Devletleri ve Batı Avrupa merkezli muhtemel bir ekonomik durgunluğun arifesinde bulunduğumuz bu dönemde, cari açığı yüksek ve yabancı sermaye girişine ihtiyaç duyan Türkiye gibi ülkeler bakımından özellikle önem kazanmaktadır. Türkiye kendisi de bir yandan sermaye çekme gayreti içindeyken bir yandan da sermaye ihraç eden ülkeler arasındaki konumunu güçlendirebilir. Yabancı yatırımcıları teşvik edebilmek için türlü önlemler almaya çalışan bir ülkenin; eşanlı olarak sermaye ihraç eden bir ülke konumunda olması gerektiği iddiası çelişkili değildir. Dikkatle bakıldığında hem sanayileşmiş ülkelerdeki hem de Çin ve Hindistan gibi ülkelerdeki tecrülerin farklı olmadığı görülmektedir. Çünkü, yukarıda da belirtildiği gibi doğrudan dış yatırımlar ve ihracat uluslararası ekonomik faaliyetin birbirini tamamlayan iki yüzüdür; firmalar rekabet güçlerini koruyabilmek için her ikisini birlikte kullanmalıdır. Öte yandan, gelişmekte olan ülkelerdeki sermaye yetersizliği ve buna bağlı yatırım ve istihdam sorunları bulunmakla birlikte, dış yatırım seçeneğinin gerçekte iç yatırım seçeneğini ikâme edeceği düşünülmemelidir. Konunun anlaşılmasındaki anahtar kelime rekabettir. Rekabetçi değilseniz, iç pazarda yatırım yapmanız ve hatta ayakta kalmanız mümkün olmayabilir. Başka bir iafdeyle, söz gelimi bu tür bir ikâmenin varlığı ilk bakışta tutarlı görünse bile; firmaların rekabet güçlerini, dolayısıyla da varlıklarını koruyabilmeleri için dış yatırım elzem olabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşaret edilen tüm bu hususların yanı sıra, Türk şirketlerinin uluslararası faaliyetler yönünden ciddi tecrübe birikimi bulunduğu bilinmektedir. Örneğin Türk taahhüt sektörünün birikimi eşsizdir. Son yıllarda Kuzey Afrika ve Basra Körfezi’ne kıyısı bulunan ülkeler ile Rusya ve bazı başka Bağımsız Devletler Topluluğu ülkelerinde petrol başta olmak üzere emtia fiyatlarındaki artışa dayanan zenginleşmenin etkisiyle &lt;em&gt;altyapı yatırımları&lt;/em&gt;na büyük kaynaklar tahsis edildiği görülmektedir. Bu doğrultuda &lt;em&gt;Türk taahhüt firmalarının bugüne kadar genellikle inşaatçı konumundaki faaliyetleriyle birlikte işletmeci konumundaki faaliyetleri hedefleyen rekabet stratejileri geliştirmeleri&lt;/em&gt;nde fayda olduğu düşünülmektedir. Örneğin, havaalanı yapımcısı ve işletmecisi TAV’ın bölgesel bir güç haline gelmesi, Enka’nın Rusya’nın en büyük gayrimenkul işletmecilerinden biri olması bu doğrultuda diğer Türk şirketlerine esin kaynağı olabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kısacası, sermaye maliyetinin görece yüksek; araştırma ve geliştirme faaliyetlerinin yetersiz olduğu ülkemizde, firmalarımızın temel rekabet unsurlarına erişim yolları doğrudan dış yatırım faaliyetlerinde bulunabilir. Hangi sektör söz konusu olursa olsun, dış yatırım faaliyetleri Türk şirketleri açısından küresel değer zinciri üzerinde terfi edebilmek için eşsiz bir araç olarak ele alınmalıdır. Basına yansıyan haberler Türk firmalarının büyük bir kısmının konunun önemini kavradıklarını göstermektedir. Uluslararası girişimler bakımından firma ölçeğinin de bir önemi yoktur. Firmaların en küçüklerinden en büyüklerine kadar tüm alanlarda çokuluslulaşması mümkündür. Türkiye ve Türk firmaları bu fırsatı kaçırmamalıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.eminakcaoglu.com/2008/07/bir-okuluslu-irketler-aratrma-merkezi.html"&gt;Ayrıca, hem ülkemizde faaliyette bulunan Türkiye dışından çokuluslu şirketlerin hem de hızla güçlenen Türk çokuluslularının faaliyetlerinin araştırılması için çalışmalar yapmak üzere bir araştırma merkezinin kurulmasında büyük yarar görülmektedir. Bilindiği kadarıyla Türkiye’de herhangi bir üniversite, kurum, kuruluş ya da sivil toplum örgütü bünyesinde bu amaçla çalışan bir araştırma merkezi bulunmamaktadır...&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu yazı daha önce &lt;a href="http://www.tokayhaber.com.tr/"&gt;Yatırım Finansman ve Dış Ticaret Dergisi&lt;/a&gt;'nde (Özel sayı: Türk İş Adamlarının Yurt Dışı Yatırımları, Temmuz 2008, sayfa: 33-36) yayınlanmıştır.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5097304207239610069-7487267356440242822?l=www.eminakcaoglu.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://www.eminakcaoglu.com/feeds/7487267356440242822/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5097304207239610069&amp;postID=7487267356440242822' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5097304207239610069/posts/default/7487267356440242822'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5097304207239610069/posts/default/7487267356440242822'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://www.eminakcaoglu.com/2008/07/trk-d-yatrmlar-ve-gneyden-gneye.html' title='Türk Dış Yatırımları ve Güneyden Güneye Yatırımlar'/><author><name>EMİN AKÇAOĞLU</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15624478498055060923</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='25' height='32' src='http://bp3.blogger.com/_nS2k92fPGi0/SHuVL0w304I/AAAAAAAAAAk/WDjMwi_MdKQ/S220/Akcaoglu_2.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5097304207239610069.post-2845194819027394154</id><published>2008-07-13T09:02:00.000-07:00</published><updated>2008-07-13T09:03:31.399-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='yabancı sermayeli yatırımlar'/><title type='text'>Türk Dış Yatırımları ve Türk Ekonomisinin Uluslararası Rekabet Gücü</title><content type='html'>Bugünün Türkiye’si dünya ekonomisiyle önceki dönemlere kıyasla çok daha yüksek düzeyde bütünleşmiştir. Dünya ekonomisinin de yekpare bir yapıya sahip olmadığı ve esasen üç büyük bloktan oluştuğu dikkate alındığında; Türkiye’nin dünya ekonomisine, merkezinde Avrupa Birliği’nin (AB) bulunduğu geniş Avrupa ekonomisinin bir uzantısı biçiminde eklemlendiği görülmektedir. 24 Ocak 1980 Kararlarından önceki dönemde dışa kapalı ithal ikâmeci yapının hâkim olduğu Türk ekonomisinde; bu tarihten sonra dış ticaretin serbestleştirildiği ve teşvik edildiği bir devre yaşanmıştır. Ayrıca, Türk Parasının Kıymetini Koruma Kanunu 1989 yılında alınan 32 Sayılı Karar ile değiştirilmiş ve Türkiye ile dışı arasındaki sermaye hareketlerini kısıtlayan düzenlemeler yürürlükten kaldırılmıştır. Bunun yanı sıra, Avrupa Birliği ile imzalanan Gümrük Birliği Anlaşması 1996 yılının başında uygulamaya sokulmuş; 1999 yılında kamusal nitelikli uyuşmazlıklarda da hakeme başvurulabilmesi imkânı (uluslararası tahkim) yasal düzenlemeye bağlanmış; 2003 yılında çıkarılan yeni Yabancı Sermaye Yasası’yla, yabancı sermayeli yatırımlar önündeki tüm kısıtlamalar kaldırılmış ve böylelikle Türk ekonomisinin dünya ekonomisiyle bütünleşme süreci tamamlanmıştır. Dolayısıyla Türk ekonomisi – siyasî boyutta Türkiye'nin AB'ne tam üyelik sürecinin nasıl sonuçlanabileceği bir yana – daha şimdiden AB merkezli geniş Avrupa ekonomisinin bir parçası durumuna gelmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu yapısal dönüşümün Türk firmalarının rekabet güçleri üzerinde derin etkiler yaratması kaçınılmazdır. 1980'lerden önce koruma duvarları ardındaki ulusal pazara yönelik olarak yüksek kâr oranlarıyla çalışan Türk firmaları; ulusal pazarın dışa entegrasyonuyla birlikte son yirmi beş yılda, yeni rekabet stratejileri geliştirmek zorunda kalmışlardır. Özellikle Gümrük Birliği'ne katılımdan sonra Türk firmaları için 'iç pazar – dış pazar' ayrımı anlamını yitirmiştir. Bir başka ifadeyle, ulusal ve uluslararası pazarlardaki rekabet koşulları 'aynılaşmıştır'. Dolayısıyla firmalar önceleri sadece dış pazarlarda rekabet ettikleri yabancı ülke firmalarıyla, kendi iç pazarlarında da rekabet etmek zorunda kalmışlardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öte yandan birkaç yıldır Türk ekonomisinin ‘uluslararasılaşma ya da dünyayla bütünleşme hızının’ büyük oranda arttığına tanık olunmaktadır. Bu durum ülkemize gelen yabancı sermayeli doğrudan yatırımlardaki artışta belirginleşmektedir. Yabancı sermayeli firmalar başta finansal hizmetler sektörü olmak üzere neredeyse tüm sektörlerde satın almalar yoluyla Türkiye’ye gelmektedirler. Bu hususta ‘kritik eşiğin’ artık çoktan aşıldığı ve yaşanan sürecin, bundan sonrasında istenilse bile geri çevrilemeyecek bir ivme kazandığı görülmektedir. Bu şartlar altında rekabetçi olabilmek (ve hatta sadece ayakta kalabilmek) sorunu pekçok Türk firmasının en önemli gündem maddesidir. Her ne kadar 1980'i izleyen yıllarda ihracat yoluyla dış pazarlara yönelen Türk firmaları rekabet koşullarına daha hızlı uyum kabiliyeti kazanmış olsalar da son durum karşısında sıra dışı stratejiler geliştirilmesi zorunluluğu ortadadır. Bir başka ifadeyle, en temel sorun iç pazarın uluslararasılaştığı bu yeni pazar yapısında nasıl rekabetçi kalınabileceğidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üstelik çok yakın zamanlara kadar sıklıkla sözü edilen ucuz işçiliğe (ve bir ölçüde de ucuz kur rejimine) dayalı bir uluslararası rekabet gücünden söz edilmesi olasılığı, başta Çin olmak üzere Uzak Doğu ülkelerinin yarattığı ‘düşük fiyat’ ya da ‘Çin fiyatı’ baskısıyla, sadece Türk firmaları için değil herhangi başka bir ülkenin firmaları için de anlamını bütünüyle yitirmiştir. Daha da önemlisi gelinen aşamada, Türkiye gibi dışa bütünüyle açık yarı-sanayileşmiş ülkelerde, makroekonomik politikaların da ulusal düzeyde tayin imkânları neredeyse bütünüyle ortadan kalkmak üzeredir. O halde Türk firmalarının ve dolayısıyla Türk ekonomisinin uluslararası rekabet gücünün artırılması yönündeki stratejilerin başka unsurlara dayandırılması zorunluluğu bulunmaktadır. Elbette, uluslararası rekabet gücü konusu kısa bir yazının sınırları aşacak ölçüde çok sayıda değişken arasındaki karmaşık ilişkilerin ele alınmasını gerektirmekle birlikte; burada, Türkiye’de üzerinde gerektiği gibi durulmayan, fakat hayatî önemi haiz olduğu düşünülen birkaç hususa işaret etmekte fayda görülmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunlardan ilki Türk firmalarının dış yatırımları konusudur. Bu alanda belirgin yol alındığı kambiyo istatistiklerinde görülmektedir: Resmi istatistiklere göre 2005 yılı sonu itibarıyla 1611 Türk firmasının yurt dışında 8 milyar 345 milyon dolar tutarında doğrudan dış yatırımı bulunmaktadır. Kambiyo rejimimizdeki serbesti düzeyi de dikkate alınarak, gerçekteki düzeyin bu sayılara yansıyandan çok daha yüksek olduğunu ileri sürmek güç değildir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öte yandan, Türk firmalarının dış yatırımları bazılarınca ‘sermaye kaçışı’ olarak değerlendirilmektedir. Elbette Türk firmalarını dış yatırıma yönelten sebepler arasında Türkiye’deki yatırım ortamına ilişkin bazı sıkıntıların bulunduğu bilinmektedir. Fakat bunlara rağmen, ‘sermaye kaçışı’ merkezli bir bakış açısının gerçekçi olmadığının izahı için, konuya Türkiye’ye gelen yabancı sermayeli doğrudan yatırımlar konusuyla birlikte bakılmalıdır. Aslında bunlar aynı konunun farklı yüzleri biçiminde ele alınmalıdır. Burada genellikle ‘atlanılan’ husus doğrudan dış yatırım davranışının sermaye transferinden öte bir sermaye birikim modeli olduğu gerçeğidir. Bir başka ifadeyle, dış yatırım yapan firmalar sınırötesi yatırımlara sermaye birikimlerini büyütmek gayesiyle girişmektedirler. Bu, doğal olarak bir rekabet stratejisidir ve gerisinde sadece ‘pazara erişim’ olabileceği gibi başlı başına ‘yatırımların finansmanı / sermayeye erişim’ ve/veya ‘sermaye benzeri aktiflere erişim’ de bulunabilir. Örneğin doğrudan dış yatırımların, Türk iş dünyasının gündemindeki ‘inovasyon’ ve ‘markalaşma’ gibi uluslararası rekabet gücüyle ilişkilendirilen diğer hususlarda mesafe alınabilmesi bakımından da bir stratejik araç olduğu hatırda tutulmalıdır. Sanayileşmiş ülkelerde doğrudan yatırım yoluyla, araştırma-geliştirme, inovasyon ve markalaşma imkânlarına erişimin daha kolay mümkün olabildiği, faklı sektörlerde faal az sayıdaki Türk firması tarafından kavranılmıştır. Bu firmalar Türkiye’nin en rekabetçi firmalarıdır. Bu tür girişimlerin özellikle ‘yurt dışında firma satın alma stratejilerine’ dayandırılmasının yararlı olabileceği not edilmelidir. Ayrıca, satın almalar vasıtasıyla dış pazarlara açılmak ‘satın alınma riski’nin bertarafı bakımından da yararlı olabilir. Benzer girişimlerin, rekabetçi baskısı hergeçen gün daha çok hissedilen bazı Çinli ve Hintli firmalarca da başarıyla uygulanmakta olduğu hatırlatılmalıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Konunun önemi, Birleşmiş Milletler Ticaret ve Kalkınma Konferansı Teşkilatı (UNCTAD) tarafından yayınlanan ‘2006 Dünya Yatırım Raporu’nun (WIR 2006) konusunun da ‘gelişmekte olan ülkeler kaynaklı doğrudan dış yatırımlar’ olmasında bir kez daha açığa çıkmaktadır. Karşı karşıya kalınan fenomen bütünüyle yeni olmamakla birlikte çarpıcı bir gelişmeyi önümüze koymaktadır ve Türkiye için hayli yenidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çoğunlukla sanayileşmiş ülke firmaları için geçerli olduğu düşünülen çokulusluluk olgusunun gelişmekte olan ülke firmaları için de geçerli olabildiğinin gereğince algılanması, Türk firmalarının ve dolayısıyla Türk ekonomisinin uluslararası rekabet gücünün iyileştirilmesi yönündeki politika tercihlerinin belirlenmesinde büyük yarar sağlayabilecektir. Dünyadaki başarılı ülke örneklerinden hareketle, yerli firmaların doğrudan dış yatırıma özendirilmesinin bir kamusal politikaya dayandırılması ve süreci işletecek uygun mekanizmaların zaman geçirilmeden oluşturulması gerekmektedir. Bu konunun en az Türkiye’ye yabancı sermaye çekebilmek yönündeki girişimler kadar büyük önem ve hassasiyet taşıdığı ve Türk ekonomisinin uluslararası rekabet gücüyle doğrudan doğruya ilişkili olduğu bilinmelidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sermaye maliyetinin görece yüksek; araştırma ve geliştirme faaliyetlerinin yetersiz olduğu ülkemizde, firmalarımızın bu temel rekabet unsurlarına erişim yolları doğrudan dış yatırım faaliyetlerinde gizlidir. Gelişmiş ülkelerin ve hızla gelişen ülkelerin firmalarıyla rekabet edebilmenin çok fazla yolu yoktur. Makroekonomik politika seçeneklerinin son derece daraldığı ve dünyayla bütünleşmenin geri dönüşü olmayan bir noktaya eriştiği Türk ekonomisinin öncelikleri; stratejik aktiflere erişim ve ‘erişilebilen aktiflerin içselleştirebilmesi’ bakımından, yüksek ölçüde beceri sahibi işgününün yetiştirilmesine ve ülkede tutulmasına yönelik tedbirlerin alınmasını zorunlu kılmaktadır; ki bu da yukarıda işaret edilen ve çok önemsenen birkaç husustan ikincisidir. Bir başka ifadeyle mikroekonomik tedbirler ekonomi gündeminde çoktan makroekonomik tedbirlerin yerine geçmelidir ve doğrudan dış yatırımlar konusu bu tartışmanın belkemiğinde bulunmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu yazı Rekabet Forumu'nun Ekim 2006 sayısında yayınlanmıştır.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5097304207239610069-2845194819027394154?l=www.eminakcaoglu.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://www.eminakcaoglu.com/feeds/2845194819027394154/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5097304207239610069&amp;postID=2845194819027394154' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5097304207239610069/posts/default/2845194819027394154'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5097304207239610069/posts/default/2845194819027394154'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://www.eminakcaoglu.com/2008/07/trk-d-yatrmlar-ve-trk-ekonomisinin.html' title='Türk Dış Yatırımları ve Türk Ekonomisinin Uluslararası Rekabet Gücü'/><author><name>EMİN AKÇAOĞLU</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15624478498055060923</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='25' height='32' src='http://bp3.blogger.com/_nS2k92fPGi0/SHuVL0w304I/AAAAAAAAAAk/WDjMwi_MdKQ/S220/Akcaoglu_2.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5097304207239610069.post-1742149777109752763</id><published>2008-07-13T08:58:00.000-07:00</published><updated>2008-07-13T08:59:25.367-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='yabancı sermayeli yatırımlar'/><title type='text'>Küresel sermaye yabancımız mı?</title><content type='html'>Türkiye’nin ekonomik sorunlarına sadece ‘ulusal ekonomi’ düzeyinde çözüm aranması doğru değildir. Örneğin, ‘ulusal kalkınma’ kavramının bugünkü durumuna bakalım: Bütünüyle dışa açık bir ekonomide ne eskisi gibi ‘bebek endüstriler tezinin’ uygulama alanı bulması ne de ithal ikameci politikaların uygulanması mümkündür. Son dönemde gündemin üst sıralarında yer alan ‘ulusal sermaye’ tartışması bu yaklaşımla ele alınmalıdır. Öyle ki, Türkiye’de ve gelişmekte olan diğer ülkelerde 1960’larda ve 70’lerde uygulanan ve ‘ithal ikâmecilik’ diye anılan iktisadî politikaların, ne ölçüde sedece ‘yerel ya da ulusal’ ihtiyaçlardan kaynaklandığı bile tartışmalıdır. Dolayısıyla bugünkü Türkiye ekonomisinin dinamikleri tarihsel süreç içinde değerlendirilmeli ve gelecek için iktisaden ve siyaseten ‘yapılabilir’ öneriler geliştirilmelidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hoşlansak da hoşlanmasak da bir ‘küresel kapitalizm’ gerçeğiyle karşı karşıyayız. Çin Komünist Partisi tarafından yönetilen Çin ekonomisi bile bugün kapitalist mantık dahilinde işliyor. Türkiye ekonomisinin sorunlarına yönelik çözüm önerilerinin de bu doğrultuda ele alınması gerekiyor. Türkiye örneğinde 1930’larda başlayan devletçiliğin, Amerika Birleşik Devletleri’nde 1930’larda uygulanan New Deal politikalarının ve pekçok ülkede II. Dünya Savaşı sonrasından başlayarak 1980’lere kadar erişen Keynezyen politikaların zamanımızın koşullarında izlenmesi zorlaşmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peki küreselleşen ekonomide ne yapmalı, nasıl yapmalı? Öncelikle yeni yapının özelliklerini kavramayı kolaylaştırabilecek birkaç hususun not edilmesinde yarar var: Küresel ekonomik bütünleşme, ulusal politika alanını gittikçe daraltıyor. Çokuluslu şirketlerin dünya ticaretinin üçte ikisini kontrol ettiği, uluslararası ticaret önündeki engellerin her geçen gün biraz daha aşındığı, sınır ötesi sermaye hareketlerinin engel tanımadığı, hükûmetlerin çokuluslu şirketler karşısındaki pazarlık güçlerinin azaldığı ve Dünya Ticaret Örgütü, Uluslararası Para Fonu ya da Dünya Bankası gibi ulusüstü kuruluşların hükûmetler üzerindeki baskı kaabiliyetini artırdığı yeni dönemde ‘rekabet’ kavramı daha çok öne çıkıyor. O halde esasen yapılması gereken Türk ekonomisinin uluslararası arenadaki rekabet gücünü yükseltmektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türk ekonomisinin rekabet gücünün nasıl artırılabileceği, nasıl daha çok katma değer üretebileceğimizle; küresel değer zincirinde nasıl daha yukarı tırmanabileceğimizle ilgilidir. Bir başka ifadeyle fiziksel üründen ziyade ne ölçüde bilgi, yenilik ve teknoloji üretebildiğimiz, tasarım yapabildiğimiz, marka yaratabildiğimiz rekabetçiliğimizi belirleyecektir. Bu hususların daha iyi anlaşılabilmesi ‘bizim kim olduğumuz’ sorusunun cevaplanmasını gerektiriyor. Aynı soruyu şu şekilde formüle etmek de mümkün: Türk ekonomisi bünyesindeki oyunculardan hangileri Türk, hangileri yabancı olarak nitelenmeli?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yabancı sermaye konusu maalesef yeterince anlaşılabilmiş değil. Öncelikle bazı algılama hatalarının düzeltilmesi gerekiyor. Örneğin Türkiye’de tarihsel olarak yabancı sermayenin ağırlığının genellikle sanıldığının çok ötesinde olduğunun kavranmasında yarar var. Bugün Türkiye’de üretilen pek çok ürünün yabancı sermaye tarafından kurulan ya da iştirak edilen işletmeler tarafından üretilmeye başlandığı not edilmeli. Günümüzün Türkiye ekonomisi de yabancı sermayeyle iç içe. Başta da işaret ettiğim gibi 1960’lardan 1980’e kadar izlenen ithal ikameci politikalar da özellikle özel sermaye birikimi bakımından yabancı sermayeli şirketlerin Türkiye’ye girişlerine zemin hazırlayan bir yapı yaratmıştır ve zamanımızın koşulları o dönemin üzerine inşa edilmiştir. Dolayısıyla ithal ikâmeci dönemdeki ‘kalkınmacı’ anlayışın dahi ne ölçüde içeride imâl edildiği şüphelidir. Bütün bunlar beni Türkiye gibi sanayileşme sürecini tamamlayamadan dünya ekonomisine eklemlenmiş ülkeler bakımından, ‘ulusal sermaye’ kavramının geçerliliğini sorgulamaya itiyor. Geleneksel anlamda ‘ulusal sermaye’ diye nitelenen olgu yabancı sermaye ile öylesine iç içe geçmiş durumda ki artık kimin yerli kimin yabancı olduğunu belirlemek hiç de kolay değil. Bu ülkemiz için böyle olduğu gibi başka ülkeler için de geçerli. Hele Türkiye’de gün geçmiyor ki yerli firmalara yabancı ortaklıklar gündeme gelmesin. Bu durumda belki de yeni bir tasnif yapmak ve sermayeyi ‘ulusal sermaye – yabancı sermaye’ yerine ‘yerel sermaye – küresel sermaye’ olarak ayırmak gerekiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Belirttiğim gibi “Hangi sermaye ulusal sermayedir?” sorusunun cevabını vermek gittikçe daha çok güçleşiyor.  Sermaye sahipleri Türk vatandaşı iseler mi? Yoksa sermaye - sahibi kim olursa olsun - Türkiye’de yatırıma dönüştürülmüş ise mi? Peki Türk vatandaşı olan şahısların denetimindeki sermaye bir başka ülkede yatırıma dönüşüyorsa ve o yatırımın Türkiye’ye, Türk ekonomisine şu ya da bu şekilde herhangi bir katkısı yoksa; o sermayeyi de Türk sermayesi mi sayacağız? Ya da sahibi yabancı uyruklu şahıslar olmakla birlikte Türkiye’de yatırıma dönüşen, Türk vatandaşlarına iş veren, kârını Türkiye’de yeni yatırımların finansmanında kullanan sermayeyi; ulusal sayılan sermayeden daha yabancı görmenin ne anlamı olabilir? Veya sermaye sahibinin Türk vatandaşı olması – diyelim – onun şirketinde çalışan Türk vatandaşlarının, yabancı sermayeli sayılan başka bir şirkette çalışanlara kıyasla, her ne şart altında olursa olsun daha iyi koşullarda çalıştıklarını garanti eder mi? Kanaatimce esas olan sermayenin kimin mülkiyetinde olduğundan ziyade, değerin nerede yaratıldığı ve yaratılan değerin nerede tutulduğu ve kimler arasında paylaşıldığıyla ilgilidir. Bu bakımdan özel sermayenin kimin mülkiyetinde olduğunun – hele 21. yüzyılın dünyasında -  pek bir önemi yoktur. Bir başka ifadeyle, sermayenin kimin denetiminde olduğunu sorgulamak yerine, öncelikle hangi ülkeye ne ölçüde yarar sağladığı sorgulanmalıdır. Bu sermayenin kimin denetiminde olduğunun dikkate alınmaması demek değidir. Tersine ‘denetim’ konusu uluslararası doğrudan yatırımlar konusunun özünü oluşturur. Fakat, sermaye hareketlerinin mantığı ‘ulusallık’ yaklaşımından ziyade ‘kârlılık ve büyüme’ mantığına dayanmaktadır. Dolayısıyla, kâr ve büyüme vadeden topraklara gitmek ve oralarda yerleşmek sermayenin doğasında vardır. Bu şartlar altında önemli olan husus Türkiye’nin sermaye çeken, nitelikli yatırım çeken bir ülke hâline getirilmesidir. ‘Nitelikli yatırım’ yüksek katma değer üretebilen yatırım demektir. Nitelikli yatırım, ülkenin altyapısının her anlamda güçlendirilmesini gerektirir. Ülkenin fizikî, kurumsal, hukukî, insangücü altyapısı güçlendirilmelidir. Eğer bir ülke bu yönde başarı kaydedebiliyorsa, yerel sermaye o ülkede kalır, küresel sermaye o ülkeye gider ve yerleşir. Önemli olan o ülkede yüksek katma değerin üretilebilmesi ve tutulabilmesidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu süreçte yerel sermayeden olduğu kadar küresel sermayeden de yararlanmak zorunluluktur. Hatta gerektiğinde yerel sermaye de küreselleşmeli, başka ülkelerde yatırım yapmalı, özellikle stratejik aktiflere; finansman kaynaklarına, teknolojiye ve organizasyonel becerilere erişmenin yeni kanallarını elde etmelidir. Tabii, küreselleşen yerel sermayenin ancak katma değerin büyük bölümünü bu topraklara aktarmayı tercih edeni bizim kalacak; diğer kısmı bize yabancılaşacaktır. Bu topraklarda katma değer üreten ve ürettiğini yine bu topraklarda tutan yabancılarsa artık bizden sayılmalıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu yazı Ekonometri Dergisi'nin Eylül 2007 sayısında yayınlanmıştır.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5097304207239610069-1742149777109752763?l=www.eminakcaoglu.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://www.eminakcaoglu.com/feeds/1742149777109752763/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5097304207239610069&amp;postID=1742149777109752763' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5097304207239610069/posts/default/1742149777109752763'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5097304207239610069/posts/default/1742149777109752763'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://www.eminakcaoglu.com/2008/07/kresel-sermaye-yabancmz-m.html' title='Küresel sermaye yabancımız mı?'/><author><name>EMİN AKÇAOĞLU</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15624478498055060923</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='25' height='32' src='http://bp3.blogger.com/_nS2k92fPGi0/SHuVL0w304I/AAAAAAAAAAk/WDjMwi_MdKQ/S220/Akcaoglu_2.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry></feed>
